Murat Sevinç

Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

İktidar hâlesindeki vicdan, şu bizim bildiğimiz vicdan mı?

Türkiye ve ahalisinin bu konuda pek parlak bir geçmişi yok; hatalarla yüzleşme, özeleştiri yapma vs. Toplumsal ve siyasal düzeyde tehlikeli, kişisel düzlemde güçsüzlük emaresi görülüyor o muhayyel aynanın karşısında bulunma ihtimali. Bu yaşıma dek çok az ‘haksız’ insan tanıdım, herhalde sizin deneyiminiz de pek farklı değildir.

Yıl 2078: Zamanında sözde OHAL-KHK rejimi olduğu iddiası, milli birliğimize yönelik…

Yalancı bunlar. Yaşanmadı böyle şeyler. Devletin TV kanalında var mı tek bir bilgi, belge? Olmadı. Kesinlikle olmadı. Kabul, yaşanmış bir şeyler ama söylendiği, iddia edildiği gibi ve ölçüde olmadı. Kesinlikle. Kesinlikle. Arşivlere baksınlar. Arşivler tamamen açmasın, kenarından bakılsın. Evet. Kenarından. Çok doğru. Yeter o kadar.    

Hak edilmemiş koltuklarda oturmanın trajedisi…

Üniversitelerde geleneksel mezuniyet törenlerinin yasaklanmasına, yönetenlerin öğrenci karşına çıkamamasına, mezun genç konuşma yaparken dekanın korkup susturmaya çalışılmasına tanık olunca, hak etmenin ve niteliğin, mesleki duruşun ne denli hayati olduğunu düşünüyorum.

Dört yaşındaki Afgan çocuğun bir ismi de vardı…

Üzerine bir şeyler örtüp savcının gelmesini beklemiş babası. İsmini hiçbirimiz bilmiyoruz. Dünyanın hali ve olan, bu.

Türkiye demokrasisinde siyasetçilerin halktan uzaklaşmaması mümkün mü?

Dört-beş yılda bir yurttaşın önüne bir sandık konulur, seçmen hemen hiç tanımadığı ve büyük ölçüde genel merkezler tarafından belirlenen isimlerin olduğu listelere oy verir, birileri seçilir, o birileri parti genel başkanlarının sözünden çıkmaz ya da çıkamaz, muhtemelen çoğunun böyle bir derdi hiç olmaz, bir sonraki seçime dek milyonlarca insan üç-beş kişinin iki dudağı arasına bakar, seçim yaklaşınca yönetenlerce bazı ‘hoşluklar’ yapılır, biraz gönül alınır, gülümser ifadeli bıyıklı erkekler ‘bizi ihmal ettiklerini, ancak aslında ne kadar çok sevdiklerini’ söyler, bir kez daha sandığa gidilir ve yine tanımadığımız birileri yaşamımıza ilişkin en hayati kararları bizlere hiç danışmadan alabilsin diye, oy verilir.

Rahmet dilemek, tarikatsız yapamamak ve siyasetçi olmak…

Rahmet dileyen diler, üzülen üzülür, taziye yayınlayan yayınlar; ancak bu tavrı sergileyen bir siyasetçiyse, milletvekiliyse, herhangi biri gibi davranamaz ve temsil ettiklerine hesap verir.

Medeniyet kaybından daha acısı var mı?

Giderek daha görünür olanın, bir başka deyişle iktidar yandaşları ve bir kesim muhalefetin ortaklığıyla ‘görünür hale getirilenin’ milliyetçi refleksler olduğu bir gerçek.

Peki bir emniyet mensubu milletvekilini itip kakabilir mi?

Merkez-sağa ve mutedil yurttaşa çiçek atan muhterem siyasetçilerimiz, hazzetmedikleri milletvekillerinin hırpalanmasını görmezden geliyorsa, örneğin bir emniyet mensubunun bir milletvekiline “Kes sesini, seni çivilerim” deyişini konu dahi etmiyorsa, her Allah’ın günü ülkenin farklı bir yerinde yaşanan ‘orantısız müdahalelerin’ müsebbiplerini bir kez dahi eleştirmiyorsa, o siyasetçilerin demokratik hukuk devletinin asgari gereklerini benimsediğini düşünmek mümkün mü?

Gezi kararı gerekçesine hukuk eklemeyi unutmuşlar!

Önümüzdeki gerekçenin mantığıyla, herhangi bir iktidarın kendi varlığına tehdit olarak algıladığı herhangi bir protesto gösterisi bir ‘kalkışma’ kabul edilebilir... Bu gerekçenin mantığıyla her yurttaş somut ve ikna edici bir delil olmadan en ağır cezalara çarptırılabilir.

'Üniversiteyi halka açmak' önerisinin anlamı ne olabilir?

Babacan ve DEVA’nın, diğer partilerin, kurumların başlattığı tartışmaları ilerletmekte yarar var, ne kadar çok ses duyulsa o kadar iyi ve solun sesi çok daha gür olmalı, işitilmeli. Eninde sonunda geçecek bu günler ve yeni bir şeyler söylemek, kurmak gerekecek. Mesele şu ki, bir hayalimiz var mı? Varsa, gerçekleştirmek için neler yapabilir ve bunu kimlerle, nasıl başarabiliriz?

İki güzel insan, Rona Aybay ve Robert Owen…

Hukukçu Rona Aybay, hukukçulukla yetinmeyenlerden. Robert Owen hakkında kaleme aldığı kitabın ilk baskısı Remzi Kitabevi’nden 1970’te yayınlanmış, Owen’ın müze haline getirilmiş evinde de var bu baskı.Okuduğunuz yazı için bir kez daha okudum, bu kez sindire sindire, yıllar sonra ve başka bir zihinle.

Selahattin Demirtaş'ın yolu yordamı, ülkenin ve çoluk çocuğun geleceği…

Sayısız farklılığın bir arada ve eşit, özgür, hesap soran yurttaşlar olarak yaşaması bir amaçsa eğer, Selahattin Demirtaş’ın çabasının, kişiliğinin ve üslubunun değeri bilinmeli…