‘Otium’, Türkiye’de bir otel zincirinin adı. Roma devri Stoacı felsefe ekolünde ise siyasal hayattan ve kamu görevinden çekilme, felsefe, doğa bilimi ve sair yüksek meşgaleyle iştigal etme manasında kullanılıyor. Roma’nın gaddarlığıyla meşhur imparatoru Neron’un lalası ve danışmanı Seneca’nın sıkça aklına düşen bir mevhum. Raydan çıkmış despotik bir rejimin ‘her şeye rağmen’ içinde kalıp onu elimden geldiği kadar dengelemeli miyim? Yoksa ismimi daha fazla kirletmeden, bahçemin avlusuna çekilerek boğucu gündemin üzerine çıkmalı, daha yüksek hakikatlerin mi peşinde koşmalıyım?
Kesin kararını verememiş Seneca. Daha doğrusu, verdiği kararı kendi hür iradesiyle uygulayamayacağı kadar geç almış. Neron’dan aktif siyasetten çekilmek için ‘af dilediğinde’, dileğinin kabul edilmesi için servetinin önemli bölümünü ‘bağış’ olarak imparatora sunmuş. Neron, kendi gözünden çoktan düşmüş olmasına rağmen, iktidarına halk nazarında halen belli bir meşruiyet sağlayan bu prestijli ismin kopuşunu önlemeye karar vermiş, af dileğini geri çevirmiş. Seneca güç merkezinden usul usul uzaklaşmış, kendini görünmez hale getirmeye çalışmış, fakat nafile. Neron’a karşı kurulan, Seneca’nın ise doğrudan yer almadığı anlaşılan bir komplonun tahkikat aşamasında isminin geçmesi yetmiş. İmparator kendisini yetiştiren, ilk yıllarında Senato önünde yaptığı balkon konuşmalarını kaleme alan akıl hocasına kendi ölçülerinde ‘mutedil’ bir ceza vermiş: Roma’nın en bilge filozofuna, kendi bileklerini keserek intihar etme ‘imkanı’ tanımış.
Stoacı felsefede kamu yararı adına sorumluluk almak erdemden sayılır. Fakat ‘otium’ pratiğinin, toplum yararına çalışmaktan üstün tutulduğu istisnai durumlar da vardır. Seneca, ‘De Otio’ (Otium Üzerine) isimli risalesinde siyasal erkin mutlak bir yozlaşma içinde olduğu ve despotizmin geri döndürülemez biçimde yerleştiği durumlarda, kişinin kendini tüketmemesi ve ahlaki bütünlüğünü koruması gerektiğini vurgular. Siyasal alandan çekilip ‘daha yüksek’ hakikatlere kendini adayarak sağlanacaktır artık ‘kamu yararı’.
Elbette, işin en netameli tarafı despotizmin ‘geri döndürülemez’ şekilde yerleşip yerleşmediğini tespit etmektir. Mücadelenin anlamsız kaldığı o meşum ufuklara vardığımızı nasıl anlarız? Anlasak – veya anladığımızı düşünsek – dahi, mücadele tamamen anlamsız mıdır gerçekten?
Siyasetin değişik havuç-sopa yöntemleriyle topyekûn tasfiye edildiği bu günlerde kalem erbabının önünde duran yakıcı sorulardan bazıları bunlar. Kalem erbabından da evvel, muhalefeti temsil eden siyasetçilerin masasında duran, uzun süredir bakıştıkları otium şurubunun ta kendisi: AKP’nin içindeki ketum memnuniyetsizler, muhteris butlancılar, cebir ve tehditle rozet değiştiren belediye başkan ve meclis üyeleri topluma daha fazla umutsuzluk zerk etmemek ve siyaset kurumunu lekelememek adına, otium şurubunu içerek itibarlarına halel getirmeden çıkış yapabilirlerdi kamusal alandan. Cebir ve tehdit arttıkça, onurlu çıkış sapağını kaçıracak muhalif siyasetçi sayısının artacağını öngörmek zor değil. ‘İlkeli Stoacılık’ bizim iklimde kolay yetişmiyor belli ki.
Rejimin ‘zararsız aktör’ statüsüne tenzil etmeye çalıştığı bir başka blok da Kürt hareketi. Burada da, diğer siyasal hareketlere benzer şekilde halkın şüpheyle baktığı, üst kademelerinse pek hevesle götürdüğü bir ‘süreç’ yürüyor. Tabanla tavan arasındaki hendekler nasıl aşılır, pek moda terimle ‘süreç nasıl toplumsallaşır’, bilinmez. Kürt siyasasını temsil eden Öcalan ve hareketinin, istibdatla yakınlaşmaya sıcak bakmayan toplumsal kesimleri ikna edebilecek kudreti var mıdır? Tabanına, yine Seneca’dan bir alıntıyla, ‘istemediklerini yaptıracak’ kadar muktedir midir? Tüm ses ve renkleriyle Kürt toplumu, henüz mahiyeti tam belli olmayan ‘belli kazanımlar’ karşılığında, mülkiyet hakkından seçme/seçilme hakkına, ulusal düzeyde iyi kötü elde edilmiş her türlü ‘kazanımı’ talan etmiş bir iktidarın sultası altında yaşamayı, dahası onun ipiyle kuyuya inmeyi (bir diğer değişle ‘barışı büyütmeyi’) kabul edecek midir?
***
Seneca’nın, M.S. 1’inci yüzyılın ikinci yarısında yükselişine katkıda bulunduğu Neron despotizminin gönülsüz bir aparatına dönüştüğünden bahsettik. Bu yıllar boyunca yazdıkları, günlük siyasete – Neron’a övgü sözleri hariç – değinmez hiç. Fakat bazı metinlerinde istibdatın doğası, rejimin içindeki şahsi konumu, düşünce ve hissiyatı satır aralarından yansır bize.
Argos kralı Atreus ve kardeşi Thyestes’in kan davasını konu edindiği trajik piyesi ele alalım. Babalarından miras kalan tacı paylaşamayan iki kardeşten Atreus taht kavgasını kazanır ve Thyestes’i üç oğluyla beraber kaçak hayatı yaşamaya zorlar. Fakat mutlak gücüne rağmen bir huzursuzluk kemirir Atreus’u. Argos’a hükmediyor olsa da, kardeşiyle hesabını görememiştir. O nefes aldığı sürece, tahtı tehlikededir. Thyestes ve oğullarını saklandıkları yerden çıkarmak için bir plan yapar. Bazı aracılar yoluyla onlara kardeşiyle iktidarı paylaşacağı bir formül sunacak ve Argos’a gelmelerini sağlayacaktır. Danışmanı – ki Seneca gibi sadakat, bilgelik ve itidali temsil eder – planı haliyle zayıf bulur ve şöyle der: “Ateşkesin sahici olduğuna kim inandıracak onu? Kimin sözlerine güvenerek ikna olacak değiştiğinize?”

Atreus soğukkanlılığını korur. ‘Arsız umut insanı inanmaya iter’ der. Kardeşine ‘sürgün ve göçebe hayatını, çektiğin zorlukları geride bırak. Argos’ta iktidarıma ortak ol’ diyeceğini söyler. Thyestes’in tuzağa düşürülme ihtimalini görmesine rağmen, kendisini reddetmeyeceğinden emindir: ‘İçindeki iktidar arzusu bir taraftan, yaşadığı tüm güçlükler diğer taraftan iradesini kıracaktır’.
Thyestes, abisinden gelen mesajı değerlendirirken ihtiyatlıdır. ‘Hediyeye bakarken, onu veren ele dikkat et’ diye uyarır nefsini. Fakat Atreus haklı çıkar. Yıllardır içinde bulunduğu şartlar, Thyestes’i bitkin düşürmüştür. Oğullarının tahtta olan haklarını korumak ister. Beraber, aslanın ağzına doğru yolculuğa çıkarlar.
Argos’un sarp tepelerinden birine kurulmuş sarayda ilk buluşmalar karşılıklı övgü ve geçmişi sineye çekme sözleriyle geçer. Atreus yeğenlerine derin bir muhabbet gösterir. Onları oğullarıyla tanıştırmak ve kaynaştırmak üzere babalarından ayırır. Thyestes’e de ‘bir krala yakışır’ kıyafetler giydirilecektir. Dönüşünün şerefine kallavi bir ziyafet de hazırlanmıştır. Thyestes yavaş yavaş gevşese de tereddüt yakasını bırakmaz bir türlü. Şarabını yudumlarken, üzerine bir hüzün çöker. ‘Bahtsız insanlar’ der, ‘güzel günlerin dönüşüne inanmaz’. Fakat bir umut pırıltısı galebe çalar sonunda. Şöyle mırıldanır kendi kendine: ‘Önüme akan bu gözyaşları endişe ve gam gözyaşları mıdır, yoksa mutluluk gözyaşları mı?’
Thyestes’in ‘temkinliği iyimserliği’, oğullarının bir türlü ziyafete katılmamasıyla sönümlenir. Kaygıları depreşir. Karşısında oturmuş, gözlerinin içi gülen abisine çocuklarının nerede olduğunu sorar. Kralın gözleri kardeşinin gözündeki endişeyi fark edince, büsbütün parlar.
Atreus’un, kardeşi Thyestes’in çocuklarına neler yapmış olabileceğini tahmin edersiniz.
Merhum Seneca bugün aramızda olsaydı, Atreus’un görkemli sarayına zinhar adım atmamamızı şiddetle önerirdi herhalde.