Pazar akşamı Kadın Voleybol Milli Takımımız İtalya’yı 3-2 yendi ve Türkiye üst üste ikinci kez Avrupa şampiyonu oldu.
Alkış kıyamet “Tarih yazdık” dedi herkes ama bu hikâyenin bir gecelik değil 100 yıllık bir hikâye olduğunu hatırlatmak isterim müsaadenizle.

Hadi size içeriğinden ders alınası bir yazı bırakayım bu hafta.
1. Bölüm: Top
Voleybolu ilk olarak 1919’da Beyoğlu’ndaki YMCA binasında Amerikalıların oynadığı bir oyun olarak duymuşuz Türkiye’de.
Bir yıl sonra George Deaver adında Amerikalı bir beden eğitimi hocası İstanbul’a yerleşiyor ve derslerinin yanına voleybolu da ekliyor.
Peki bu Deaver’ın yolu kiminle kesişiyor?
Selim Sırrı Tarcan.
Tarcan o yıllarda öğretmen okulunda beden eğitimi dersleri veren bir hoca.
Yani sporcu değil, öğretmen yetiştiriyor Selim bey.
Adamın düşünce şekli tam benlik.
Yetiştirdiği öğretmenler mezun olup Anadolu’nun dört bir yanına atanınca top da onlarla birlikte gidiyor ve gittiği her yerde de bir okul bahçesine yerleşiyor.
1921’de Vefa Lisesi’nde, 1922’de Galatasaray Lisesi’nde, 1923’te Ankara Lisesi’nde, 1925’te Bursa’nın öğretmen ve sanat okullarında hep o top oynanıyor artık.
Türkiye’de voleybol bir kulüp sporu olarak değil de bir okul sporu olarak doğuyor yani anlayacağımız.
İlk lig 1920’de kuruluyor.
Katılanlar YMCA’nın iki şubesi, limandaki Amerikan denizcileri, Robert Kolej, Saint Benoit Lisesi ve bir de Bebek’teki yetimhane, yani Darüleytam.
İlk şampiyon kim?
Yetimhane.
Galatasaray, Beşiktaş ya da Fenerbahçe ise 1925’ten sonra giriyor voleybola.
Bir detay yakaladım kaynaklarda kadınlar hakkında ve çok hoşuma gitti.
1929’da Sabiha Rıfat adında bir Mühendis Mektebi öğrencisi var ve bu hanım Fenerbahçe’nin erkek voleybol takımında oynuyor.
Erkek takımında forma giyen bir kadın sporcu; harika değil mi?
Kadın milli takımı ilk maçını 1957’de İstanbul’da Romanya’ya karşı oynuyor, ilk galibiyetini ise 1961’de Batı Almanya karşısında alıyor.
Sonraki zamanlar pek iç açıcı değil.
İlk Avrupa Şampiyonası 1963’te Romanya’da, 10’unculuk.
1967’de Türkiye ev sahibi, sonuç on 2’ncilik.
1981 Bulgaristan, sonuncu.
1995 Hollanda, 12’nci.
50 yıl boyunca tablo böyle benzer şekilde.
Voleybol oynanıyor, seviliyor, okullara da girmiş, ama ortada ne sistem ne de başarı diye bir şey var, derken…
Levent’te bir ilaç fabrikası.
2. Bölüm: Eczacıbaşı
1966 Türkiyesi, nüfus 35 milyona yaklaşıyor, İstanbul’un taşı toprağı altın ya, köyden kente göç zirvede ve 2,2 milyonluk İstanbul’da hepi topu iki spor salonu var.
Hikaye bu ya…
Levent’teki Eczacıbaşı ilaç fabrikasının işçileri fabrikalar arası bir voleybol turnuvasına katılmak istiyor o sene.
Başarı meraklısı fabrika müdürü Şakir Eczacıbaşı da işçilerine çalıştırıcı olarak eski antrenör Ayhan Demir’i tutuyor ve işçiler turnuvayı kazanıyor.
Turnuva sonrası ağabeyi Nejat Eczacıbaşı’na bir mektup yazan Şakir bey özetle, “Hadi fabrikaya voleybol ve basketbol gibi salonu küçük ve altyapısı nispeten ucuz birkaç spor için bir spor kulübü kuralım” diyor.
Mart 1966’da bünyesinde voleybol, basketbol ve masa tenisi bulunan Eczacıbaşı Spor Kulübü kuruluyor.
Ve tabii Türk voleybolunun ilk gerçek sistemi de böylece kurulmuş oluyor; bir fabrika, bir mektup ve bir ağabey.
Bir girişimci olarak beni en etkileyen taraf ise kazandıkları kupalardan ziyade kurdukları model olmuştu. Anlatayım.
O güne kadar Türkiye’de spor kulübü demek, taraftarı olan, seçimle yönetilen, borçla dönen ve başkan değişince her şeyin yeni baştan başladığı bir yapı demekti.
Eczacıbaşı ise bunların tam tersine, bir başkanı, bir seçimi, hatta bir aidatı bile olmayan, tüm masraflarını şirketin ödediği ve şirket ayakta olduğu sürece kulübün de ayakta kalacağı bir yapı kurdu.
Aradan 60 yıl geçmiş, kulüp hâlâ ayakta ve hâlâ aynı ailede.
Türkiye’de 60 yıl aynı sahiple ayakta kalan kaç kurum var acaba?
Sonradan Netaş, Arçelik, Emlak Bankası, Güneş Sigorta, VakıfBank, Halkbank, Ziraat Bankası falan, hepsi aynı modeli kopyaladı.
Türk voleybolunun omurgası futbolun aksine banka ve şirket kulüpleri oldu böylece.
Sebebi ise 1966 Levent.
Hadi şimdi de kulübü kuran değil, kulübü yapan adamı tanıyalım biraz…
Cengiz Göllü.
1938 Ankara doğumlu, mütevazı bir memur ailesinin çocuğu Cengiz bey.
1955’te, pazar günü maçın oynandığı salona adını veren Sinan Erdem’in teşvikiyle voleybola yöneliyor, 1961’de milli oluyor, 1972’de de Ayhan Demir’in tavsiyesiyle Eczacıbaşı’na geliyor ve 21 yıl hem kadın hem erkek takımını çalıştırıyor, bir de üstüne milli takımlarda görev yapıyor.
Bir oyuncusu sonradan onu “Bugün yedi kişilik teknik ekibin yaptığı işi o günlerde o tek başına yapıyordu” diye anlatmış, ben de bir yerlerde okumuştum.
Yabancı oyuncu almak yerine Türk oyuncu yetiştirmek diye bir ilkesi varmış Cengiz beyin.
Sonuç:
Eczacıbaşı kadın takımı 1972’den 1989’a kadar 17 sezon üst üste Türkiye şampiyonu.
Erkek takımı 1976 ile 1991 arasında 12 şampiyonluk.
1973’te Levent’te bin kişilik kendi salonlarını açıyorlar; İstanbul’da özel sektörün yaptığı ilk spor salonlarından biri bu.
Sonra 1980, Çekoslovakya’da Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finali, Avrupa ikinciliği.
Türk takım sporlarında herhangi bir branşta alınmış ilk Avrupa ikinciliği.
Çok mu bilgi oldu?
Biraz daha var, dayanın…
Avrupa ikinciliğinden 19 yıl sonra, 1999’da Eczacıbaşı Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı namağlup kazanıyor ve bu Türk voleybolunun ilk Avrupa kupası.
Sonrası dile kolay: 2015 Şampiyonlar Ligi, 2015 ve 2016’da üst üste iki Dünya Kulüpler şampiyonluğu (bunu yapan ilk kulüp, dünyada), 2023’te üçüncü dünya şampiyonluğu, toplam 28 Türkiye şampiyonluğu.
Ama Eczacıbaşı’nın hakkını asıl başka bir yerde teslim etmek lazım bence.
Kulüp bugüne kadar 12 binden fazla lisanslı voleybolcu yetiştirmiş.
2016’da başlattıkları ‘Geleceğe Smaç’ projesi 10 ilde 24 kampüsle 25 bine yakın kız çocuğuna ulaşmış.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi 2018’de ‘Kadınlar ve Spor Dünya Ödülü‘nü Eczacıbaşı Spor Kulübü’ne vermiş ve bu ödül tarihinde ilk kez bir spor kulübüne gidiyormuş dünyada.
Kulüp başkanı Faruk Eczacıbaşı’nın bir cümlesi var, aynen aktarıyorum:
“Şampiyonluk bir kulübün başarısını gösteren tek ölçüt değildir.”
3. Bölüm: Rakipler
Hadi biraz da rakiplere bakalım, çünkü burada çok önemli bir detay var ki Türkiye’nin uluslararası şampiyonlukları ancak bu rakipler doğduktan sonra gelmeye başladı.
1986’da Güneş Sigorta İstanbul’da, 1988’de VakıfBank Ankara’da kuruldu ve 2000’de de birleştiler.
Yani Eczacıbaşı modelini bu kez bir banka kopyaladı.
Ama asıl kırılma 2008’de Giovanni Guidetti adında İtalyan bir antrenörün VakıfBank’ın başına geçmesi ve 18 yıldır orada kalmasıyla geliyor.
Türkiye’de bir teknik adamın aynı takımda 18 yıl kalması bile başlı başına bir olay bence.
2011’de İstanbul’da oynanan finalde Türkiye’nin ilk Şampiyonlar Ligi kupası geliyor.
2012 Ekim’inden 2014 Ocak’ına kadar 73 resmi maç üst üste galibiyet ve bir Guinness rekoru geliyor.
Bugün VakıfBank’ın yedi Şampiyonlar Ligi, dört Dünya Kulüpler şampiyonluğu, 15 de lig şampiyonluğu var; sonuncusu geçen mayısta İstanbul’da, finalde Eczacıbaşı’na karşı geldi.
Voleyboldaki üçüncü güç ise Fenerbahçe.
2010’da Doha’da Dünya Kulüpler şampiyonluğu, 2012’de Şampiyonlar Ligi.
Hadi bir hesap yapalım.
Türk kadın kulüpleri Şampiyonlar Ligi’ni dokuz kez, Dünya Kulüpler Şampiyonası’nı sekiz kez kazanmış.
Ama bu rekabetin asıl ürünü kupalar değil bence ve şunu iyi anlamak lazım:
Dünyanın en iyi oyuncuları Türk liginde oynadığı için, Türk oyuncular yılın dokuz ayı dünyanın en iyileriyle antrenman yapıyor ve onlara karşı maç oynuyor.
Bu inanılmaz bir şey bence.
Milli takım kampı da bir sıçrama olmaktan çıkıp ligin doğal devamı oluyor haliyle.
Bu da o üç kulübün inadı yüzünden olan bir şey bence.
4. Bölüm: Milli Takım
Hadi biraz da milli takıma bakalım…
Milli takımın hikâyesi 2003’te Ankara’da değişiyor.
Türkiye’nin ev sahibi olduğu Avrupa Şampiyonası.
Reşat Yazıcıoğulları’nın takımı Almanya’yı yenip yarı finale, oradan finale çıkıyor ve finalde Polonya’ya kaybediyor.
Gümüş madalya, o güne kadarki en iyi derece.
Bir türlü sevemediğim o ‘Filenin Sultanları’ ismini de o turnuvada bir televizyon spikeri söyledi ilk.
Sonrası basamak basamak geliyor.
2006 ilk Dünya Şampiyonası, 2010 dünya altıncılığı, 2011 Avrupa üçüncülüğü, 2012 Londra ilk olimpiyat.
2019’da Ankara’da yine Avrupa finali ve yine kaybedildi; bu kez Sırbistan’a 3-2.
2020 Tokyo’da ilk olimpiyat çeyrek finali.
Yani 16 yıl boyunca hep bir adım eksik kaldı bu takım.
Sonra 2023 geldi ve üç şey birden oldu:
Milletler Ligi şampiyonluğu.
Dünya sıralamasında ilk kez bir numara.
3 Eylül’de Brüksel’de Avrupa şampiyonluğu.
Bu Türkiye’nin A takım düzeyinde bir takım sporunda ilk Avrupa şampiyonluğu oldu.
Ardından 2024 Paris Olimpiyat Oyunları’nda dördüncülük.
Ardından 2025’te Bangkok’ta tarihte ilk kez Dünya Şampiyonası finali, İtalya’ya 3-2 kaybettik ve gümüş aldık.
Bu yaz Milletler Ligi’nde ikinci şampiyonluk geldi.
Ve geçen pazar, 6 Eylül’de, Sinan Erdem’de İtalya’yı 3-2 yenip üst üste ikinci Avrupa şampiyonluğu, yanında da Los Angeles 2028 bileti cepte.
İki isim üzerinde durmak istiyorum, müsaadenizle.
İlki Eda Erdem.
2005’ten beri milli formada ve Türkiye’nin yedi Avrupa madalyasının altısında sahada.
İkincisi Melissa Vargas.
Kübalı. Sakatlığında Küba sağlık sistemini eleştirdiği için dört yıl milli takımdan men edilmiş, İsviçre’ye sığınmacı olarak gitmiş, oradan da önemli bir öngörüyle Fenerbahçe’ye gelmiş.
Boşverin geçen hafta yarı finalde 3-0 yenilince “Türkiye sadece Türk oyuncularla oynasaydı sorun olmazdı” diyen Sırbistan antrenörü Zoran Terzic’i; Vargas 2023 ve 2026 Avrupa şampiyonu ve turnuvaların en değerli oyuncusu.
Eda, Melissa, Cansu, Elif, Hande, İlkin, Yaprak, Saliha, Derya, Zehra, Deniz, Sinead, Gizem, Eylül, hepsi birer rol model Türkiye’nin genç kızlarına.
Onlar Türk kadın voleybolunun görünen tarafı; bir de görünmeyen tarafı var, onu da federasyonun kendi raporundan yazıyorum size.
2021’de aktif lisanslı voleybolcu sayısı 23 bin.
2024’te 135 bin.
Üç yılda beş buçuk kat.
Bunun 110 bini kadın.
Türkiye’de kadınların en çok yaptığı spor voleybol, erkeklerin iki katından fazla kadın oynuyor bu oyunu, biliyor muydunuz?
Antrenör sayısı ise üç yılda 9 binden 15 bine çıkmış.
2013’te ‘Fabrika Voleybol’ okulları açıldı, bugüne kadar 23 bin çocuk geçti bu okullardan.
Genç kızlar 2011’de dünya şampiyonu oldu, 2023’te dünya ikincisi, 2024’te Avrupa şampiyonu.
Yani şampiyon kızların arkasında sıra bekleyen bir kuşak daha var anlayacağımız.
Bir şey daha var ki bana göre işin en akıllıcası bu; not edin lütfen.
2022’de Türkiye Voleybol Federasyonu, İtalya Voleybol Federasyonu ile altyapı, antrenör ve hakem eğitimi anlaşması imzaladı.
Guidetti, Santarelli, Bregoli ve Fenoglio, ligin ve milli takımın başındakilerin hepsi İtalyan farkındaysanız.
Türkiye yabancı bilgiyi ithal etti ama yabancı oyuncuya teslim olmadı.
Cengiz Göllü’nün 1970’lerde Levent’te koyduğu ilke, 50 yıl sonra federasyonun da politikası oldu.
Hadi yazıyı yavaş yavaş toparlayayım artık…
1919’da başlayan ‘top’un hikayesi, 2026’da Sinan Erdem’de 5 milyon kişinin izlediği bir finale kadar geldi.
Bir öğretmen ve bir fabrikadan başlayıp 15 bin antrenöre ve 135 bin gence uzanan bir hikaye.
Bu rapor benzeri yazıyı, pazar akşamı “Tarih yazdık” diye anlatanlara yazdım.
Yanlış değil söyledikleri ama eksik bilgi.
Tarihi Selim Sırrı Tarcan ve Eczacıbaşı yazmaya başladı, bizim kızlar pazar o tarihe harika bir bölüm daha ekledi.
Diyeceğim o ki…
Bir spor, bir iş ya da herhangi bir şey, tee okuldan başlayıp bir model kurup gençlere de yatırım yapılarak yürütülürse, sonunda 5 milyon kişiyi aynı anda ayağa kaldırabilir.
Eczacıbaşı ailesine kocaman bir teşekkür borçluyuz bence.