Her hayatın bilirkişileri: Haber için bir hayatı yağmalamak
H

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Gece Unutkandır ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Kendinize bile itiraf etmekte zorlanacağınız fobileriniz arasında “ölürsem ardımdan ne yazarlar?” var mı? İnsanların hayatlarıyla ilgili hüküm verme iştahımızın ölümleriyle beraber iyice kabardığını bildiğimiz için herhalde, bunun komik sayılabilecek kadar erken yaşlardan itibaren pek çoğumuzun içine yerleşebilen bir kaygı olduğunu düşünüyorum. Şefkat, koruma, uyarma görünümü altında çocukluktan itibaren uzun bir mahkemeye de benzeyen hayatlarımızın, bir de gittikten sonra başkalarınca mühürlenmesi fikrinin doğurduğu ürperti, diyelim.

Dokuz yılı aşkın köşe yazarlığım boyunca uzaktan ya da yakından tanıdığım insanların ardından anma yazıları yazdığım oldu. Çoğunlukla bir tür sorumluluk duygusuyla: “Değeri bilinsin.” Ne kadar özenli olmaya çalışırsak çalışalım bu tür yazılar bir cümlesiyle olsun maksadı aşabilir. Muhakkak ki benim de hatam olmuştur. Yine de hakkında yazdığım insanları daha çok ‘yaşayan‘ yanlarıyla anlatabildiğimi umarım.

Derli toplu ölmek

Kültürümüzün şöyle bir özelliği vardır: Derli toplu ölmemiz beklenir. Evden çıkarken düzgün iç çamaşırı giymek gibi esasen insanın kendine saygısı, özeniyle ilgili bir davranışın ucu bile çoğunlukla ‘ya bir araba çarpar/kafana saksı düşer/bir silahlı saldırının ortasında kalırsan el âlem ne düşünür!‘e bağlanır. Sadece bu değil, gece yatmadan önce mutfağı toplamayı, yolculuğa giderken evi derli toplu bırakmayı öğütlerken kültürümüzün derdi yine çoğunlukla budur: Başımıza bir şey gelirse bizi bulanlar, ambulanstakiler, komşular, eve girmek zorunda kalan uzak yakın akrabalar hakkımızda ne düşünür, ne der. Allah korusun, insan kendi ölümünün ardından el âleme rezil olmasın yeter…

Hayatımızı hep bu bilgiyle yaşarız: Bir gün ansızın ölebileceğimiz ve evimizin, bedenimizin, çekmecelerimizin, masamızın üstünde bıraktığımız çerçöpün başkalarının bakışına açılacağı ihtimalini hesaba katmamız beklenir. Ülkemizde insan ölüme bile büyük bir mahalle baskısıyla hazırlanır. Şunu demek de aklımıza gelmez mesela: “Benim hayatım bitiyorken senin benim ojemle, saç dibimin gelmesiyle, evimin düzeniyle alakalı ileri geri hükümlerinle mi uğraşacağım, a hadsiz!”

Serhat Kılıç.

Serhat Kılıç’ın evinde hayatını kaybetmiş halde bulunmasının ardından yapılan haberleri izleyip okurken bütün bunları yeniden düşündüm.

Çok yetenekli bir oyuncu ve çok sevilen bir insan 51 yaşında hayatını kaybetmiş. Onu evinde cansız bulan sevgilisi şok içinde, ayakta durmakta güçlük çekerken bilgisine başvurulmak üzere karakola götürülüyor. Arkadaşları da en savunmasız, en acılı anında görüntülenmesini önlemeye çalışıyor. Kameralarsa, görülmemesi için uğraşılan şeyi görmek, yüzünü yakalamak, acısını kayda geçirmek için uğraşıyor ve bu korkunçluk bize ‘haber‘ diye seyrettirilebiliyor.

Olay yeri ve mahremiyetin yağmalanması

Ardından oyuncunun evi açılıyor önümüze: Dağınıklık, boş şişeler, ilaçlar, sigara sarımında kullanılan kâğıtlar… Bir masa ya da oda, o evde yaşayan insanın haberi olmadan hazırlanmış bir dekor gibi inceleniyor.  Her nesneye taşıyabileceğinden fazla anlam yükleniyor, tık getirmesi muhtemel bütün tuşlara basılıyor. Madde kullanımından intihara, depresyondan yalnızlığa ve terk edilmişliğe kadar, hiçbir resmi bulguya dayanmayan ihtimaller dolaşıma sokuluyor. Sanatçının ölüm nedeni henüz belirlenmemişken evinde bulunan her şey ölümünün açıklaması olarak kanıt gibi yan yana diziliyor. ‘Şüpheli ölüm‘ ifadesi de yapılacak adli incelemeye ilişkin bir kayıt olmaktan çıkıp, içinde her türlü karanlık ihtimali taşıyan parlak bir haber başlığına dönüşüyor.

Halbuki sigara kâğıdı bazen sigara kâğıdı, boş şişe daha önce içilmiş içkinin şişesi, dağınık bir ev de yalnızca dağınık bir evdir. Bir insanın nasıl öldüğünü masanın üzerindeki eşyalara bakarak anlayabilseydik Adli Tıp’a, otopsiye, toksikoloji incelemesine hiç ihtiyaç kalmazdı. Hepimiz üç beş fotoğrafa bakıp ölüm nedeni tayin edebilirdik.

Üstelik aynı fotoğrafa bakan herkes kendi zihnindeki hikâyeyi görüyor. Birinin sıradan hayat belirtisi sayacağı şey başkası için çöküşün kanıtı, bir başkası için suçun işareti olabiliyor.

Hadsizlik ve vahşet o dereceye vardı ki, oyuncunun kız arkadaşının perşembeden beri kendisinden haber alamadığını söylemesi bile bu iştahlı yorum faaliyetinden payını aldı. Neden daha önce gitmemişti? Niye kapıyı pencereyi kırdırmamıştı? Buradan bir ilgisizlik, terk edilmişlik, kimsesizlik hikâyesi çıkar mıydı?  İnsaf yahu. Aralarında ne konuşulduğunu, birkaç gün görüşmemenin ilişkileri içindeki anlamını, o günlere ait koşulları bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, oyuncuyu evinde bulan kişinin sevgilisi olduğu, yaşadığı şokun ortasında kameraların önünden geçirilmek zorunda kaldığı ve bu görüntülerin yayınlandığı.

Bu erken kaybın ardından yapılan en abuk subuk yorumlardan bazıları da “evlenmez, bir yuva kurmazsan yalnız ölürsün, günlerce kimsenin ruhu duymaz” şeklindeki yerleşik ezberi okşamaya yönelikti. Yahu evlilik bir hayatta kalma garantisi değil, hele kadın cinayetlerine bakılırsa, bazen insanı bizzat ölüme götüren bir risk bile olabiliyor. Elbette ki sevip sevildiğin, iyi bir ilişkide hayatı paylaşmanın insanı hayata bağlayabilecek tarafları çok ama kimse 24 saati eşinin yanında yaşamıyor. Evli biri de yalnız olduğu bir anda hayatını kaybedebilir. Hayat bu; öngörmek mümkün değil her şeyi.

Beklenmedik bir ölümün ardından insan zihninin neden aramasında görünürde büyük bir tuhaflık yok. Ölüm zaten başlı başına katlanılması zor bir belirsizlikken, erken geldiğinde zihnimiz o boşluğu iyice büyük bir telaşla dolduruyor; ayrıntıları birbirine bağlıyor, geriye dönüp işaretler arıyor. Olanı açıklayabilirsek onunla baş edebileceğimizi hatta ölümü kendimizden uzaklaştırabileceğimizi sanıyoruz: Bak, biz böyle yapmazdık. Bu kısmen insani telaşla o telaşın haber kuruluşları ya da bağımsız gazeteciler tarafından başlığa, görüntüye, tıklanmaya ve topluca yürütülen bir soruşturmaya dönüştürülmesi arasında, gazeteciliğin koruması gereken koskoca bir mesafe var. O mesafe ortadan kalktığında bir insanın ölümünü araştırmakla hayatını didiklemek, bilgi vermekle ima etmek, kamu yararıyla kamuoyunun merakını doyurmak birbirine karışıyor ve toplu bir yağma faaliyeti başlıyor.

Gene Hackman ile eşi Betsy Arakawa’nın Santa Fe’deki gözlerden uzak evlerinde ölü bulunmalarının ardından da benzer bir belirsizlik yaşanmış, cesetlerin farklı yerlerde bulunmasından ölüm zamanları arasındaki farka kadar her ayrıntı başka bir senaryoya açılmıştı. Sonunda Arakawa’nın hantavirüs nedeniyle, ileri Alzheimer hastası Hackman’ın ise ondan yaklaşık bir hafta sonra ciddi bir kalp hastalığı sonucu öldüğü açıklandı. İlk bakışta zihnimize doluşan ihtimaller gerçeğe yaklaşamamıştı bile.

Bir hayatı ölümünden geriye doğru okumak

Günümüzün haber ve hüküm iştahı şunu giderek unutturdu: Bir ev olay yeri olduğunda aynı anda bir insanın mahrem hayatı olmayı sürdürüyor. Buradan çıkarılacak sonuç sırf yalnız ölmemek için evlenmemiz olamaz. Geceleri mutfağımızı güzelce toplamamız, ilaç kutularını ortada bırakmamamız, içtiğimiz şişeleri hemen çöpe atmamız, ölürsek hakkımızda yanlış anlaşılabilecek şeyleri önceden ayıklamamız da olamaz. Kimse ne zaman, hangi ruh hali içinde, nasıl bir günün veya gecenin hangi anında öleceğini bilemez. İnsanlardan kendi ölümleriyle ‘seyirciye‘ düzgün bir manzara bırakmalarını beklemek yerine, o seyircinin bakışının nereye kadar uzanabileceği hakkında tartışsak belki daha insani bir yere varabiliriz. Daha derli toplu ölmek gibi bir sorumluluğu yok kimsenin ama ölümün ardından da mahremiyet hakkımız olduğunun kabul edilmesi gerek.

Serhat Kılıç’la yollarımız yıllar önce, meslek hayatımın başlarında senaristi olduğum bir televizyon programında kesişti; uzunca bir süre birlikte çalışma fırsatı buldum. Bir metni yalnızca oynayan değil, bütün katmanlarıyla kavrayan, içindeki her imkânı bulup çıkarabilen, komedi duygusu ve zamanlaması çok güçlü, yaratıcı, esnek ve şaşırtıcı bir oyuncuydu. Aynı cümlenin içinde hem komik hem karanlık bir yer bulabiliyor, bir sahneyi hiç beklemediğiniz bir yerden açabiliyordu. Bir yazar için büyük bir konfor ve mutluluktu bu; seyirci de ondaki ışığı hemen görebiliyordu.

Serhat Kılıç ‘Kış Uykusu’nda.

Serhat Kılıç tanınmamış ya da önemli karşılıklar bulamamış bir oyuncu değildi. Tiyatro çalışmaları, geniş kitlelerin bildiği televizyon rolleri, ‘Kış Uykusu‘ndaki Hamdi’si, birbirinden çok farklı karakterleri taşıyabildiğini gösteren uzun bir kariyeri vardı. Yine de tanıdığım günden beri, bunca ayrıksı bir yeteneğin ona çok daha geniş bir alan açmasını, onun oyunculuğu üzerine daha katmanlı, daha beklenmedik roller kurulmasını umdum. Bu cümlenin içine yerleşebilecek “Yazık oldu”, “Değeri bilinmedi”,Harcanmış bir yetenek” kolaycılığından özellikle uzak durmak istiyorum. Çünkü 51 yaşında bir oyuncunun alabileceği rollerin, kurabileceği ortaklıkların ve kariyerinin gidebileceği yönlerin tükendiğini varsaymak da onun adına yanlış bir hikâye yazmak olur.

‘Kırık Plak’ oyunundan, Serhat Kılıç.

Ölüm haberinin ardından Oksijen’de Defne Akman’ın ‘Kırık Plak‘ oyununa dair yazı ve söyleşisine rastladım. Serhat Kılıç’ın birkaç yılda tasarlayıp Özlem Esmergül’le birlikte yazdığı tek kişilik oyun, hayatının iniş çıkışlarını, yapabildiklerini ve yapamadıklarını, arzularını ve özlemlerini şarkılar eşliğinde anlattığı otobiyografik bir kurgu. Kılıç, oyun kendi hikâyesi üzerine inşa edilmiş gibi görünse de buradan toplumsal bir meseleyi tartışmaya açmak istediğini, “Başarı ve mutluluk dışındaki duyguların ve deneyimlerin reddedildiği bir hayatın insanı daha mutsuz ve daha yalnız bir hayata sürükleyip sürüklemeyeceğini” sorguladığını belirtmiş.  Bu müthiş sözleri okuyunca oyunu kaçırdığıma ayrıca üzüldüm.

Yazıya göre, oyuncunun istediği rollerin gelmemesi, borçların kapıya dayanması, toplumca pek mahir olduğumuz, sanatçıya sürekli yetersizlik ve değersizlik duygularını ekme işi de oyunun kısmen otobiyografik anlatısı içinde yer alıyor. Ama ortada yalnızca ulaşamadıklarının muhasebesini yapan bir oyuncu yok. Yaşadığı ya da çevresinde gördüğü sıkışmayı mizahla sahneye taşıyan, kendisine gelmeyen roller karşısında kendi oyununu tasarlayan, Özlem Esmergül’le birlikte yazan ve yöneten çok parlak bir sanatçı var.

İnsanların, özellikle de sanatçıların hayatlarına daha yaşarken, bazen şaşırtıcı derecede erken yaşlarda vah vah etmeye; kariyerlerinin yükselişini, düşüşünü, kayboluşunu, geri dönüş ihtimalini önceden belirlemeye pek meraklı bir toplumuz. Birkaç yıl görünmeyen oyuncu unutulmuş, son filmi beğenilmeyen yönetmen devrini kapatmaya başlamış sayılabiliyor. Sürekli üreten insanlar için bütün bunların zamana, karşılaşmalara, koşullara ve biraz da tesadüfe bağlı bir oluş hali olduğunu unutuyor, kariyeri belli duraklardan zamanında geçilmesi gereken düzenli bir hat gibi değerlendiriyoruz. Bu acele hükümler de hakkında konuştuğumuz insanın taşıdığı baskının büyük bir parçasına dönüşüyor.

Yüksek yeteneğin ve duyarlılığın hayatla uyumu zorlaştırabildiğine, bazı insanların dünyadan daha sert biçimde etkilendiğine, bunun ruhsal ve bedensel sonuçlarının olabileceğine ben de inanıyorum. Hassasiyet, depresyon, çalışma koşulları, başarı baskısı ve yaş alma korkusu, gerçekten insanların hayatına dokunuyor. Fakat sanatçının yaşadığı sıkışmayı yalnızca onun yaradılışına aitmiş gibi de düşünemeyiz; kendini ve başarısını sürekli yeniden kanıtlamaya zorlanmak, unutulma ya da gözden düşme riskinin durmadan hatırlatılması da o sıkışmayı yaratan veya ağırlaştıran koşulların bir parçası olabilir.

Sorun, bütün bunları sanatçının kaçamayacağı trajiromantik bir kadere çevirdiğimiz yerde başlıyor. “Fazla yetenekliydi, bu dünyaya uyamadı” cümlesi ilk anda sevgi ve hayranlık taşıyor gibi görünse de insanın yaşarken karşılaştığı olur olmaz güçlükleri kişiliğinin değişmez özü, ölümünü de çok önceden yazılmış hikâyesinin kaçınılmaz sonu haline getirebiliyor. Bir oyuncu, yazar ya da yönetmen bu anlatının içine daha hayattayken yerleştirildiğinde, her duraklaması çöküşün, her suskunluğu tükenişin, her dağınıklığı yaklaşan felaketin belirtisi gibi okunuyor. Böylece hayranlıkla kurulduğu sanılan hikâye, sanatçıya bir kez daha toparlanma, yön değiştirme, başka türlü var olma hakkı tanımayan başka tür bir baskıya dönüşüyor.

Oysa 51, bir oyuncunun kariyerinde büyük bir yaş değil. Sözgelimi Noah Wyle oyunculuğa çok genç başlamış, ER’la büyük başarı kazanmıştı; yine de geniş bir seyirci kitlesi onu 54 yaşında ‘The Pitt‘le tanıdı ya da yeniden keşfetti. Son Emmy adaylığından 26 yıl sonra ilk oyunculuk Emmy’sini kazanarak kariyerinin yeni bir zirvesine ulaştı. Bir rolün, yönetmenin ya da metnin bir oyuncunun önünde nasıl yeni bir alan açabileceğini hiçbirimiz önceden bilemeyiz.

Serhat Kılıç’ın yeteneğinin daha geniş bir karşılık bulmasını ummuş olmam, bunun için artık geç olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyordu; aksine önünde bunun gerçekleşebileceği yıllar bulunduğunu düşünüyordum. Kaybın erkenliği de burada: Hâlâ değişebilecek ve genişleyebilecek, ihtimallerle dolu bir hayatın ansızın sona ermesinde.

Bir insanın evinde görülen birkaç nesneden nasıl öldüğünü, kariyerinin o günkü görünümünden nasıl yaşayacağını, hassasiyetinden dünyaya ne ölçüde uyabileceğini çıkarma alışkanlığı bence aynı yerden besleniyor: Belirsizliğe tahammül edemediğimiz için insanları hızla bir anlatının içine yerleştiriyor, sonra gördüğümüz her şeyi o klasördeki anlatıyı doğrulayacak biçimde okuyoruz. Ölüm geldiğinde ise bütün bu parçalar, kapanmış bir hayat hikâyesinin işaretleriymiş gibi yeniden düzenleniyor.

Serhat Kılıç, benim karşılaştığım en parlak oyunculardan biriydi. Ardından gösterebileceğimiz saygı, ölüm nedenini resmî incelemeler açıklayana kadar beklemekle sınırlı kalmamalı. Evini, ilişkisini, hastalığını, hayatının o sırada nasıl seyrettiğini bilmediğimizi kabul ederken oyunculuğunun geleceği hakkında da geçmiş zaman kipinde hükümler kurmaktan kaçınmalıyız. Çok yetenekliydi, önemli işler yaptı ve önünde ne bulunduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk.

İnsanların hatırasını korumak, onları kusursuz evlerde, tamamlanmış kariyerlerde ve dışarıdan kolayca anlaşılabilecek hayat hikâyelerinde dondurmayı gerektirmiyor. Bazen geride kalan dağınıklığa bakmamayı seçme haysiyeti, bazen de yarım kalmış olanı kendi cümlemizle tamamlamama hassasiyeti gerekiyor.