Krzysztof Kieślowski’nin ‘Üç Renk: Mavi’ filminde Julie, trafik kazasında eşini ve küçük kızını kaybettikten sonra geçmişini hayatından sökmeye girişir. Evini boşaltır, eşyalarını dağıtır, insanlarla bağını keser. Acıyı taşıyan nesneler ortadan kalkarsa acının da peşlerinden gideceğini umuyor gibidir. Fakat zihnin eşya odası yoktur. Bir kolyeyi çöpe atabilirsiniz; onu size takan eli değil.
Ölüm haberi birkaç kelimeyle gerçeği değiştirir. Hayatımız aynı hızda değişmez. Markette onun sevdiği şeye uzanır, iyi bir haber geldiğinde onu aramak için telefonu elinize alırsınız; kalabalıkta tanıdık bir yürüyüş gözünüze ilişince birkaç saniye peşinden bakarsınız. Sonra gerçek yetişir: Hayır, o değil. Bu anlarda ölümü inkâr etmiyorsunuzdur; bildiğiniz gerçekle yıllarca doğru çıkmış başka bir bilgi henüz birbirine uymuyordur.
Yakın olduğumuz birini yalnız hatırlamayız; onun dünyada bulunma biçimini de öğreniriz. Annenizin pazar sabahı nerede olacağını, babanızın belirli bir soruya nasıl cevap vereceğini, eşinizin eve hangi saatlerde döneceğini düşünmeden bilirsiniz. Nörobilimci Mary-Frances O’Connor’ın yas üzerine çalışmalarında anlattığı şeylerden biri de bu: Beyin sevdiklerimizi yüzleri ve seslerinin yanı sıra, onlara nerede ve nasıl ulaşılabileceği bilgisiyle de tanır. Yıllarca doğru çıkan beklenti zamanla dünyanın işleyişine karışır. Ölüm bir anda olur, ona göre kurulmuş gündelik düzen ise aynı hızla çözülmez. Akıl haberi bir kez alır; gündelik hayat yokluğu küçük küçük öğrenir.
İhtimaller de ölür
Birini kaybettiğimizde geçmişimizden bir parça kopmuş gibi gelir. Oysa ölüm geleceğe doğru da çalışır. Annenizin göremeyeceği bir mezuniyet, babanıza anlatamayacağınız bir başarı, artık birlikte oturulamayacak bir bayram sofrası henüz yaşanmamıştır; yine de onların yasını tutabilirsiniz. Çünkü geleceği boş bırakmayız. Fark etmeden içine tanıdık yüzler yerleştirir, bazı kişilerin yıllar sonra da hikâyemizin tanığı olacağını varsayarız.
Seksen yaşındaki annesini kaybeden elli yaşındaki birine “Hiç değilse uzun yaşadı” demek hesabı yanlış yerden yapar. O kişi yalnız seksen yaşında bir kadını kaybetmez; beş yaşındayken ateşini ölçen, yirmisinde ilk büyük hayal kırıklığını bilen, kırkında telefondaki sesinden canının sıkkın olduğunu anlayan kişiyi de kaybeder. Aynı ilişkide farklı yaşlarımız yan yana yaşamaya devam eder. Çocukluğumuzdaki anneyle yetişkinliğimizde telefonda aradığımız anne aynı kişidir ama içimizde bıraktıkları aynı değildir. Bu yüzden yıllar kimi bağlarda kaybı hafifletmek yerine sökülecek kökleri çoğaltabilir.
Bir de hiç gerçekleşmeyecek sahneler vardır. Gelecek yıl hiç aranmayacak bir telefon numarası, artık sorulamayacak bir soru, masada boş kalacak sandalye henüz anı değildir; ama zihnimizde yerleri çoktan ayrılmıştır. Yasın bir kısmı da ileride yaşanacağı sessizce varsayılmış günlere tutulur. Ölüm o günleri iptal ettiğinde gözümüz bazen geriye döner: son konuşma, ertelenen ziyaret, önemsemediğimiz belirti. Gelecek kapanmıştır; geçmiş hâlâ kurcalanabilir görünür. Keşke tam burada işe koyulur.
Bitmeyen ‘Keşke’ler
“Daha sık arasaydım”, “O gün gitmesine izin vermeseydim”, “Bir doktora daha gösterseydik…” Sonucu değiştiremeyeceğimizi bilir, yine de dönüp neyi farklı yapabileceğimizi düşünürüz. Şurada farklı davransaydım. Bunu daha erken fark etseydim. O konuşmayı ertelemeseydim. Olmuş olan değişmez ama geçmiş, zihnin hâlâ müdahale edebildiği son yer gibi görünür.
Suçluluğun burada rahatsız edici bir vaadi vardır. “Ben başka türlü davransaydım sonuç değişebilirdi” düşüncesi ağırdır; yine de insana küçücük de olsa kontrolün kendisinde olduğu hissini verir. “Ne yaparsam yapayım engelleyemezdim” cümlesi ise daha çıplak bir gerçekle karşı karşıya bırakır bizi: En sevdiklerimizin başına gelen her şey üzerinde söz hakkımız yoktur. Kimi kayıplarda suçu üstlenmek, bunu kabul etmekten daha katlanılır gelebilir. Suç acıtır ama dünyayı yeniden nedenlerle, sonuçlarla, faillerle düzenler; çaresizlikte tutunacak böyle bir sıra yoktur. Suçluluğu bırakmak bazen yalnız kendini affetmekle ilgili değildir. Olanı önleyebilecek kadar güçlü olmadığımızı kabul etmeyi de gerektirebilir.
Ani ölüm bu hesabı daha da sertleştirebilir; ilişkiye son bir cümle yazma fırsatı kalmamıştır. Beklenen ölümse bütün çelişkileri çözmez. Uzun süre hasta bir yakınına bakım veren bazı kişiler, ölüm geldiğinde kederle beraber rahatlama duyabilir ve hemen ardından bundan utanabilir. Aylarca uykusuz kalmış, tetikte yaşamış bir bedenin yükün sona ermesine verdiği tepki, sevginin eksikliğini göstermez. Bazen rahatlayan şey insanın sevgisi değil, artık nöbet tutmak zorunda olmayan tarafıdır. Sevgiyle tükenmişlik aynı anda var olabilir. Üstelik insanın kendi duygularına verdiği hüküm her zaman yalnız içeriden gelmez.
Yasın saati kimin elinde?
Yasın saati yalnız içeride işlemez. Cenaze, taziye, helva, mevlit, mezar ziyaretleri kaybın çevresinde insanları bir araya getirir. Eve yemek getiren komşu, tabutu taşıyan akraba, aynı hikâyeyi beşinci kez dinleyen dost bir süreliğine ağırlığa omuz verir. Ritüeller ölümü anlaşılır kılmaz; daha temel bir işe yarar: Anlaşılmaz olanı bir süre tek başınıza taşımamanızı sağlar.
Bazı ailelerde kırkı, elli ikisi, mevlit ya da belirli günlerde yapılan mezar ziyaretleri yasa bir takvim de verir. Kayıptan sonra birbirine benzeyen günlerin arasına tarihler konur; insanlar bir araya gelir, ölen kişinin adı yeniden söylenir, aynı hikâyeler bir kez daha anlatılır. İçeride zaman dağınık ilerlerken takvimde “bugün bunun için buradayız” diyebileceğiniz günler belirir. Acının ne zaman azalacağını söylemez; bazı günlerde onun etrafında birlikte durmanın yolunu gösterir.
Ama bu toplumsal takvimle yas tutanın içindeki zaman her zaman aynı hızda ilerlemez. Cenaze biter, taziye dağılır. Telefonlar seyrekleşir, işe dönülür, çevredeki hayat eski temposunu bulur. Bir süre önce kaybedilen kişinin adını sık sık ananlar zamanla o konuyu açmamaya başlayabilir. “Biraz toparlanman lazım”, “Kendini hayata vermelisin”, “O da böyle olmanı istemezdi” denir; kimi zaman bunlar bile söylenmez. Çevrede hayatın normale dönmesi, yas tutanın da aynı yere vardığı anlamına gelmez.
Kimi kişi kısa sürede işe döner, yemek yapar, arkadaşlarıyla görüşürken içinde ağır bir eksiklik taşımaya devam eder; kimi kişi aylar sonra ilk kez çöker. Yıllar sonra annesini anarken ağlayan biri de geçmişte donup kalmış değildir. Takvim ölümün üzerinden ne kadar geçtiğini gösterir; geçen sürenin kişide ne yaptığını değil.
Acı hayatın kendisi olursa
Yasın ruhsal bir soruna dönüştüğü yeri yalnız acının şiddetine bakarak anlamaya çalışmak yanıltır. Yıllar sonra annesinin ses kaydını dinleyip ağlayan, eşinin doğum gününde mezarlığa giden biri geçmişte donup kalmış olmayabilir. Bazı tarihler, kokular, sesler hiç beklenmedik anda kaybın üzerindeki örtüyü kaldırabilir. Eski bir yara bazen soğukta sızlar. Soru, yaranın hâlâ sızlayıp sızlamadığı değil; bütün bedeni yönetip yönetmediğidir.
Bazı kişilerde zaman geçtikçe gündelik hayat yeniden genişler, kayıp da onun içinde taşınmaya devam eder. Bazılarında ise hayat giderek kaybın çevresinde daralabilir: yaşayanlarla bağ kurmak zorlaşır, geleceğe doğru atılan her adım ölene ihanet gibi gelebilir, günler tekrar tekrar ölüm anına dönebilir. Burada “Aradan ne kadar zaman geçti?” diye sormak pek bir şey ifade etmez. “Bu acının dışında yaşayabildiğin ne kadar yer kaldı?” daha iyi bir sorudur. Çok özlemek tek başına ruhsal bir soruna işaret etmez; önemli olan, zamanla başka insanlara, uğraşlara ve geleceğe de yer açılıp açılamadığıdır.
Öleni nereye koyarız?
İyileşmeyi daha az hatırlamakla ölçersek yas tutana tuhaf bir seçim bırakırız: Ya acısını koruyarak sevgisine sadık kalacak ya da yaşamaya devam etmek için sevdiğini geride bırakacaktır. Dennis Klass’ın “süren bağlar” diye tarif ettiği yaklaşım bu ikilemi bozar. Annesi yıllar önce ölmüş biri önemli bir karar verirken hâlâ onun ne söyleyeceğini düşünebilir; babasının bir cümlesini günün birinde kendi ağzından duyabilir. Ölen kişi artık cevap vermez ama onunla kurulmuş bağ bütünüyle yok olmaz.
Burada önemli olan, hatırlamanın bugünkü hayatımızda nasıl bir yer tuttuğudur. Annenizin tarifini çocuklarınıza yapmak başka, onsuz güzel bir gün geçirmeyi ihanet saymak başka. İyileşmek daha az hatırlamak değil, hatırayla birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Julie evini boşaltabilir, eşyaları dağıtabilir; ama eşinden ve kızından geriye kalanlar eşyalardan ibaret değildir. Onlarla yaşamış olan Julie de kalmıştır. Filmin başında geçmişi kendisinden çıkarabileceğini sanır; sonunda karşılaştığı şey, yasın en güç taraflarından biridir: Sevdiğimiz biri öldüğünde onunla kurduğumuz bağ da ortadan kalkmaz. Yalnız biçim değiştirir.
Yasın işi eski hayata dönmek değildir. Dönülecek bir eski hayat yoktur. Ölenler gider. Bizde kalan kısımlarınınsa belirli bir adresi yoktur.