Psk. Dr. Feyza Bayraktar

Çocukluğumuz kaderimiz mi?

Yetişkinlikte yaşanan birçok güçlüğün kökeni çocuklukta aranabilir; çünkü ilk yıllar ruhsal yapının temel taşlarının oluşmasında önemli rol oynar. Ancak geçmişi anlamaya çalışmakla bugünkü yaşamın hükmünü bütünüyle ona teslim etmek arasındaki çizgi silindiğinde mesele değişir.

Tahammülümüz neden azaldı?

Eskiden kolayca geçip gittiğimiz şeyler artık içimize batıyor. Uzayan bir telefon konuşması, peş peşe gelen mesajlar, aynı hikâyenin yeniden anlatılması, yan masadan yükselen ses… Hiçbiri tek başına büyük değil. Buna rağmen içimizde çoktan gerilmiş bir tele dokunuyor ve o tanıdık cümle geliyor: “Kimseyi çekemiyorum.” 

Aşırı paylaşım ve güven yanılsaması

Birini henüz tanımadan tüm geçmişimizi, travmalarımızı ya da güncel problemlerimizi anlattığımızda, aramızda özel bir bağ kurulduğunu sanabiliriz. Konuşma derinleşmiştir; ilişki ise henüz aynı yolu katetmemiştir.

Çocukluğun emaneti

Belki de yetişkinliğin en güç yanı, çocukluğu geride bırakamamak değildir. Asıl güç olan, çocukluğun bizden istediğiyle bugün gerçekten seçtiklerimizi birbirinden ayırabilmektir.

Sevdiğimiz bir kişiyi neden değiştirmeye çalışırız?

Bir başkasını değiştirmeye neden bu kadar ihtiyaç duyarız?

İçimizden atamadığımız insanlar

İçimizde yaşamaya devam eden insanlar hakkında düşündüğümüzde, onları anlamaya çalıştığımızı sanırız. Oysa dikkatle bakıldığında zihnin yaptığı şey çoğu zaman anlamaktan çok sonuca ulaşmaya çalışmaktır. Aynı konuşmalar yeniden kurulur. O gün söylenmesi gereken cümleler yıllar sonra bulunur. İnsan farkında olmadan aynı hikâyeyi farklı sonlarla yeniden düşünür.

Neden hep mağduruz?

Bir hayal kırıklığının ardından ortaya çıkan ilk sorulardan biri genellikle aynıdır: Bunun sorumlusu kim? Bu sorunun neden bu kadar çekici olduğunu hafife almamak gerekir. Suçlu bulmak karmaşık hikâyeleri basitleştirir. Belirsizliği azaltır, dağınık duyguları tek bir hedefe yöneltir.

Sanat ve anlam arayışı

Bir tabloya bakmak, bir roman okumak ya da bir müzik parçasını tekrar tekrar dinlemek ilk bakışta hayatın zorunlu ihtiyaçları arasında görünmez. Açlığı gidermez. Bir sorunu çözmez. Buna rağmen insanlar binlerce yıldır hikâyeler anlatıyor, resimler yapıyor, şarkılar yazıyor. Bunun nedeni sanatın cevaplar sunması değil. Yaşadığımız şeylerle aramızdaki ilişkiyi görünür hale getirmesi.

Durmadan kaydırırken ertelediklerimiz

Bir zamanlar dikkat dağıtan şeylerin bir sonu vardı. Gazete biterdi. Televizyon yayını sona ererdi. Yolculuk tamamlanırdı. Misafirler dağılırdı. İnsan eninde sonunda kendi zihniyle yeniden karşılaşırdı. Bugün ise akışın sonu yok.

Kimse kendini kötü biri olarak görmez

İnsan kendisini kötü biri olarak gördüğünde yalnızca davranışı değil, bütün kimliği tehdit altında hisseder. Bu yüzden zihin savunmalar üretir. Bahaneler çoğu zaman başkalarını kandırmak için değil, içerideki düzeni korumak için kurulur.

İnsan kendini neden sabote eder?

İnsan bazen tam mutlu olacağı yerde geri çekilir. Güzel giden ilişkiyi bozar, yaklaşmak istediği hayattan son anda uzaklaşır, uzun zamandır istediği şeyi elde ettiğinde ise içinde garip bir sıkışma belirir. Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar anlamsız görünür. Oysa bazı insanlar kendilerini yaralayan şeylerden çıktıklarında rahatlamaz. Yön duygularını kaybeder.

İnsan ilişkilerinde yeni ölçü: Fayda

Eskiden bir insan anlatılırken “çok iyi biridir”, “vefalıdır”, “eli açıktır”, “dost canlısıdır” denirdi. Bugün ise birini överken kullanılan kelimeler değişti: “Çevresi çok güçlü”, “iş bitirici”, “bağlantıları kuvvetli”, “işe yarayan biri.”