İnsan ilişkilerinde yeni ölçü: Fayda
İ

Eskiden bir insan anlatılırken “Çok iyi biridir”, “Vefalıdır”, “Eli açıktır”, “Dost canlısıdır” denirdi. Bugün ise birini överken kullanılan kelimeler değişti: “Çevresi çok güçlü”, “İş bitirici”, “Bağlantıları kuvvetli”, “İşe yarayan biri.

Two people are shaking hands in front of a pale brick wall, signaling an agreement or partnership, close-up of hands and forearms touched by light.
Fotoğraf: Chris Liverani / Unsplash

Bu yalnızca dilin değişmesi değil; insanın değerinin nasıl ölçüldüğünün değişmesi. Çünkü dil, toplumların bilinçaltıdır. Hangi özellikler parlatılıyorsa, hangi sıfatlar ödüllendiriliyorsa toplum aslında neye dönüştüğünü orada ele verir.

Bir zamanlar sadakat karakter göstergesiydi; şimdi birçok yerde ‘fazla duygusal olmak’ gibi algılanıyor. Eskiden birinin iyi günde kötü günde yanında durması kıymetliydi. Şimdi ise birçok ilişki görünmez bir performans sözleşmesi gibi işliyor: Ne kadar fayda sağlıyorsan, o kadar varsın. Üstelik mesele yalnız para da değil. Kimi insan güçlü çevresi olduğu için hayatlarda tutuluyor, kimi statü sağladığı için, kimi yalnız kalınca aranacak bir ‘duygusal mola alanı‘ olduğu için. İnsan artık yalnız insan biriktirmiyor; kendine görünmez bir ilişki portföyü kuruyor.

Ve kırılma tam burada başlıyor. Bir insanın karakterinden önce işe yararlılığı konuşulmaya başladığında, ilişki yavaş yavaş duygusal bağ olmaktan çıkıp stratejik yatırım alanına dönüşüyor. İnsanlar artık çoğu zaman birbirine ‘Kimdir?‘ diye değil, ‘Hayatımda neyi kolaylaştırır?’ diye bakıyor. İyi biri olmak tek başına yeterli görülmüyor; hız kazandırması, kapı açması, görünürlüğü artırması bekleniyor. İlişkiler hâlâ sıcak ve samimi görünüyor belki ama derinde giderek daha hesaplı hale geliyor.

İlişki piyasası

Kapitalizm yalnız çalışma biçimimizi değiştirmedi; duygusal dünyamızı da dönüştürdü. İnsan artık yalnız CV hazırlamıyor; kendisini de tasarlıyor. Nasıl göründüğünü, kimlerle yan yana durduğunu, hangi çevreye ait olduğunu, kimlerin onu yukarı taşıyabileceğini hesaplıyor. Çünkü performans baskısı yalnız ofislerde yaşamıyor; eve geliyor, arkadaşlıklara sızıyor, aşk ilişkilerine yerleşiyor.

İnsan artık yalnız çalışmasını değil, karakterini de piyasanın ritmine göre düzenlemeye başlıyor. Richard Sennett’in yıllar önce anlattığı şey tam da buydu aslında: Esnek kapitalizm yalnız iş hayatını değil, insanın uzun vadeli bağ kurma kapasitesini de aşındırıyor. Çünkü kısa vadeli sistemler sadakati değil, uyum hızını ödüllendiriyor. Böyle olunca insanın çevresi de doğal olarak ‘değer artıran alanlar‘ gibi görülmeye başlanıyor. İnsanlar birbirine yaslanmaktan çok, birbirinin ağırlığını ölçüyor artık.

Bu yüzden artık birçok ilişki fark edilmeden ‘işlev’ üzerinden değerlendiriliyor. Kim bana alan açar? Kim beni büyütür? Kim düşmemi engeller? Ve trajik olan şu: İnsanlar bunu çoğu zaman bilinçli kötülükle yapmıyor. İçinde yaşadığımız düzen insanı sürekli geride kalma korkusuyla diri tutuyor. Böyle olunca insanlar birbirini bazen bir dosttan çok, geçici bir aktarma noktası gibi kullanmaya başlıyor. İhtiyaç bittiğinde yönler de değişiyor.

Bir süre sonra insan kendisini de bir ‘ürün’ gibi algılıyor. Sürekli güncellenmesi, ilgi çekmesi, değer kaybetmemesi gereken bir ürün. Yalnız başkalarıyla ilişkisini değil, kendi varlığını bile bir yatırım gibi yaşamaya başlıyor. Bu yüzden artık birçok insan dinlenirken bile dolaşımda kalmaya çalışıyor. Tatilde bile mutlu görünmek, üretken görünmek, hayatını ilgi çekici tutmak zorunda hissediyor kendini. Çünkü görünmezleşmek artık yalnız yalnızlık değil; değersizlik gibi yaşanıyor.

İşe yarayarak sevilmek

Aslında bu hikâye yetişkinlikte başlamıyor. Birçok insan daha çocukken sevilmenin değil, işe yaramanın değer gördüğünü öğreniyor. Uslu çocuk seviliyor, başarılı çocuk fark ediliyor, sorun çıkarmayan çocuk ‘olgun‘ ilan ediliyor. Çocuk olduğu haliyle değil, yarattığı konfor kadar görünür oluyor.

Belki de bu yüzden bugün birçok insanın en büyük korkusu yalnızlık değil, işlevini kaybetmek. Çünkü işlevini kaybeden insanın görünmezleştiği bir çağdayız. İşsiz kaldığında aranmayan arkadaşlar, artık ihtiyaç duyulmadığında sessizce hayatın kenarına itilen insanlar, statüsü düşünce çevresi küçülenler… Bugünün en büyük korkularından biri yalnız kalmak değil; artık kimsenin işine yaramayan kişi haline gelmek.

Erich Fromm’un yıllar önce anlattığı ‘pazarlama yönelimli karakter‘ tam da burada görünür oluyor. İnsan zamanla kim olduğunu değil, ne kadar talep gördüğünü önemsemeye başlıyor. Çünkü piyasa mantığı yalnız ürünleri değil, kişilikleri de biçimlendiriyor. Bu yüzden birçok kişi artık yalnız başkalarına kendini anlatmıyor, kendini sürekli pazarlıyor. Bir iş görüşmesinde değil, arkadaş masasında bile.

Oysa mesele yalnız insanlardan fayda görmek de değil bazen; insanların birbirini kendi değer duygularını düzenlemek için kullanması. Kimi ilişkiler gerçekten dayanışma üzerine kurulmuyor. İnsan bazen yorulmuş, başarısız olmuş, çökmüş birinin yanında yalnız yardım etmek için kalmıyor; kendi hayatını daha güçlü, daha düzenli, daha ‘başarılı‘ hissedebilmek için de kalıyor.

Çünkü birçok insan kendini kıyasladığında kendisinden daha iyi, daha başarılı ya da daha güçlü gördüğü kişilere tahammül etmekte zorlanıyor. Yalnız burada da ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor: Eğer o kişi statü, bağlantı, görünürlük ya da başka bir fayda sağlayabilecekse, o rahatsızlık bastırılabiliyor. İnsan bazen sevdiği kişiyi değil; işine yarayan kişiyi hayatında tutuyor.

Bu yüzden birçok ilişki eşit yakınlıktan çok, görünmez bir denge üzerine kuruluyor: Kim daha güçlü, kim daha gerekli, kim kimi besliyor? Ve denge değiştiğinde, ilişki de sessizce değişmeye başlıyor.

Sürekli meşgul görünmek, sürekli üretmek, sürekli bağlantı içinde olmak, sürekli bir yere yetişmek… Çünkü durduğu anda unutulacağını hissediyor insan. Ve tam da bu nedenle ilişkiler bile nefes alınan alanlar olmaktan çıkıp sürekli değer kanıtlanan sahnelere dönüşüyor.

Oysa insan ruhu sürekli sahnede yaşamaya uygun değil. İnsan yalnız alkışla yaşayamaz. Bazen yalnızca rol yapmadığı için sevildiği yerlere ihtiyaç duyar. Fakat bugün birçok kişi sevilmekten çok ‘değerli bulunmak’ istiyor. Çünkü değerli bulunmanın ölçüsü giderek insan olmak değil, işe yarar olmak haline geliyor.

Bana iyi gelmeyen insanlar

Son yılların en popüler cümlelerinden biri şu: “Bana iyi gelmeyen insanları hayatımdan çıkarıyorum.” Kulağa sağlıklı geliyor elbette. Gerçekten zarar veren, manipülatif, yıpratıcı ilişkilerden uzaklaşmak gerekir. Yalnız bu cümle bazen daha steril ve rahatsız edici bir yere dönüşüyor: İnsanları yalnız işlevine göre değerlendirmeye.

Çünkü artık ‘iyi gelmek‘ çoğu zaman huzur vermek anlamına gelmiyor. Daha motive hissettirmek, daha görünür kılmak, daha başarılı hissettirmek anlamına geliyor. Bir insanın yanında sakinleşmek değil; ‘daha iyi versiyonuna dönüşmek‘ önemli hale geliyor.

Arlie Hochschild’in yıllar önce tarif ettiği duygusal emek bugün yalnız iş hayatında değil, insan ilişkilerinde de görünür hale geliyor. İnsanlar artık yalnız çalışırken değil, ilişkiler içinde de sürekli ‘iyi hissettiren’, motive eden, duygusal olarak besleyen kişi olmaya zorlanıyor. Böyle olunca birçok ilişki fark edilmeden küçük motivasyon alanlarına dönüşüyor. İnsan artık bazen dost bile aramıyor; kendisini daha değerli hissettirecek insanlar arıyor.

Oysa dostluk bazen tam da hiçbir işe yaramadığı halde sürmesidir. Birlikte susabilmektir. Yorulmuş, başarısız olmuş, çökmüş birinin yanında kalabilmektir. Çünkü insan ilişkileri sürekli verim üreten makineler değildir.

Ama bugünün ilişki iklimi gerçek yakınlığı taşımakta zorlanıyor. İnsanlar artık bağ kurarken bile hayatı ‘hafif‘ tutmaya çalışıyor. Emek isteyen, karmaşık duygular taşıyan, uzun süreli ilişkiler birçok kişiye ağır geliyor. Çünkü gerçek yakınlık yalnız sevilme ihtimali değil, incinme ihtimali de taşır. Öte yandan derin bağlar insanı yalnız görünür değil, savunmasız da kılar. Bu yüzden birçok insan yakınlık ararken aynı anda görünmekten korkuyor. Oysa çağımız insanı duygusal dayanıklılıktan çok duygusal konfor arıyor.

Sessizce değersizleşmek

Bazı insanlar yalnız yükselirken kalabalıklaşıyor. İş değiştirince, çevresi güçlenince, yeni bir ilişkiye başlayınca eski dostlarını sessizce hayatın kenarına koyuyor. Üstelik bu çoğu zaman büyük kavgalarla olmuyor. Daha modern ilerliyor. Daha sessiz.

Kimse açık açık “Artık sana ihtiyacım yok” demiyor. İlişkinin ritmi değişiyor. Merak azalıyor. Mesajlar seyrekleşiyor. İnsan, bir zamanlar değer gördüğü yerde yavaş yavaş görünmez hale geliyor.

Bir zamanlar her gece konuştuğun biri, artık yalnız canı sıkıldığında yazıyor. Eskiden yanında ağlayan insanlar, hayatları düzene girdiğinde sessizce uzaklaşıyor. Bazı insanlar seni tamamen kaybetmek istemiyor; yalnız seni hayatlarının merkezinde tutacak kadar da ihtiyaç duymuyor artık. Seni silmiyorlar ama yavaşça hayatın fonuna itiyorlar. Böylece ilişki bitmiyor; canlılığını kaybediyor.

Ve belki de bugünün insanı en çok bu yüzden yoruluyor: Açıkça reddedilmekten değil, sessizce değersizleştirilmekten.

Çünkü net bir kopuş yas tutulabilir. Ama yavaş yavaş önemsizleşmek, insanın kendi değerini sorgulamasına neden olur. İnsan bazen terk edildiği için değil; artık kimsenin zihninde öncelikli olmadığını hissettiği için kırılır. Çünkü bazı ilişkiler bitmez, yavaşça bekleme odasına alınır.

Narsisizmin sessiz hali

Bugünün görünmez para birimi dikkat. Kim görünürse o değerli hissediyor. Böyle bir düzende insanlar doğal olarak ilişkileri de kendilerini büyüten aynalar gibi kullanmaya başlıyor.

Bugünün narsisizmi artık yalnız yüksek sesli değil. İnsanlar artık aynaya hayranlıkla bakmıyor; başkalarının gözündeki yansımalarını sürekli kontrol ediyor. Çünkü mesele yalnız üstün görünmek değil, değer hissini dışarıdan canlı tutabilmek. Kırılgan insanlar çoğu zaman sevgiden çok, sürekli teyit edilmek istiyor.

İnsan bazen karşısındaki kişiyi gerçekten merak ettiği için değil, onun üzerinden kendini güçlü hissetmek için ilişki kuruyor. Bazen seni küçümsemiyorlar; sana ihtiyaç kalmadığında uzaklaşıyorlar. Bazen açıkça kullanmıyorlar; ama kimden ne alınabileceğini çok iyi hesaplıyorlar.

Çünkü insanlar artık yalnız sevilmek istemiyor; aynı zamanda hayranlık uyandırmak, unutulmamak, görünür kalmak istiyor. İçinde yaşadığımız düzen bunu sürekli körüklüyor. Herkesin kendi vitrini var artık. İnsanlar ne hissettiğinden çok nasıl göründüğünü yönetiyor.

Böyle bir atmosferde ilişki bile bazen samimiyetten çok imaj yönetimine dönüşüyor. İnsanlar birbirini sevmekten çok, birbirinin hayatındaki yerini yönetiyor.

Ve çağın en rafine güç biçimlerinden biri de bu zaten: Bir insanı açıkça kırmadan değersiz hissettirebilmek.

Vefanın kaybı

Vefa aslında duygusal hafızadır. Bir insanın sana iyi geldiği zamanı unutmamak… İşine yaramadığı dönemde bile geçmişin hatrını taşıyabilmek… İnsan düştüğünde bile onun eski ışığını hatırlayabilmek…

Bugün ise hafıza hızla siliniyor. İnsanlar çoğu zaman yalnız ‘şimdiki faydalarıyla‘ değerlendiriliyor. İşlev düştüğünde, geçmişte verilen emek de görünmezleşiyor.

Ve ironik olan şu: Herkes birbirini kullanmaktan şikâyet ediyor ama aynı düzenin parçası olmaktan da vazgeçmiyor. Çünkü çağ artık karakterden çok performansı ödüllendiriyor.

Belki de bugün hâlâ vefalı kalabilmek bu yüzden radikal geliyor.

Ve galiba çağımızın en büyük trajedilerinden biri şu: Kimse açık açık “Seni sevmiyorum” demiyor artık.

İnsanlar birbirini yavaş yavaş hayatlarının dışına alıyor.

Bir gün artık hiçbir işe yaramadığımızda, geriye sevgiden çok sessizlik kaldığını anlayacağız.