Çerçeve | Yumurta – Alfred Kubin
Ç

Avusturyalı sembolist ressam, illüstratör ve yazar Alfred Kubin’in, Avrupa sanatının en huzursuz imgelerinden birini ürettiği 1901-02 tarihli eseri.

 Yumurta (Almancası: Das Ei, 1901-02)

Tepede, açık mezarın başında saç telleri sayılan bir kadın dikilmiş. Bacakları omuz genişliğinde ayrık, karnı burnunda. Her yanı kemik kemik, pis kaşları çatık, ama orada, vücudunun orta yerinde, upuzun koluyla sardığı bir yumurta, ve işte, uçurumu aydınlatan parlak ışık yumurtadan çıkıyor.

Yumurta yüzeyi gergin. Düzensiz ama güçlü tekmelerle çatırdıyor, çatırdadıkça, kadının çıplak kemikleri kırılganlaşıyor, çatırdadıkça, açık mezarın köşeleri sivriliyor, ve çatırdadıkça, uçurumun kenarında nöbet bekleyen otoriter gölge son adımını boşluğa atmaya hazırlanıyor. Gölgenin elinde emredici—bir asa mı yoksa kaval kemiği mi—dik biçimde havada. Diğer eli ürkütücü bir nezaketle bacağına yaslı. Yumurtaya sırt çevirmiş, bir gözü muhtemelen uçurumun dibinde, çatlama sesini bekliyor, tıpkı kadın gibi.

Bir tür patlamaya-hazırcılıkla bize bakıyor kadın. Yanakları şişik. Dişleri gıcır gıcır. İki dudağı bilek güreşine tutuşmuş. Sabrın son düzlüğünde yumurtanın itirazlarına yine ve yeniden kulak kapıyor. Israrcı, doğmayı reddedeni yaşama fırlatacak. Uçurumun zirvesinde çıplak, ıslak ve tek ağlamaktan korkanı… Açık mezara devrilecek soğuk cesedi minik hafızasında istemeyeni… 

Oysa kadın da biliyor, büyük-çatlamanın ardından vücudu hepten kuru kemik yığınına dönüşecek. Sonra mezara devrilecek, biliyor ve ısrarcı.

Kendi mezarı kusursuz kazılı. O mu kazmıştı? Yumurta henüz bir civciv-çıkacak ümidi verirken, evet, uçurum henüz yumuşak bir kabusken başlamıştı. İnce parmaklarıyla toprağı eşeledi, eşeledi. Alınterini pütürlü kemiklerine siliyordu. Bu sırada otoriter gölge, arkada, bir yandan şapkasını düzeltiyor, bir yandan elindeki kemiği toprağa vurarak volta atıyordu. Gözü hep arkadaydı. Daha hızlı, diye emirler duyuyordu, daha hızlı. Böylece kendi mezarını kusursuz kazdı.

Sonra kirli elleri belinde doğrulup mezarın başına dikildi. Vücudu çıtır çıtır. Kim demişti kendi mezarını kazmak kolay diye. Gölgeye sırtını döndü; kaval kemiğini ense tüylerinde hissediyordu. Kaval kemiği benliğinden çalınmış bir parça gibiydi. Aldırmadı. Karnında ışık saçarak büyüyen yumurtayı ovaladı ovaladı. Tepe rüzgarlıydı.

Neden sonra, hareket edemediğini fark etti. Gölgenin ayak sesi de kesilmişti. Fakat yumurta giderek ağırlaşıyordu. Karınlamak artık çok güç. Başını eğince gördü ki bedeninin üst kısmı kemikten ibaret; boynu, omuzları… Eriyordu. Bacaklarım ne halde diye endişelendi, bacaklarımı göremiyorum. Mezarı kazarken mi düşmüştü, organları ve derisi? Yoksa gölgenin işi miydi? Yoo ama ses yok. İnce bacakları güçten düşüyor. Ayak damarları neredeyse pörtleyecek. Işık kör edici noktaya yaklaşıyor.

Vakit geldi, diye düşündü dişlerini ha gayret sıkarken. Vakit gelmişti. Yanakları patlamaya yakın bir balon gibiydi. Gölgenin elindeki kemik bile tir tir ediyordu. Ve ışık, tepede acı bir çığlık kopardı. Yer sarsılmaya başladı. Açık mezarın yanaklarından toprak dökülüyor kadının kara dişleri ağzından fırlıyor, kemik kısaldıkça kısalıyordu. 

Parlaklık artık dayanılacak gibi değil; hemen elimizi siper ettik, gözlerimizi kısıp iki parmak arasından görmeye çalıştık. Kadın eriyordu. Gölge titreşiyordu. Işığın zirveye ulaşmasıyla büyük-çatlama gerçekleşti. Kadın mezara devrilirken, aynı anda, gölge uçurumdan aşağı düştü. Geriye çiğ bir ağlama sesi kaldı. 

Alfred Kubin (1877-1959). 
Fotoğraf: Nicola Perscheid (1904)

Kubin’in başka eserleri şuradan incelenebilir.