Polonyalı ressam Andrzej Wróblewski’nin savaştan sonra henüz 21 yaşındayken resmettiği 1948 tarihli tablo.

Ateş kızılı bir göğe doğru hiç bitmeyecek hissettiren bir yoldayız. Etraf bomboş, ölü. Neredeyiz? Nereye götürülüyoruz? İkidebir sallanmasak yanıtlayacağız. Ya bu adam, bu kim? Bir camdan dışarıya bakıyoruz, bir kalın mavi enseye, bir cam, bir ense. Biri hiçlik, öteki ölüm… Korkmalı mı?
Ense saçlarındaki üçgen boşluğa bakın. Herhalde mecburi tıraş. Seri üretimden mi çıkmış ne. Gülünç. Hele sırtından ensesine çıkan kalın çizgi yok mu. Derisine çizgi çekmişler. Yakasını da yırtmışlar. Yakası yok. Kulakları…kulakları kafasından büyük az kaldı dağınık saçını örtecek. Tahta kukla gibi çakılmış vücudu ne soğuk görünüyor. Buzdan beter! O nasıl omuz asimetrisi aa? Yakası yok ki ceketini tutup düzeltesin. Bir kolu arkadan daha mı ince? Elleri nerede bunun. Yok mu? Elleri yok! Yoksa bu aracın direksiyonu da mı yok? Nereye gidiyoruz, diye sesler geliyordu arkadan.
Fakat koltuktan kıpırdayamadığımız için diğer yolculara dönemiyoruz. Bırak dönmeyi başımızı bile oynatamıyoruz; tek görebildiğimiz iki cam, iki koltuk başı ve evet haklılar, camın önündeki adam buzdan beter. Onlar da muhtemelen yalnız önüne bakabiliyor. Art arda direklere bağlanmış pis kokulu fayton atları gibi yandakini bile göremiyorlar. Gelgelelim kıyamet alameti gökten hiç bahsetmediler. Etraftaki hiçlikten de herhalde bihaberler. Yalnız biz ve şoför mü görebiliyoruz?
Önümüzdeki beyaz düzlüğe yol demek güç. Ha, ısrarcıysak ve ortadaki çizgiye de şerit diyeceksek… Ters yönde ilerliyoruz! Üstelik buz kesmiş şoförün elleri var mı, yok mu belli değil. Buramıza gelen belirsizlikler midemizi ağzımıza tırmandırıyor. Bulantı var. Orası kesin. Yine de sallantıdan mı yoksa ağzı açık düşüncelerden mi, anlamaya çalışıyoruz.
Direksiyon nerede diye bakınırken aracın iç döşemesindeki tuhaf şekillere takıldık. Sol camın altında, koltuğun hemen üstünden gördüğümüz bir çatlak var. Tahtalar siyah siyah kanayan bir yaranın etrafına acemice yapışmışa benziyor. Yara ortada. Tahtalar etrafında. Tahtalar…bir saniye, yoksa, ufuktaki alevlere tahtadan bir araçla mı sürükleniyoruz?
Neyse… Soluk mavi tahtalar bir boşluğu kapatmak için üstüste bindirilmiş ama nafile, dipte sürgit bir parçalanmışlık var. Bir yanıyla kübist resimleri ansıtan bir görüntü. Bir yanıyla da biz yolcuları—evet arkadakileri unutmuyoruz—yiyip yutacak bir karadeliğe benziyor. Hayır, hayır. Olağanüstü bir eser bu. Dört dörtlük bir eser. Şoförün durağanlığına meydan okuyan, horozlanan, kafa tutan bir eser. Yığılmış tahtaların ortasındaki boşluk kirpiksiz bir göz olmalı. Gözün üstüne perde perde inen, katmanlı, mavi tahtalar araçta uyanmadan önce gördüğümüz kabusu hatırlatıyor. Neydi?
Kızıl gökten ince-uzun, çivili, tutuşmuş tahtalar yağıyordu. İnsanlar çığlık çığlığa kaçışıyor, bir gözleri yukarıda, başlarına geleni adlandırmaya çalışıyordu. Bizse tüm bu koştur koşturların ve ümitsiz duaların göbeğinde yabancı madde gibi donup kalmıştık. Kalabalığın peşine takılıp tıknefes koşmamız gerektiğini biliyorduk ama bacaklarımız çalışmıyordu. Amaaan, diye teskin ettik kendimizi, koşsak da dursak da sonumuz aynı. Bu sırada gökyüzü kalın kalın gülüyordu.

Mucizevi bir esere bakıyoruz ve bu ışıltıyı bir tek biz fark ettik. Tahtaların yüzeyinde elimizi gezdirmek, katmanları hissederek tam ortadaki siyahlığa parmağımızı yaklaştırmak isteği yükseliyor. Kabusa dokunmak nasıl bir his acaba. Yavaşça uzansak şoför tu kaka eder gibi elimize vurur mu? Elleri yok ki vursun, ha-ha. Elsiz şoförümüzün maviliği çok ürpertici. Ufuktaki kızıldan bile.
Ölmüş de adını koyan yok be. Donmuş kalmış haşlama. Heyoo! Baksanıza, zemberekli oyuncağa benziyor. Kurmuşlar bunu, kurmuş. Vırrr, vırrr! Şşşt sessiz olun, bırakın oyuncağı moyuncağı, esas biz zembereği boşalmış gibi ilerliyoruz, baksanıza dışarı. Amma oyunbozansın be, tatkaçıran, diye sesler duyuyorduk.
Sahi, korkmalı mıydık? İlerle ilerle bir yere varmıyoruz. Hızımız hiç değişmedi, beyaz boşluk, yol çizgisi, kızıl gök, kıpırtısız şoför…hep aynı. Neredeyiz? Nereye götürülüyoruz?
