Tam olarak yaşayıp yaşamadığı bilinmiyor.
Yazdığı söylenilen oyunların orijinal metinleri yok.
Oyun taslakları yok.
El yazısı notlar yok.
Hatta bir çalışma defteri bile yok.
Yanlış duymadınız. Dünya tiyatrosunun en ünlü isminden, en büyük yazarından bahsediyoruz.
Peki neye göre en büyük?
Oyunların sahnede oynarken yazıya geçirilmiş, belki çarpık, belki eksik, yalnızca hafızaya dayan yazımları…
Bir de 1623’de basılan bir kitap.
Ölümünden yedi yıl sonra yayımlandı.
Laf değil! Edebiyat tarihinin en önemli yapıtlarından biridir.
Tam adı ‘Mr. William Shakespeares Comedies, Histories, & Tragedies’, Edward Blount ve William and Isaac Jaggard yayın evi yayımlamış, içinde 36 adet oyunu varmış. Yaklaşık 750 kopya basıldığı tahmin edilen yapıt, günümüze 230 civarında kopya ile ulaşmış. Ve çoğu özel koleksiyonlarda yer alıyor.
Ve O hala en büyük ve en ünlü!
En büyük tarihsel tiyatro kişiliği olarak kabul edilen William Shakespeare; bir insan mı yoksa bir hayalet mi?
Soru bu…
23 Nisan’da 1564 yılında doğan, 1616’da yine 23 Nisan’da aynı kasabada ölen, Straford-upon-Avon’lu Willy’den bahsediyoruz.
Bütün biyografik kaydı bu zaten!
“Olmak ya da olmamak” derken bunu mu kastediyordu?
Tabii ki bazı resmi kayıtlar var. Vaftiz belgesi, evlilik kaydı, çocukları, muhtelif ticari işleri… Ama insanı insana insanla anlatmanın o büyük kaleminin, zihninin izlerini hayat öyküsünde göremiyoruz. Yani kimi ünlü yazarlar için anlatılan efsane hikayeler, mitolojik uydurmalar onun hayatında yok!
Ayaklarını buz dolu bir kovaya sokarak yazardı… Yazmak için bilmem ne akıl hastanesinin bahçesindeki ağacın altında otururdu… Bir köy istasyonun sarhoş ve pis elbiseler içinde… diye anlatılan hiçbir olağanüstü hikayesi yok.
Tarihsel anlamda yaşadığı büyük ölçüde, hatta İngilere’de onurla kabul edilse de bu tartışma hiç bitmez…
Kendisine maledilen bütün oyunları O mu yazdı? Yoksa dönemin ünlü bir aristokratı, Shakespeare gölgesinde çok iyi bildiği soylular dünyasının karanlık koridorlarını mı kaleme döktü? Ya da kollektif bir zihin mi üretti bütün o metinleri?
Hatta Francis Bacon ve Edward de Were spekülasyonları?
Taşranın bu kısır ve küçük kasabasından bu kadar derin bir insan bilgisi çıkamayacağını düşünmek; yalnızca burjuva kendini beğenmişliğiyle açıklanabilir mi?
Varlık felsefesinin derinliğinde, insanı parçalayan bir kalem…
Hamlet değil; kararsızlığın anatomisi…
Macbeth değil; iktidar hırsının deliliğe dönüşme süreci…
Othello değil; insanın zihnindeki kıskançlığın, kendine yenilmesi…
Ve bütün bunları neredeyse çoğu kendisi tarafından, İngilizce de ilk kez kullanılan ifadelerle anlatmak… Dilin düşünceyi taşıma kapasitesini kat kat arttırmak. Güç ve ahlak, aşk ve akıl, gerçek ve kurmaca gibi neredeyse bütün çelişki ve çatışmaları en evrensel hikayelerle sahneye taşımak… Bütün bu nedenlerle çağlar geçse de eskimemek, eskiyememek.
Ondan sonra politik, teknik, biçimsel bir sürü tiyatro oldu. Ama Shakespeare öyle bir eşik oldu ki, kimse onu aşmaya niyet bile etmedi.
Modern tiyatroda Brecht düşünmeyi öğretti, Beckett boşluğu… Ama William Shakespeare insanın içindeki kaosu, sahnede insanlığı tekrar tekrar izleyecekleri bir miras olarak bıraktı.
Bugün savaşlar durmak bilmiyor, insanlar kimliklerini kaybediyor, toplumlar sinir krizi geçiriyor; biz hala modern olduğumuzu zanneden ortaçağ insanları; Shakespeare’in dünyasından bir adım öteye gidemedik!
Kararsızlık içinde boğulan günümüz kuşakları… Sürekli düşünen ama harekete geçemeyen bir insan kalabalığı… Herkes biraz Hamlet!
Othello’daki Iago ya da algoritma; ne farkı var ki?
Shakespeare tiyatronun başlangıcı değil ama zirvesi! Tekrar çıkamayacağımız bir zirve…
Shakespeare’in oyunlarını anlamak, bir yazarı ya da tiyatroyu ya da insanı anlamak değil.
Kendini anlamak… Ve eğer bugün dünya sana, bana, hepimize kaotik, anlamsız, acımasız geliyorsa…
Hoş geldin. Sen zaten onun oyunlarından birinin içindesin.
Kendi içine bakmaktan korkmayanlar için…
Perde hiç kapanmadı dostum!