Fransız empresyonist ressam Edgar Degas’ın loş bir yatakodasındaki gerilimli ilişkiyi resmettiği, ‘Tecavüz’ diye de anılan 1868 tarihli tablosu.

Odada baş okşamayı adet edinmiş bir tahakküm saklanıyor. Bir kuyruklu yıldız. Sessiz sedasız, ortada, çiçekli abajurun lambasında titeşiyor. Gelgelelim kimse görmüyor; ne gardiyan gibi gölgesi kapıda büyüyen geçkin adam, ne de iki parmağını göz kapaklarına bastırmış genç kadın.
Tek yataklı odaların mutat yaşantıları penceresiz duvarlardan sorulur ama, çiçek desenleriyle fıkır fıkır bu duvarların dili olsa konuşmaz. Utanırlar. Az evvel çıkışsız bir gerilime tanık oldular. Gölgeler, yansımalar, renkler…bir ağızdan odadaki rahatsızlığı duyumsatıyorlar. Kim bu odanın halısında yalınayak yürümek ister?
Sırtı kapıya yaslı adam, iki eli cebinde, kadının çıplak omzuna bakıyor: hırpalanmış, sıkışmış, kırık. Aynada vücudunu dikleştirip narin elleriyle düzleyeceği korsesi şimdi yerlerde sürünüyor. Kulağına yakıştıracağı küpeler, boynunda seveceği ışıldak kolyeler yuvarlak masada kararıyor. Onca özenin ardından rezilliğe yakalanmanın utancı, kendine-tiksinci bu. Hiç yoktan bir çıtırtı: Şömine ateşi külleniyor.
Lambaya gizlenmiş kuyruklu yıldız öyle ışık yayıyor ki, bir sırrı faş etmek ister gibi adamın yüz çizgilerini sertleştiriyor. Dev gölgesi. Koca kulağı. Uzun burnu. Çıkıntılı çenesi. Kirli sakalı. Elleri cebinde nasıl da rahat bacakları. Odadaki dağınıklığı hiç üstüne alınmıyor. Yoksa… Fark eder mi? Kapı kapalı, kadın içerde: Bordo bir örtüyle bileklerini, bacaklarını, kasıklarını sarmış. Arkasını bir dönse, hele titrek ellerini kaldırıp adamın gözlerine dimdik baksa…bakamaz. Herhalde son görmek isteyeceği şey ışıkla derinleşen yağlı göz çukurları olur. Artık emin: Giyimi şık, yanağı kırmızı bir insanla kılıksız bir berduşun maçı sıfır sıfırdan başlamalı.
Biliyor ki masadaki kırmızı dikiş kutusunda Tanrının bıraktığı aletler var, hiç olmazsa sesini bir perde yükseltebilsin, pek pek cesaret bulabilsin diye. Biliyor ki kendi payına yalnız cefa düşer, hep böyle oldu. Gel gör ki, dikiş kutusunun kapağı mesnetsiz bir suçlama gibi açılarak yüzüne vuruluyor. Ne ayıp şey, ne kötü hal, ne çirkin bir parmakla gösterme.

Kadının saçları mı kesilmiş? Omuzları, ensesi, yanakları lüle lüle saçlardan yoksun. Soluk teni morgdan çalınmışa benziyor. Üşüyor mu? Oysa duvarlar ne canlıydı, tablolar ve yatağına taze serilmiş beyaz yorgan nasıl sıcaktı. Nedir, cavcavlı bir odada alıkonacağını kestiremedi. Nasıl kestirsin? Geceleri uykuyla uyanıklık arasında duvardaki pembe çiçeklere bakar, iç çekerek, gülümserdi. Artık bütün nesneler kirli görünüyor. İçinde biraz korku, biraz yaralanmışlık; bir tutam da özlem.
Oda sessiz. Kapıdaki nefes alışverişi ense tüylerinde duyuyor. İyi giyimli gardiyan gidene değin gözlerini açmayacak. Odanın tepesine binen gölge yokolana dek başı ellerine gömülecek. Öylece, kıpırtısız bekleyecek. Acının heykeli, evet, insanlığın yüzyıllar boyu gözünü alamayacağı, bakıp bakıp acıyı duyumsayacağı mermerden bir duyguya, acının heykeline dönüşecek. Bacaklarındaki örtüye tuzlu damlalar düşedursun, odası giderek kararıyor. Kapıda bir dev var. Bir dev. Vakitsiz gelen karabasan! Sözcüklerin ne manaya geldiğini unutmamalı. Kokuları ve anıları sabit tutmalı, en çok da gözyaşlarını… Yoksa kapının çivileri her şeyi yeniden kurgulayacak. Şömine çıtırdadı.
