İnsan zihni bazen eski bir tiyatro sahnesine benzer. Dekor değişir, ışık değişir, oyuncular değişir; ama oyunun özü aynı kalır. Çoğu zaman kişi, yaptığı şeyi değiştirmeden önce ona anlattığı hikâyeyi değiştirir. Kendini bütünüyle ‘zalim’, ‘bencil’ ya da ‘vicdansız’ biri olarak taşıması kolay değildir. Ruh, aynaya bakabildiği görüntüyü korumak ister. Bu yüzden başkalarına söylenen yalanlardan çok, insanın kendine anlattığı hikâyeler hayatını biçimlendirir.
Birini kırdığında bunu ‘dürüstlük’ olarak anlatır. Başkasını kullanmaya ‘hayatın gerçeği’, küçümsemeye ‘eleştirel düşünce’, acımasızlığa ise ‘güçlü karakter’ adını verebilir. Değişen çoğu zaman davranış değil, davranışın ahlaki anlamıdır.
Belki de insan ruhunun en ilginç taraflarından biri budur. Gerçeği her zaman inkâr etmez; bazen yalnızca adını değiştirir.
İlk bakışta küçük görünen bu değişiklikler, aslında vicdanla kurulan ilişkinin merkezinde durur. En uzun ilişki başkalarıyla değil, kişinin kendisiyledir. Gece başını yastığa koyduğunda yanında kalan şey başarıları, ilişkileri ya da toplumsal statüsü değil; kendisi hakkında kurduğu hikâyedir. O hikâye bozulduğunda iç denge de sarsılmaya başlar.
Vicdanın dili
İnsan neden kendini sürekli haklı hissetme ihtiyacı duyar?
Bunun nedeni, benlik algısının yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda varoluşsal bir mesele olmasıdır. Kişi kendisini kötü biri olarak gördüğünde yalnızca davranışı değil, bütün kimliği tehdit altında hisseder. Böyle anlarda zihin savunmalar üretir. Bahaneler çoğu zaman başkalarını kandırmak için değil, içerideki düzeni korumak için kurulur.
Albert Bandura’nın tarif ettiği ‘ahlaki çözülme mekanizması’ tam da burada ortaya çıkar. Vicdanla kurduğu bağı bir anda koparmaz. Önce dili değiştirir. Şiddet zorunluluk olur. Manipülasyon stratejiye dönüşür. Bencillik kendini koruma adını alır. Böylece davranış yerinde kalırken yarattığı rahatsızlık azalır. Vicdan tamamen susturulmaz; yalnızca başka bir dile çevrilir.
Özellikle narsisistik özelliklerin baskın olduğu yapılarda bu süreç daha görünür hale gelir. Davranışını değiştirmekten çok, davranışının benlik imgesine zarar vermesini engellemeye çalışır. Suçluluk yerine gerekçeler, yüzleşme yerine açıklamalar üretir. Aslında korunmaya çalışılan davranış değil, kişinin kendisi hakkında kurduğu ideal hikâyedir.
Bu yüzden bazı insanlar özür dilemek yerine açıklamalar yapar. Açıklama, kişinin kendisini hâlâ iyi biri olarak görmesini sağlar. Özür ise insanı kendi karanlığıyla baş başa bırakır.
Özür dilemek yalnızca yanlış bir davranışı kabul etmek değildir. Bazen hata yaptığını kabul edebilir; fakat o hatanın kendisi hakkında ne söylediğiyle yüzleşmekte zorlanır. Asıl tehdit davranışın kendisi değil, benlik imgesinde açtığı çatlaktır.
Oscar Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi” biraz da bunun hikâyesidir. Dorian yaşlanmayı ve çürümeyi durduramaz. Yalnızca çürüyen yüzünü gözden uzak bir odaya saklar. Portredeki yara büyümeye devam ederken aynadaki görüntü korunur. Biz de zaman zaman benzer bir yol izleriz. Davranışımızı değiştirmeden önce, davranışın anlamını görünmez kılmaya çalışırız. Böylece yara içeride kalır; dışarıdaki görüntü ise bozulmamış görünür.
Oysa insanın kendisine anlattığı her hikâye aynı kaynaktan doğmaz. Bazıları vicdanı susturmak için kurulurken, bazıları gerçekten yaşanmış acıların içinden filizlenir. Sorun, bu ikisinin birbirine karıştığı noktada başlar. Tam da burada mesele yalnızca vicdan olmaktan çıkar; geçmişle kurduğumuz ilişkinin sınırına dayanır.
Acı her şeyi açıklamaz
Son yıllarda davranışları açıklarken en sık kullandığımız kelimelerden biri travma oldu. Bu kötü bir şey değil. Sonuçta hepimiz yaşadıklarımızın içinden şekilleniriz. Sürekli aşağılanan bir çocuk, yetişkinlikte küçücük bir eleştiriyi tehdit gibi algılayabilir. Terk edilen biri kontrol etmeyi güven sanabilir. Sevilmeyen biri ise sevgiyi değil, üstünlüğü aramaya başlayabilir.
Ne var ki burada önemli bir tehlike var. Travmayı anlamakla travmayı aklamak birbirine karışabiliyor.
Bir insanın neden öfkeli olduğunu anlamak mümkündür. Bu, öfkenin yarattığı yıkımı meşrulaştırmaz. Bir insanın neden manipülatif olduğunu anlamak mümkündür. Bu da manipülasyonu kabul edilebilir hale getirmez. Anlamak merhamet üretir; ama sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Dahası bazı insanlar yaralarını iyileştirmeye çalışmak yerine onlarla özdeşleşmeye başlar. Yara yalnızca acı vermez; aynı zamanda bir kimlik sunar. Bir süre sonra yaşanmış bir olay olmaktan çıkar, kişinin kendisini ve davranışlarını açıklama biçimine dönüşür. İnsan yarasını taşımayı bırakır; yara insanı taşımaya başlar.
O noktadan sonra kişi davranışlarını yaralarıyla açıklamaz; yaraları adına konuşmaya başlar. Her öfkenin, her kırgınlığın, her saldırganlığın arkasına geçmişini yerleştirir. Böylece yaşadığı şey bir neden olmaktan çıkar, bir mazerete dönüşür. Öte yandan geçmiş, bugünkü davranışları açıklasa bile onları haklı çıkarmaz.
Asıl mesele tam burada düğümlenir. Kişi yaptığı şeyden çok, yaptığının kendisi hakkında ne söylediğinden korkar. Hata yaptığını kabul edebilir. Kıskandığını da. Bencil davrandığını da. Fakat bütün bunların kendisi hakkında ne söylediğiyle yüzleşmek çok daha zordur.
Aleksandr Soljenitsin yıllar önce kötülüğün insanlar arasından değil, her insanın kalbinin içinden geçtiğini yazmıştı. Bu yüzden kişi başkasının karanlığından çok, kendi karanlığıyla karşılaşmaktan korkar.
İnsanın en büyük korkularından biri kötü bir şey yapmak değildir. Sandığı kişi olmadığını fark etmektir.
İçimizdeki avukat
İnsan kendisini savunmaya başladığında ilginç bir şey olur. Hakikatin ağırlık merkezi sessizce yer değiştirir. Artık amaç gerçeği bulmak değil, benliği korumaktır. İşte tam da bu noktada içimizdeki avukat devreye girer. Onun görevi hakikati bulmak değildir. Müvekkilini korumaktır.
Bu avukat son derece çalışkandır. Yalan söylediğinde bunun neden gerekli olduğunu anlatır. Birini kırdığında karşısındakinin bunu hak ettiğini açıklar. Başkasını kullandığında bunu hayatın gerçekleriyle ilişkilendirir. Zarar verdiğinde ise çoğu zaman bunun kaçınılmaz olduğunu söyler. Bir süre sonra yalnızca başkalarını değil, kendisini de ikna etmeye başlar.
En büyük yanılgılarımızdan biri de burada ortaya çıkar. İnsan bazen yalan söylediğini bilir ama yalancı olduğuna inanmaz. Başkasını kullandığını bilir ama çıkarcı olduğuna inanmaz. Zarar verdiğini bilir ama zalim olduğuna inanmaz. Çünkü inkâr edilen çoğu zaman davranışın kendisi değil, o davranışın kimliği hakkında ne söylediğidir.
Bu nedenle birçok insanın hayatındaki en büyük mücadele başkalarıyla değil, kendi hikâyesiyle yaşanır. Yalnızca hatalarıyla değil, o hataların benlik algısında açtığı çatlaklarla da mücadele eder. Ve çoğu zaman çatlağı onarmak yerine üzerini örter.
İçimizdeki avukat sustuğunda geriye tek bir duygu kalır: Haklı olma ihtiyacı. İşte bu yüzden vicdanı susturmanın en etkili yollarından biri, kendini haklı hissetmektir.
Haklılığın cazibesi
İnsanın kendisini haklı hissetmesi son derece güçlü bir duygudur. Haklılık yalnızca vicdanı rahatlatmaz; kişiye ahlaki bir yükseklik hissi de verir.
Öfke geçicidir. Suçluluk da öyledir. Bir süre sonra yaptığı şeyden rahatsız olabilir. Ama haklılık çok daha kalıcıdır. Bu duygu vicdanı sakinleştirir. Kişi yalnızca yaptığını savunmaz; onu yapmak zorunda olduğuna da inanmaya başlar.
Bu yüzden birçok ilişkide en büyük yıkım öfkeden değil, haklılıktan doğar. Kişi bazen karşısındakini kırdığını kabul eder ama hemen ardından neden kırmak zorunda olduğunu anlatır. Zarar verdiğini kabul eder ama bunun başka türlü olamayacağını söyler. Böylece suçluluk duygusu yavaş yavaş yerini ahlaki üstünlük hissine bırakır.
Ahlaki olgunluk belki de hatasız olmaktan değil, zaman zaman haklı olma ihtiyacını askıya alabilmekten geçer. Kendisini her durumda haklı gören biri artık davranışlarını sorgulamaz; onları savunmaya başlar.
İnsanın karanlığı çoğu zaman nefretle değil, haklılıkla büyür. Nefret rahatsızlık verebilir. Haklılık ise huzur verir. Kişi yaptığı şeyden şüphe etmeyi bırakır. Şüphe ortadan kalktığında vicdanın sesi de yavaş yavaş kısılır.
Haklılığın verdiği huzur kısa vadede rahatlatıcıdır; fakat uzun vadede insanı kendisine yabancılaştırabilir. Çünkü değişim çoğu zaman suçluluktan değil, rahatsızlıktan doğar. Rahatsızlık ortadan kalktığında değişme ihtiyacı da sessizce kaybolur.
İşte bu yüzden insan yalnızca davranışlarını değil, kendine anlattığı hikâyeleri de sorgulamak zorundadır. Aksi halde gerçek değişmez; yalnızca anlatılış biçimi değişir.
Kendimize anlattığımız masallar
İnsan ruhu belirsizliği sevmez. Özellikle de kendisiyle ilgili belirsizliği. Bu yüzden birçok kişi hayatı boyunca yalnızca başkalarına değil, kendisine de hikâyeler anlatır. Başarısızlıklarının, kırgınlıklarının, öfkelerinin ve seçimlerinin etrafına anlam örer. Bir ölçüde hepimiz bunu yaparız. Hayatı anlamlandırabilmek için hikâyelere ihtiyaç duyarız.
Sorun, hikâyenin gerçeğin yerini aldığı noktada başlar. Kimi zaman yaşadığı acıyı anlamak yerine onun arkasına saklanır. Geçmişini açıklamak yerine geçmişinden bir kimlik üretir. Hatasını görmek yerine onu daha kabul edilebilir bir dile çevirir. Böylece değişmek yerine anlatmaya başlar.
Oysa değişim çoğu zaman yeni bir bilgi edinmekten değil, kişinin kendisi hakkında kurduğu hikâyenin eksik ya da yanlış olabileceğini kabul etmesinden doğar. Bu nedenle açıklamak çoğu zaman değişmekten daha kolaydır. Açıklama benliği korur. Değişim ise onu sarsar.
İnsanın kendine anlattığı hikâyeler bazen yaralarını anlamasına yardım eder; bazen de o yaraların içinde yaşamayı kolaylaştırır. İkisi arasındaki fark ise, hikâyenin değişime mi yoksa savunmaya mı hizmet ettiğinde saklıdır.
Ya ben sandığım kişi değilsem?
Belki de insan ruhunun en zor sorusu budur.
Karanlık bir yanı olduğunu kabul edebilir. Kusurlu olduğunu da. Hata yaptığını da. Fakat bütün bunların düşündüğü kişiden farklı biri olabileceği anlamına gelmesi çok daha sarsıcıdır. Bu yüzden aynadan çok, aynanın söylediklerinden korkar.
Kendimize anlattığımız hikâyeler bizi bir süre koruyabilir. Yaralarımızı açıklayabilir. Hatalarımızı hafifletebilir. Hatta bazı geceler daha rahat uyumamızı sağlayabilir. Ama gerçek, insan zihninden daha sabırlıdır. Görmezden gelinen şey ortadan kaybolmaz. Adı değiştirilen şey dönüşmez. Üzeri örtülen şey yok olmaz.
Asıl trajedi, insanın karanlık bir yanı olması değildir. Karanlığını hiç görmeden yaşayabilmesidir.
Hatıralarını yeniden düzenleyebilir. Kendisini savunan gerekçeler üretebilir. Vicdanını kendi lehine konuşan bir avukata dönüştürebilir. Ama bütün bunların altında aynı soru sessizce beklemeye devam eder:
“Ya ben sandığım kişi değilsem?”
Vicdanın asıl görevi insanı rahatlatmak değildir. Zaman zaman kişinin kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozabilmektir. Bazı gerçekler can yakar. Ama en çok yaralayan şey çoğu zaman gerçeğin kendisi değil, o gerçeğin kim olduğunu düşündüğü kişiyle uyuşmamasıdır.
Olgunlaşmak, kusursuz olduğunu düşünmekten değil; kendi karanlığına bakabilmesine rağmen onun tarafından yönetilmemeyi öğrenmekten geçer.