İstanbul’un sonbaharı takvimle gelmez. Önce akşamın ışığı değişmeye başlar… Sonra eğer vapurun güvertesindeyseniz omuzlarınıza belli belirsiz bir serinlik dokunur.
Boğaz’ın mavisi koyulaşır, Beyoğlu’nda akşamları yürümek ihtiyaç haline gelir.
Yaz boyunca bedenimize yapışan şehir, eylül ortasında nihayet geri çekilmeye, bize yer açmaya başlar.
Bu haftanın sanat gündemine baktığımda tam da bu kavram kendini kuvvetle hissettiriyor; yer açmak.
Sanatın işi bize her zaman büyük hakikatler söylemek değildir. Bazen gelir ve hayatla aramızdaki bağı biraz gevşetir. Görmeyi, hatırlamayı, yas tutmayı, şaşırmayı, hatta birkaç saatliğine kendimizle vedalaşmayı kolaylaştırır.
Bu hafta İstanbul’da bütün bunları yapabileceğimiz, güzel etkinlikler var.
Bu akşam, yani 13 Eylül, haftaya Dolapdere’de Arter’de başlanabilir. Filistinli ney sanatçısı Faris İshaq’ın ‘JASAD‘ konseri var. Kelime Arapçada beden anlamına geliyor. Ney ustası İshaq, çalgısını yalnızca enstrüman değil, nefesle bedeni birbirine bağlayan kadim bir araç olarak ele alıyor.
Sanatçının yeni albüm turnesinin ilk durağı olarak İstanbul’u seçmesi de son derece anlamlı…
Yanınıza bir tutam sessizlik alarak bu konsere gitmekte yarar var.
İstanbul gibi sürekli bağıran bir şehirde nefesi dinlemek, aynı zamanda kendi bedenine teslim olmak gibi…
Eylülün bu ince sızılı günleri, Emirgan’da bizi başka bir sürprizle karşılıyor.

Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki (SSM) ‘Yoko Ono; İçses ve İçyapı’ sergisi… Yoko Ono’yu sadece John Lennon’ın hikayesinin bir yan karakteri gibi tanımlamayanlar açısından, heyecan verici bir çalışma toplamı… Sergi Ono’nun 70 yılı aşkın üretiminden 67 özel yapıtı performansdan yerleştirmeye, filmden izleyicinin de katıldığı çalışmalara kadar geniş bir alanda bir araya getiriyor.
Bu sergide insan, sanat eserinin ille de tamamlanması gerekmediğini söyleyen, radikal bir kadınla karşılaşıyor. Bazen sanatçı yalnızca bir öneri bırakır; geri kalanını izleyenin zihni, eli, bedeni tamamlar.

Bir şeyi hayal edin.
Bir şeyi onarın.
Bir yabancıya bakın.
Barışı düşünün.
Sevgiyi düşünün.
Bu kadar.
Ono’nun bazı işleri ilk bakışta neredeyse çocukça basit görünebilir. Sonra fark edersiniz ki o basitlik bilinçli; sanat ile hayat arasındaki ağır kapıyı yerinden söküyor.
Sabancı’nın bahçesine çıktığınızda Boğaz’a birkaç dakika bakın. Birlikte gezdiğiniz arkadaşınızla hemen sergiden bahsetmeyin. Çünkü kimi sergiler insana bilgi ekler; kimileri içeride zaten var olan bir sesi biraz yükseltir. Yoko Ono ikinci gruptan.
Ve belki sanatın ikinci kolaylaştırıcılığı budur; insanın kendisini duymasına yardım etmek.
Biliyorum “O kadar boş vaktimiz mi var” diyeceksiniz ama…
Hadi haftanın bir başka günü de Tophane’ye İstanbul Modern’e inin.

Yeni açılan bir koleksiyon sergisi sizi bekliyor. ‘Aynı Mavinin Altında’; 1940’lardan günümüze Türkiye modern ve çağdaş sanatını, 2000 sonrası uluslararası üretimlerle yan yana getiriyor; kimlik, kent, göç, doğa ve hafıza gibi temalar etrafında farklı kuşakların birbirine nasıl seslendiğini gösteriyor.
Sergideki bütün isimleri hatırlamaya filan çalışmayın.
Koleksiyon sergilerinin bir tehlikesi vardır. İnsan müzeye değil, sanat tarihi sınavına giriyormuş gibi davranır.
Boşverin!
Kim daha çok biliyor, kim daha entelektüel oyununu başkası oynasın.
İstanbul’da yaşayan herkesin mavisi aynı değildir. Çocukken gördüğünüz denizin mavisi başka, birini beklediğiniz vapur iskelesinin mavisi başka, terk edildiğiniz akşamın Boğaz mavisi bambaşkadır.
Sanat bazen tam burada devreye girer; söyleyemediğimiz ama hatırladığımız her duyguya, bir renk ödünç verir.
Şimdi bu sergiler bir soru getirecek hayatınıza: Doğu mu Batı mı, gelenek mi modern mi, soyut mu figüratif mi?
Belki sanatta da hayatta da mesele taraf seçmek değildir.
Bazen mesele sentez yapabilecek kadar özgürleşmek olabilir.
“Sen ne yapacaksın bu hafta” diye sorabilirsiniz.
Ben ayrı bir şehirde, biraz Klasik Türk Sanat Müziği’yle bir araya geleceğim.
Bu kadar ciddi mesele varken dünyada…
Haklısınız!
Sanat bazen her problemi çözmez. Ama taşıyabileceğimiz başka bir forma dönüştürür. Bazen bir cumartesi öğleden sonra, dünyaya dün baktığınızdan bir santim farklı bakmanız yeterlidir.
Sonbahar zaten biraz da bunun mevsimi değil mi? Yazın gürültüsünden geriye çekilip kendimize yeniden yaklaşmanın.
İstanbul da eylül de bunu bilir.
Havasını inceltir. Işığını yumuşatır. Akşamlarını geri verir. Bize düşense belki yalnızca kapıdan içeri girmek. Gerisini sanat kolaylaştırır.