Paşalar geldi, her şeyin huzur ve güvende olacağını bağırmaya başladı meydanlarda. Sonradan ressam olduğu iddia edilen adam meydanlara çıkıp ayetlerden, surelerden, kutsal kişilerin hayatlarından örnekler vererek, demokrasiyi korumaya ve güçlendirmeye çalıştığını iddia etti netekim.
Her şey bir yana ‘bizim çocuklar kazandı ya da bizim çocuklar iş başında’ gibi bir açıklaması olmamış mıydı CIA Türkiye şefi Paul Henze raporunu ABD Başkanı Jimmy Carter’a verirken? Zırvalamaya ve zorlamaya gerek yok ‘bizim çocuklar’ derken darbeden sorumlu generalleri kasettiklerini artık biliyoruz ama ne yazık ki, 12 Eylül faşist darbesinin Amerika güdümündeki generaller tarafından uluslararası sermayeye armağan edilmek üzere tasarlanıp hayata geçirildiğine ikna olmuyoruz.
Edebiyatımızda nicedir Mart ve Eylül sözcükleri belirli bir tarihe zimmetlidir. Mart derken 12 Mart 1971, Eylül derken 12 Eylül 1980 söz konusu edilir.
Martlar ve Eylüller geçer şiirimizde. Gel haberi nerden verek, o kadar yaygın bir izlektir ki bu ayların adı cuntanın adıyla anılır.
Ahmet Telli, ‘Gülüşün Eklenir Kimliğime’ şiirinde bahseder Eylülden,
Her gece yeniden bir talan başlar
acı ses olur, ses deli bir yağmur
eski bir eylüle gireriz böylece
İmha Edilen 39 Ton Gazete, Yasaklanan 937 Sinema, Yakılan 13 Bin 607 Kitap
Yüzbinlerce yayına el konuldu. 39 ton gazete, dergi ve kitap imha edildi. Bilim ve Sosyalizm Yayınlarına ait 13 bin 607 kitap yakılarak imha edildi. 937 sinema filmi sakıncalı bulunarak yasaklandı. İdamlar başladı ve yüzlerce kişiye idam cezası verildi. İçlerinde Erdal Eren de olmak üzere onlarca insan idam edildi.
İşkencede yüzlerce kişinin öldürüldüğü bilgisi de şimdilerde ulaşılabilecek açık kaynaklarda yer alıyor.
Bu sayıların ne olursa olsun gerçeği yansıtacak kadar objektif olduğunu asla düşünmüyorum. İdam edilen insaların dışında verilen her rakamın yanlış ve eksik olduğuna eminim.
İlgili kurum söz konusu 937 sinema filminin kaçı zaman içinde gösterime girdi, kaçı yakılıp yok edildi, kaçı hakkında hiç fikrimiz yok hakkında açıklama yapar belki? Belki!
Bilmediğimiz şey şu, 937 sayısının dışında kalan, ne olduğuna, bu rakama nasıl ulaşıldığına aklımızın asla ermediği yerde daha kaç sinema filmi gün yüzüne çıkmadan kaybolup gitti? Ortada dolaşan bir rakam var ve biz bu rakamın ne kadar gerçek olduğunu bilmiyoruz bile. Mesele 12 Eylül olunca, Türkiye’nin çalışma hayatını 24 Ocak kararlarıyla burjuvaziye peşkeş çeken paşalar da söz konusu oluyor elbette.
Değil mi ki memleketimizde bir gelenektir depremde kaç insan öldüğünü resmen bilemeyiz, işsizlik oranları açıklanır komik buluruz, enflasyon açıklanır cebimizde ekmek alacak durum yoktur. Allah devlete zeval vermesin, bilmek istemediğimiz her ayrıntıda rakamları kendi gerçeğine göre yeniden kurgular.
Ne yazık ki bunda kimsenin bir şaşkınlık ünlemiyle kötülüğe alışmadığını da iddia ediyoruz artık.
12 Eylül sabahı neredeydiniz?
Maltepe Kitap Fuarı’nda uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımla görüştüm. Evvela dolmuş kornasından yaşanmaz halde olan caddeyi trafiğe kapalı ve kitapla dolu görünce ister istemez heyecanlanıyor insan.
Karşılaştığım yazar ve şairlere sordum, 12 Eylül sabahı neredeydiniz, darbeyi nasıl öğrendiniz, ilk tepkiniz ne oldu ve o gün ne yaptınız?
Elbette farklı şehirlerde ve farklı nedenlerle bu soruya herkes farklı yanıtlar verdi ama neredeyse hepsi aynı şeyleri anlattı. En büyük sorunların başında evdeki kitaplar geliyor. Kitaptan, kitaplıktan bu kadar nefret eden, korkan, geleceğini kitaplar üzerinden tehlikede gören bir memleket olabilir mi anlamak zor gerçekten.
Ortak ve en önemli özellik Hasan Mutlucan türküleri. ‘Yine de şahlanıyor’, diye radyodan duyan herkes zaten darbe olduğunu anlıyor. Hasan Mutlucan gibi cuntanın gelmesini heyecanla bekleyenlerin kazandığı zamanlarda onun sesini duyan herkesin darbe olduğuna uyanması kaçınılmaz gerçeklerden biri.
En ilginci Mahmut Temizyürek’in başından geçenlerdi, Çankırı cezaevine arkadaşını ziyarete giderken yolda öğrenmiş darbenin olduğunu. Ne tuhaf, görüşçü olarak gittiği cezaevinden tutsak olarak çıkmadan dönüp evine gitmek, o günün şartlarında büyük mesele.
Mavi gömleğiyle eski Ankaralı şairle karşılaşıyoruz ve o anlatıyor;
Darbeden bir gece önce arkadaşlarıyla sakin bir Eylül geçirmek düşüyle bir araya gelen arkadaşım sabah kalkıp emek almaya giderken, burnuna uzatılan namludan bahsediyor. Ellerini açıp “Dur! Napıyorsun!” diye bağırıyor asker, aynı şekilde cevap veriyor “Dur, noldu” Sokaktan evine kovuluyor. “Evine git ve radyoyu aç!”

Bir diğer şair işe gitmek üzere çıkıyor evden. Ne olabilir ki, otobüs durağına kadar yürüyüp işe gidecek alt tarafı ama bilmediği bir sakinlik var sokaklarda. Çantasında Kültür Bakanlığı imzalı bir dergi, Fena Halde Leman ve Şeker Portakalı. Aramalar, aç çantanı bakalımlar, yürü git evinde radyo dinle, darbe oldu tehditleri…
Mustafa Köz bütün bu örnekler içinde yaşananları açıklayabilecek bir ayrıntıda. Kitapları toplanıp saklı bir yere gömülüyor. Elbette o yerin adını yazıp kimsenin işini kolaylaştırmayacağım, elbette kitaplarını gömen kişilerden de bahsetmeyeceğim. Acı olan yanı şu ki, yıllarca kaçak gezip hayatta kalmaya çalışan insanların çoğu, cuntadan kaçmış olsa bile, Mustafa Köz gibi kitaplarını kurtaramamış zamanın kıyımından.
İstatistikler diyor ya bilmem kaç ton kitap imha edildi… Onun bilmem kaç ton fazlası bir yerlere gömüldü, banyo sobalarında yakıldı, kalorifer kazanlarına atıldı, yıllar sonra gömüldüğü yerden çıkan kitapların bir tanesi bile okunabilir durumda değildi. Alın şimdi bu gerçeği istatistiğin gücüyle tekrar sınayın.

Özgün E. Bulut, lisede öğrenci olduğu halde Almanya’daki işçi babasını ziyarete gittiği sabah uyandı cuntanın darbesine. Neyseki memlekette değildi, sınıf ve okul arkadaşları, mahalleden ablaları ve abileri tutuklanıp götürüldü. Özgün o günlerde memlekette ve evinde olmadığı için tutuklanmayan şanslı insalardan biri olarak kayıtlara geçmedi.

Aydın Çubukçu’ya mesaj yazıp sorduğumda aldığım yanıtlar da ilginçti. Deniz Gezmiş’in taaa ilkokuldan sınıf arkadaşı ve THKO militanı Çubukçu darbeyi cezaevinde karşılayanlardan biri. 1991’de çıktığında Türkiye’nin kesintisiz en uzun hapis yatan insanı olarak tarihe geçmişti, 18 yıl, altı ay, on gün yatmış içeride ya da benim aklımda kalanıyla bu kadar. Şöyle yazmış Çubukçu:
“12 Eylül’ü Niğde Kapalı Cezaevi’nde sabaha karşı hala uyanık bazı arkadaşları radyo dinlerken öğrenip kapılara vurmalarıyla karşıladım. Ülkenin birçok yerinde zaten sıkıyönetim vardı. Ama hala siyasi partiler açık ve kaçak göçek de olsa devrimci gazeteler yayımlanıyordu. O günden sonra teorik faşizmin yerine pratik faşizmin ne olduğunu yaşamaya başladık.
Niğde Cezavi’ne 12 Eylül biraz gecikerek girdi ve yukarıdan aşağı indi. Önce bütün personelin, gardiyanların ve müdürlerin bıyıkları ve sakalları kesildi, bize ve kitaplarımıza dokunulmadı çünkü devrimcilerin cezaevindeki ağırlığı ve mücadele gücü onların bilgisi dahilindeydi. Çareyi cezaevini dağıtmakta buldular. Ben yeni rejimin çıplak yüzünü Malatya E Tipi Cezaevi’nde müşehade hücrelerinde gördüm. Demek ki rejim kendini aşama aşama ve uygun bulduğu anlarda inşa ediyordu. Her yerde aynı anda aynı uygulama görülmedi ve bu ülke çapında da böyle oldu.”

Arayıp soracaktım ama gerek kalmadı, Orhan Alkaya zaten X hesabında o geceyi şöyle yazmış:
“Omzuma dikkatli bir el dokundu, fırlayarak uyandım. Babamın mektep öncesi ilk uyandırmasıydı. Darbe oldu dedi, ihtilal demedi. Ev temiz mi, dedi. Temiz, dedim. Bu evden bir tek kitap çıkmayacak kütüphane bende, dedi. Saat dört sularıydı.”

…
Bense çocuk aklımla olan bitene anlam vermeye çalışıyordum. Evde herkes tedirgindi, ama özellikle babam fena halde gergindi. Akrabalar arasında mekik dokuyordum. Şimdilik herkes uzaktaydı. Şimdilik kimse nezarette değildi. Sonradan altın anahtarlıkla kasabaya dönüp öğle yemeğini devletle yiyen devrimciler henüz peyda olmamıştı.
Aradan 11 yıl bir gün geçmişti ki, yaşadığım evin kapısı çalındı. Annem açtı kapıyı…