“Güzel günler göreceğiz çocuklar”, demişti şiirinde Nâzım Hikmet ve “Motorları maviliklere süreceğiz” diye devam etmişti.
Olduk olmadık zamanlarda, aklına gelen herkes bu ya da benzer dizeleri paylaşarak zamana mim koymaya çalıştığı gibi, kendince neden ve gelecek planı oluşturmaya da çalıştı.
Birdenbire olmadı her şey, zaten başından beri böyleydi, nereden başlattığına bağlı; İttihat ve Terakki’den başlatan da var, Osmanlı’nın bilmem hangi döneminden alıp bugüne bağlayan da. Bir devlet geleneği olarak edinilmiş böl-parçala-yönet meselesi dünden bugüne olmuş bitmiş değil.
Adına kayyım, kayyum, butlan, mutlak butlan denilen kimseler de güzel günler göreceğimizi ve motorları maviliklere süreceğimizi müjdeliyor bize. Ekmek için bilmem kimi aday gösterdiklerinde de yüzümüze baka baka şiir okumuş ve bize yalan söylemişlerdi, şimdi de gür sesleriyle aynı dizelere davet ediyorlar bizi.
Gidecek yeri olmayana sabah ve sokaklar sahip çıkar, bunu biliyor artık ötekiler.
Yenilmekten başka dil bilmeyenlerin seçimle geldikleri koltuktan seçimle kalkmaları yetmemiş olacak ki, atanmak için olmadık yalanların peşinde sürüklenmekten ve masum insanların suçlu olduğunu dile getirmekten, hatta bunu prensip edinmekten çekinmediler.
İkinci savaş dönemi Türkiye’sinde yaşıyor olsaydık Hitler yanlısı olmadığımız, Nazi Almanyası’nı desteklemediğimiz için başımıza ne gelirdi kim bilir.
O zaman şiirleri yasak değil miydi Nâzım’ın? O zaman ‘kökü dışarıda’ bir şair olarak memleketin huzur ve güveni için tehlike arz etmiyor muydu?

Gazetelere mahlasla yazdığı gibi dergilere de mahlasla yazdı Nâzım. Neden sonra YÖN dergisinde şiirleri yayımlanmaya başladı.
YÖN dergisi her sayısında bir Nâzım şiiri yayımlıyordu neredeyse. Çetin Altan’ın kapak yapıldığı 5 Mart 1965 tarihli YÖN’ün 101. sayısının 15. sayfasında ‘Ölülere dair’ adlı şiiri vardı. Aynı sayıda Prof. Dr. Muammer Aksoy’un ‘Sosyal adalet ilkesi karşısında iftira silahı’ başlıklı yazısı ayrıca okumaya değer. Biraz daha geri gidelim, 4 Aralık 1964, sayı 88, sayfa 15, ‘Masalların masalı’ şiiri: “Su başında durmuşuz/ Çınarla ben/ Suda suretimiz çıkıyor/ Çınarla benim/ Suyun şavkı vuruyor bize çınarla bana.”
Ne güzel bir şiirdir o, su başında duranlar, çınar, şair, kedi ve ömrümüz.
YÖN dergisi, 16 Temmuz 1965, sayı 120, sayfa gene 15. Selâhattin Hilav, ‘Nâzım Hikmet Üzerine Notlar Temiz Türkçe Denemesi’ başlıklı bir yazı yazmış. Hemen yanında Nâzım’ın ‘Balkon’ şiiri. Varna’da bir otelin balkonundan bakıyor ve şöyle diyor şiirin sonunda: “Varna’da bu yaz günü/ çok hasta, çok muhacir şair için bile, bütün büyük lâflardan uzak/ bir bahtiyarlık – Yaşamak…”
Olmuştur, olur. Nâzım’ın şiirleri dergilerde, kendi dilinde ve kendi adıyla yayımlanmaya başladığında memleket gündeminde tedirginlik de peyda oldu. Korkmak demek istiyorum ama Kılıçdaroğlu’nun tekrar başa geçtiğini manşetine taşıyan ‘muhalif’ gazetelerin yaptığı gibi yapıp, korkanları haklı çıkarmak istemiyorum.
Bir yanda ‘vatan haini’ diyenler, bir yanda şiirlerinden dünyaya uzanan tertemiz Türkçesiyle memleketinde Nâzım Hikmet şiirleri. Elden ele çoğaltılıp gizlice okunan şiirlerin artık dergi sayfalarında görünüyor ve okunuyor olması mutluluk yarattığı kadar tedirginlik de yarattı. Herkes Selâhattin Hilav ya da Muammer Aksoy değil ki elini taşın altına koysun; düşünce ve ifade özgürlüğü için ses versin. Hele ‘kökü dışarıda’ ve ‘vatan hainliğine devam eden’ bir şair için neden oluştursun…

Fethi Naci rahatsızlığın farkında olmakla birlikte bundan rahatsızdır aynı zamanda. YÖN’de bir yazı kaleme alır: Yazının başlığı ‘Nazım Hikmet Tedirginliği’dir. Daha yazıya başlar başlamaz “Tedirginlik yalnız gerici çevrelerde değil; kimi şairlerimiz, yazarlarımızda da bir Nâzım Hikmet tedirginliği var” diyor Fethi Naci.
O akşam da Kulis Bar’da toplandılar. Selâhattin Hilav, Edip Cansever, Fethi Naci, Nuri Akay dem masasındadır.

Ahmet Oktay o müthiş Gizli Çekmece kitabında Beyoğlu’nu bakın nasıl böyle tarif ediyor:
“İstiklal Caddesi, henüz bankaların, birahanelerin, lahmacun salonlarının işgaline uğramamıştı. Küçük Amerikanlaşıyorduk beş altı yıldır ve kimse, toplumsal ve kültürel değerlerin erozyona uğrayacağını, siyasal patlamalar olacağını, gencecik insanların öldürüleceğini ve öleceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu. Beyoğlu tıpkı bugünkü gibi Babil Kulesi’ydi. Ama daha az taşralıydı: Dükkânlardan ‘Caddei Kebir’e canhıraş şarkılar yansımıyor, yağ kokuları insanın burnunun direğini kırmıyordu.”
Kulis Bar’a uzun ve geniş masa kurmak için değil daha çok akşama doğru gidilir, yemek sonrası iki tek atılır, gecenin ilk adımları için kanat hareketleri yapılırdı. Atlas Sineması’nın bitişiğinde, Küçük Sahne’nin girişinde aydınlık, ferah ve bir o kadar da temiz bir yerdi Kulis.
Fethi Naci’nin tedirginlik veren yazısı yayımlandıktan sonra masada Selâhattin Hilav, Edip Cansever, Fethi Naci, Nuri Akay olduğu halde sohbet sürmektedir. Edip Cansever, Nâzım Hikmet’in “vasat bir şair” olduğunu iddia eder ve ortama bir meteor düşmüş gibi olur, Kulis’teki masa sessizleşir.

Fethi Naci, ki yazısında göndermelerde bulunduğu arkadaşı Edip Cansever’e “Nâzım vasat şairse sen de cüce şairsin” diye karşılık veriyor; iki dost o geceden, o cümlelerden sonra iki yıl dargın kalıyor.
Neruda’nın postacısı “Şiir ihtiyacı olanındır” dememiş miydi? Son zamanlarda biri diğerine cüce diyor, ahlaksız diyor, haram paradan bahsediyor, arınmaktan dem vuruyor, arkasından hançerlendiğini iddia ediyor falan filan… Kim ciddiye alıyor bu şasesi müphem adamları, mutfak masasındaki makamlarından dünyaya seslenme cesareti ve cüretini nereden buluyorlar bilmiyorum. Ama gerek duyduklarında şaire cüce diyorlar, gerek duyduklarında motorları maviliklere sürmekten bahsediyorlar.
Biz de sabah kalkıp hangi güne hangi haberden başlayacağımızın anksiyetesiyle cebelleşiyoruz. Piro sen motorları maviliklere süreceksen mutfağından başla, bizi de oralara davet eder gibi yapmaktan vazgeç. Zaten kaç kişiyiz ki? Birbirimizi kandırmayalım artık. Neyse ne… Ya da yav he he…