Anadolu'daki isyan 19 Mayıs 1919'da mı başladı?

Bugün, 19 Mayıs haftası vesilesiyle bir tarihçi ve kitabından söz etmek, bir yaklaşımı hatırlatmak istiyorum.

Tarihçi Ahmet Kuyaş’ın, ‘Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923)’ başlıklı kitabı, 2024’te Kırmızı Kedi’den yayınlandı.

Ahmet Kuyaş hoca, yararlandığım, kafa karıştıran akademisyenlerden biri.

Ahmet Kuyaş

Türkiye’de tarihi olay ve figürler her zaman tartışma konusuydu. Teknolojinin ilerlemesi, sosyal medyanın sağladığı imkanlar vs. tarih hakkında konuşmanın ve konuşmacıların hem niteliğini hem biçimini dönüştürdü.

Öncelikle, her türlü malumat kırıntısı hızla yayılır oldu. Örneğin, son zamanlarda yeniden popülerleşen Doğan Avcıoğlu analizleri 1960’larda bu denli geniş kitlelere hitap ediyor muydu? O günlerde YÖN’de çıkan bir yazı için YÖN okumak gerekirdi, oysa bugün 1960’larda yazılmış bir makaleyi ‘çok takipçili’ birinin ‘paylaşması’ ve ‘dolaşım’a sokması, birkaç milyon yurttaşın ‘şans eseri’ o düşünceyle karşılaşmasına, o fikri ‘tıklaması’na neden oluyor. “Karşılaşıyor da ne oluyor?” yersiz bir soru olmaz kuşkusuz. Bilmiyorum ne olduğunu, muhtemelen yüzeyselliği pekiştiriyor, belki yararı da vardır, bunların ölçülebilir olup olmadığından kuşkuluyum, ancak yerli yersiz malumat çılgınlığından kuşku yok.

Demek ki yıllardır, okunabilen ve seyredilebilen hemen her mecrada tarih konuşmanın bir nedeni, yeni iletişim teknolojilerinin marifetli yönü olabilir. Ancak bu, şekli ve yoğunluğu belirleyen bir olgu olsa gerek. Konuşma ve tartışma hevesinin ise daha ‘tarihi’ ve ‘akademik’ nedenleri var.

Bana kalırsa nedenlerden biri, Cumhuriyet’in bir imparatorluk bakiyesi oluşu. Teokratik niteliği ağır basan ve çeşitli milletleri içeren bir imparatorluğun dağılma aşamasında, modern, ‘üniter’ bir ‘ulus devlet’ doğmuş olması. Yeni devlet, bir yandan, o güne dek alışılagelmiş olanın değişmesi, dönüşmesi, terk edilmesiydi; diğer yandan her değişim, dönüşüm ve terk ediş, ‘yıkılan’ın içinde filizlenmiş değişim dinamiklerince gerçekleştiriliyordu. Bir başka söyleyişle, nasıl ki 1789’da dikilen fide olmasaydı Avrupa’yı altüst eden 1848 devrimleri mümkün olmayabilirdi, II Mahmut’la başlayan Osmanlı-Türk modernleşmesi olmasaydı, hadi daha yakına gelelim, II. Meşrutiyet’le birlikte hakimiyet-i milliye (meclis üstünlüğü) ilkesi benimsenmesiydi, herhalde Cumhuriyet’i kuran ‘fikir’ ve ‘kadro’ da o haliyle olmayacaktı. Yeni devleti kuranlar ve güttükleri ideoloji gökten zembille inmedi, bir birikimin ürünüydü. O birikimin ‘kolaylaştırıcı’ ve ‘zorlaştırıcı’ mirasıyla yapıldı her şey.

100 yıllık gencecik bir Cumhuriyet’te bugün hâlâ ‘kuruluş’ tartışması gözlenmesi ve yurttaşın bu tartışmada ‘bölünme’sinden daha doğal ne olabilir? Bakalım 1960’ların tartışmalarına; gerek soldan ve sağdan yazanlar ve gerekse Bayar gibi siyasetçiler, düşünce/tezini Osmanlı-Cumhuriyet çözümlemesi, kurtuluş ve kuruluş yılları değerlendirmesi üzerine inşa eder. 20’nci yüzyılın ilk çeyreği, hâlâ pek çok tarih okumasında farklı açılardan referans alınır.

Kabul edilebilir olmayan ise söz konusu ayrılıkların toplumu kamplara ayıran ve giderek gerilime neden olan bir araca dönüşmüş olması. Her tarihsel olgu ve kişinin, kültür kavgasında son derece yüzeysel semboller haline getirilmesi. İngiltere’de 17’nci yüzyılın Cromwell’inin, 16’ncı yüzyılın VIII. Henry’sinin, Fransa’da Jakobenlerin, ABD’de kurucu babaların yapıp ettikleri bugün konuşulur, yayınlar yapılır; ancak bildiğim kadarıyla İngiltere’de siyasetçiler yüzlerce yıl önceki figürler üzerinden siyaset yapıp da seçmeni bu yolla bir arada tutmaya çalışmıyor. Altı kez evlenen ve iki karısını öldürten Kral Henry’yle ilgili 2026’da şaka yapan bir İngiliz komedyenin gözaltına alındığını, özür diletildiğini ve hakkında dava açıldığını, yargılandığını, hayal edebilir misiniz? Edemezsiniz. İşte tarih üzerine konuşmak-tartışmak ile tarihi tımarhanelik etmek arasındaki fark bu.

Ahmet Kuyaş’ın ve benzer düşünüp yazan akademisyen ve araştırmacıların, milli eğitim tornasının çoluk çocuğun düşünmesini/sorgulamasını olabildiğince engelleme çabasına karşı direnmede pay sahibi olduğunu düşünüyorum. Yazılarını okurken Ahmet Kuyaş’a katılmadığım yerler olur, oldu (1921 Teşkilatı Esasiye hakkındaki yorumu gibi). Buna mukabil Kuyaş, her savını ciddiyetle ele alıp tutarlı biçimde savunuyor. Tarihsel olaylara olması gerektiği gibi, farklı açılardan ve belli bir mesafeden bakıyor. Örneğin, ‘Nutuk’u yalnızca metne bakarak değil, döneme damga vurmuş diğer isimlerin ‘anılar’ını emek ve özenle okuyup karşılaştırarak yorumlaması gibi (Sina Akşin de Mülkiye’de yıllarca ‘Nutuk okumaları’ adlı bir lisans üstü ders vermişti). Kuyaş’ın üslubu ve ayrıntıcılığı günümüzün ‘koştura koştura’ anlatma hastalığına uygun değil.

Belli bir mesafe’ demişken… Kuyaş’ın yazılarını okuduğumda tarihe ‘diğer göz’ olarak baktığı hissine kapılıyorum. Kastımı bir anıyla anlatayım: 2008’de Mülkiye’de II. Meşrutiyet’in 100’üncü Yılı sempozyumu yapılmıştı, kitap olarak da yayınlandı. Herhalde son oturumdu, hocalar karşılıklı oturup değerlendirme yaptı. Tarih hocamız Sina Akşin ile Herkül Millas’ın hoş bir diyaloğu kaldı aklımda. Sina hoca tarihe hangi mesafeden bakılması gerektiğine ilişkin hep başvurduğu meşhur ve matrak ‘Marilyn Monroe’ye bakmak’ örneğini yineledi: “Monroe’ya büyüteçle bakarsanız deri gözeneklerini görürsünüz, çok uzaktan bakarsanız da bir siluettir, güzelliğini fark edemezsiniz, bu nedenle belli bir mesafeden bakmak gerekir.” Herkül Millas arkadaşı Sina hocayı iyi tanıdığı için ve ona laf atmak niyetiyle şu yanıtı vermişti: “Bazen insan karşısındakine o kadar âşık olur ki hangi mesafeden bakarsa baksın gerçeği göremez, bu yüzden zaman zaman bir başka göze-bakışa gerek duyar.” İşte Kuyaş’ın tarihçiliği/yazıları bende bu hissi uyandırıyor.   

Book cover: 'Yüzüncü Yıl Notları (1918-1923)' by Ahmet Kuyas, with a sepia-toned crowd photograph in the background.

Bugün önerdiğim kitap 1918-23 arasına ilişkin. Biri hariç daha önce birkaç mecrada yayınlanmış çok sayıda kısa yazıdan oluşuyor. ‘Kars, Ardahan ve Batum’un Osmanlı İmparatorluğu’na tekrar katılması’ ve ‘V. Mehmet Reşat’la başlayan kitap ‘hilafetin kaldırılması’yla sona eriyor.

Ahmet Kuyaş’ın yazılarında sürekli altını çizdiği şey/uyarı; ‘erekselci’ tarih okumasından kaçınmak. Alınan yolun taşlarını, sonuca bakarak anlamlandırmaktan yani. Kuyaş çoğu yazısında, bu hataya düşmemenin önemini vurguluyor. Malum, tüm milli mücadeleyi, kaçınılmaz biçimde sonu Cumhuriyetle bitecek bir süreç olarak okumak yaygın bir tutum. Başkaca konularda olduğu gibi.

Kuşkusuz tarih ‘Olmasaydı da bu olsaydı’ diye okunmaz. Olana, olguya bakılır. Fakat erekselci yaklaşım, gidilen yoldaki diğer ihtimalleri ve ‘o esnada’ gerçekten olup biteni ihmal edip olup bitenin gerçek nedenlerini ve türlü gelişmeleri anlamayı güçleştiriyor. Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı’na ‘Anadolu Savaşı’ diyen Kuyaş’ın yaklaşımı, itirazları, olay-olgu ve kişilere başka türlü bakılmasını, tarihte rastlantıların, tercihlerin, zorunlulukların, koşulların değerinin daha iyi kavranmasını sağlıyor.

Örneğin, Sultan Vahdettin (VI. Mehmet) ‘kazara’ devlet başkanı olmuştur, çünkü V. Mehmet Reşat’ın veliahtı Vahdettin değil, kuzeni Yusuf İzzettin Bey’di. Yusuf İzzettin Bey Şubat 2016’da intihar edince, Vahdettin sultan olma fırsatını yakaladı. Bunun üzerine Vahdettin’den hazzetmeyen (yönetim zihniyeti bakımından II. Abdülhamid’e benzediği düşünülüyor ve haksız çıkmadılar) İttihatçılar, anayasa değişikliği yapıp ‘en büyük oğul’ esasını getirmek istedi, zira Mehmet Reşat’ın büyük oğlu şehzade Mehmet Ziyaettin Efendi eğitimli ve tercih edilen bir adaydı. Ancak İttihatçılar bu değişikliği yapamadan sultan yaşamını yitirdi ve Vahdettin Temmuz 1918’de tahta çıktı. (s.20 vd) Ve o Vahdettin, 21 Aralık 1918’de meclisi feshetti, seçim çağrısı yapmadı, 4 Ocak 1919’da ‘seçimlerin süresiz (barışa dek) ertelendiğini‘ ilan etti. Bir başka söyleyişle II. Meşrutiyet’e, yani ‘meclis üstünlüğüne’ son verdi. 7 Ekim 1919’da ise baskıya daha fazla dayanamayarak seçim çağrısı yaptı Vahdettin. Kuyaş bu çağrıyla III. Meşrutiyet’in (Sina hocanın Son Meşrutiyet dediği) başladığı kanısında.

Yinelemek gerekir, ‘O öyle olmasaydı, bu şöyle olsaydı’ diye okunmaz tarih; ancak bir II. Meşrutiyet (İttihatçı nefretiyle birleşen) karşıtının ‘kazara’ sultan oluşu ilginç bir tarihsel durum değil mi? Örneğin, İngiltere’de de devlet başkanı ile bakanlar birbirinden yine ayrılacaktı belki ama, parlamenter sistemin ana ilkelerinden ‘iki başlı yürütme organı’nın doğumunda, 18’inci yüzyılın başında İngilizce bilmeyen (Hannover Hanedanı) I. ve II. George’un kral oluşunun büyük payı vardı, çünkü konuşulanı anlamayan krallar bakanlarından ayrılma gereği hissetti. Bugün başbakan diye bilinen makam da bu ayrılığın ürünü. Bir zorunluluktan değil, tesadüften söz ediyoruz.

Çok örnek var verilecek, ancak daha fazla uzatmadan başlıktaki soruya geleyim…

Millî Mücadele 19 Mayıs 1919’da mı başladı?

Yaygın kanı ve okullarda öğretilen budur. 19 Mayıs’ta başladı ve bu başlangıç Cumhuriyet’e yazgılıydı.

Ahmet Kuyaş’a göre başlangıç 19 Mayıs değil ve her ne kadar Mustafa Kemal Paşa baştan itibaren cumhuriyetçi olsa da (ki bu biliniyordu), Cumhuriyet’e varış bir ‘siyaset’in sonucuydu. Diğerinin erekselci bir kabul olduğu kanısında. Böyle düşünmekte yalnız değil kuşkusuz.

Sözün özü, mücadele içinde yer alan herkes cumhuriyetçi olmadığı gibi, Cumhuriyet’e giden yol, pragmatist siyaset, karşıtlarla çekişme, iç mücadele, ikna çabaları ve pazu gösterme taşlarıyla döşenmişti. Anadolu’da bir savaş örgütleyenler, amacı, hem 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda, hem aynı yılın eylülünde kabul edilen Nisabı Müzakere Kanunu’nda, hem de Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat- Esasiye Kanunu’nun bu kanuna atıf yapan ek maddesinde belirlemiştir. Buna göre hedef, ‘hilafet, saltanat, vatan ve millet kurtulana dek…’ toplantı halinde kalmaktır. 1922 sonunda saltanatın, 1924 ilkbaharında hilafetin kaldırılması, yola çıkarken ‘ilan edilen’ ve aylarca ‘ısrar edilen’ hedefin içeriğini değiştirmiyor. Kuyaş’ın, erekselci yorumları eleştirirken dikkat çektiği durumlara bir örnek bu.

Kuyaş’a göre Anadolu’daki isyan 19 Mayıs 1919’da başlamadı, İstanbul’la ipler adım adım koptu, başkente iletilen talepler kabul görmedi, pazarlıklar yapıldı, sonuçsuz kaldı, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kabul edilse de 16 Mart’taki işgalle konu kapandı! Nitekim Mustafa Kemal Paşa 25 Eylül 1920 tarihli meclis konuşmasında Vahdettin hakkında ‘hain’ sıfatını kullandı.

Ahmet Kuyaş’tan bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Kabul etmek gerekir ki, ‘Kurtuluş Savaşı’ adı verilen ve gayet saçma bir biçimde hemen 19 Mayıs’tan itibaren başlatılan süreç, 1908’den beri devam etmekte olan devrim sürecinin, yani milli hakimiyet ilkesini savunanlarla bu ilkeye karşı olanlar arasındaki mücadelenin üstünü örtecek biçimde kullanılmış, ‘Millî Mücadele’nin aynı zamanda milli hakimiyet için de yapılan bir iç mücadele olduğunu toplumun iyi anlamasına engel olmuştur.” (70)

Burada önemli olan, Millî Mücadele’yi 19 Mayıs’la başlatıp başlatmamak (bana kalırsa başlatmanın da makul nedenleri olabilir) değil yalnızca. Kuyaş’ın ‘erekselci’ yordam karşıtlığıyla anlatmak istediği gerçek şu: Bu yönde yapılan okuma ve yerleşen ezberler, son derece karmaşık tarihsel süreçlerin ve asıl mücadelenin ne üzerine olduğunun anlaşılmasını güçleştiriyor. Ahmet Kuyaş’ın sakin, nesnel, özenli, mesafeli ve anlamaya çalışan üslubu ‘meraklısı’ için çok yararlı.