Tahammülümüz neden azaldı?
T

Eskiden kolayca geçip gittiğimiz şeyler artık içimize batıyor. Uzayan bir telefon konuşması, peş peşe gelen mesajlar, aynı hikâyenin yeniden anlatılması, yan masadan yükselen ses… Hiçbiri tek başına büyük değil. Buna rağmen içimizde çoktan gerilmiş bir tele dokunuyor ve o tanıdık cümle geliyor: “Kimseyi çekemiyorum.” İlk bakışta değişen çevremizdeki insanlar gibi görünür. Oysa eksilen, çoğu kez tahammül değil; başkasına ayırabilecek ruhsal kapasitedir.

Bu eksilmeyi genellikle tek bir olaya bağlarız. Bir tartışma, zor bir gün, kırıcı bir söz… Oysa ruhsal kapasite büyük kırılmalarla değil, sessizce biriken küçük kayıplarla daralır. Bizi tüketen, geride iz bırakan bu küçük eksilmelerin toplamıdır. Bunları yaşandıkları anda fark etmeyiz; etkilerini ancak tahammülümüz azaldığında görürüz.

Fotoğraf: Alexandra Fuller / Unsplash

Zihnin mesaisi

Yorgunluğu yalnızca çalışma saatleriyle açıklamak kolaydır. Asıl yorucu olan, günün zihinde hiç tamamlanamamasıdır. Bir toplantı bitmeden ötekine hazırlanır, dinlenirken cevap vermediğimiz mesajları düşünür, bir konuşmanın ortasında ertesi günün sorumluluklarını taşımaya başlarız. Beden bulunduğu yerde kalır; dikkat ise durmadan yer değiştirir. Gün biter, zihnin hareketi sürer.

Bu yüzden küçük bir talep bile beklenmedik ölçüde ağır gelebilir. Yakın birinin sıradan sorusu yeni bir sorumluluk gibi duyulur. Telefon çaldığında yalnızca sesi değil, henüz başlamamış konuşmanın ağırlığını da hissederiz. Verdiğimiz tepki o ana aittir; ama beslendiği yer çoğu zaman başka zamanlar ve başka ilişkilerdir. Kırıldığımız anı hatırlarız; oraya gelene kadar üst üste nelerin eklendiğini ise kolay kolay göremeyiz.

Gloria Mark’ın dikkat üzerine çalışmaları, sürekli bölünen zihnin yalnızca odağını kaybetmediğini, her dönüşte yeniden enerji harcadığını gösteriyor. Bu geçişlerin her biri görünmeyen bir aşınma yaratıyor. Gün içinde dikkatimiz defalarca bölündükçe zihnimiz yalnızca yorulmuyor; başkalarına ayırabileceğimiz ruhsal alan da daralıyor.

Ne var ki zihni tüketen tek şey dikkatin bölünmesi değildir. Aynı tempoda yaşayan iki kişiden biri akşam dostlarıyla uzun uzun konuşabilecek gücü bulurken, diğeri sessiz bir odada tek başına kalmak isteyebilir. Bazılarımız farkına varmadan yalnızca kendi hayatını değil, çevresindekilerin duygularını da yüklenir. Günün ağırlığı hepimizi yorabilir; başkalarının yükünü üstlenmek ise zamanla bir ilişki kurma biçimine dönüşür. Ağırlık artık yalnızca zihinde değildir; ilişkilere de yerleşmeye başlar.

Zihnin yükü ilişkilere taşındığında, yorgunluğun biçimi de değişir.

Taşıyan taraf

Herkes aynı nedenle yorulmaz. Kimi yaptığı işten tükenir, kimi ise yıllardır fark etmeden üstlendiği rolden. Herkesin derdini dinleyen, huzuru kollayan, kırılanı onaran, kimseye yük olmamak için kendi ihtiyacını sessizce erteleyenler bunu çoğu zaman fedakârlık olarak bile görmez. Çünkü bir noktadan sonra rol, kişiliğin önüne geçer. Yardım etmeyi seçtiklerini düşünürler; oysa artık seçim yapmıyorlardır. Kendilerini o rolün dışında tanımlamakta zorlanırlar.

Bu düzen çoğu zaman çocuklukta öğrenilir. Evde söylenmeyeni anlamaya çalışan, gerginliği önceden sezen, kendi duygularına yer açılmadığı için başkalarının duygularını düzenlemeye yönelen çocuk, yetişkin olduğunda da benzer ilişkiler kurar. Donald Winnicott’ın işaret ettiği gibi çocuk önce taşınır; sonra dünyanın yükünü üstlenmeyi öğrenir. Bu deneyim eksik kaldığında birçok kişi, başkalarına omuz olmayı sevmenin tek biçimi sanır. Yakınlık ile sorumluluk birbirine karışır. Ardından sevildiği için taşıdığını değil, taşıdığı için sevildiğini düşünmeye başlayabilir.

Kimse bir sabah ansızın tükenmez; aynı yerde yıllarca durmanın sonucunda aşınır. Sürekli anlayan biri, bir gün aynı hikâyeyi yeniden dinlemek istemediğinde kendini bencil hissedebilir. Oysa değişen vicdanı değil, gücüdür. Dinlenmeden yük taşıyan bir omuz, en hafif dokunuşu bile ağır hissetmeye başlar.

Üstelik hiçbir ilişki tek kişinin omzunda kurulmaz. Birinin sürekli taşıdığı yerde, diğeri de fark etmeden buna alışır. Bir tarafın fedakârlığı, ötekinin doğal kabul ettiği düzene dönüşür. Böylece iki kişi arasındaki karşılaşmanın yerini değişmeyen bir görev paylaşımı alır. Yakınlık sandığımız şey bazen yalnızca bozulmayan bir dengedir. O denge sarsıldığında birbirimizi kim olduğumuz için mi, yoksa üstlendiğimiz rol için mi yanımızda tuttuğumuz görünür hâle gelir.

İşlevin tuzağı

Üstelik bazı roller yalnızca bizi yormaz; kurduğumuz ilişkilerin dengesini de sessizce belirlemeye başlar.

Bir ilişkinin gerçek dengesi, zor zamanlarda değil; yükün uzun süre aynı omuzda kalıp kalmadığında anlaşılır. Hastalık olur, yas olur, zor dönemler olur; kimi zaman biri taşır, diğeri taşınır. Sağlıklı ilişkiler bunu kaldırabilir. Sorun, bu dengenin hiç değişmemesidir. Aynı kişi sürekli dinler, toparlar, anlar. Karşılaşma, fark edilmeden bir görev paylaşımına dönüşür. Bir taraf hafiflerken diğeri ağırlaşır. Yakınlık sürüyor gibi görünür; oysa sürdürülen çoğu zaman ilişkinin kendisinden çok bu görev dağılımıdır.

Bu düzeni yalnızca bireysel tercihlerle açıklamak eksik kalır. İçinde yaşadığımız kültür de ilişkileri giderek fayda üzerinden okumaya yatkın hâle getiriyor. “Bana ne hissettiriyor?” sorusunun yerini yavaş yavaş “Bana ne sağlıyor?” sorusu alıyor. Bizi motive eden, dinleyen, çözüm üreten, iyi hissettiren kişiler çevremizde daha fazla yer buluyor. İhtiyaç merkeze yerleştikçe karşımızdaki kişi, ayrı bir dünyadan çok yerine getirdiği işleve indirgeniyor.

Nitekim Erich Fromm, ‘Sahip Olmak ya da Olmak’ta insanın yalnızca nesnelerle değil, başkalarıyla kurduğu bağı da sahip olma mantığının belirleyebileceğini söyler. Bu bakış gündelik ilişkilere sızdığında biri ‘iyi dinleyen arkadaş’, diğeri ‘her işi çözen eş’, bir başkası ise ‘hep destek olan kardeş‘ olur. Roller görünür kalır; kişiler geri çekilir. Kim olduklarından çok, ne işe yaradıkları önem kazanmaya başlar.

Uzun süre işlevimiz üzerinden değer gördüğümüzde kendimizi de aynı ölçüyle değerlendirmeye başlarız. Faydalı oldukça sevileceğimize, güçlü kaldıkça vazgeçilmez olacağımıza inanırız. Başkalarının ölçüsü zamanla kendi iç sesimize dönüşür. Değerli olmanın koşulunu durmadan kendimizi kanıtlamakta ararız.

Görünmek ve olmak

Rol üzerinden değer görmeye alıştığımızda bu ölçü ilişkilerle sınırlı kalmaz. Fark edilmekle değer görmek, görünür olmakla var olmak birbirine karışır. Görünür olmak, sessizce değerli olmanın koşullarından birine dönüşür.

Başarı gösterilir, mutluluk sergilenir, kırılganlık bile dikkatle seçilmiş bir dile çevrilir. Guy Debord, ‘Gösteri Toplumu‘nda yaşanan deneyimin giderek temsilin gerisine düştüğünü yazmıştı. Bugün birçok karşılaşma, iki kişinin değil; özenle kurulmuş iki kimliğin buluşmasına benziyor.

Samimiyetin kaybı her zaman yalanla başlamaz; daha sessiz ilerler. Bilmediğini söylemek yerine fikir yürütmek, kırıldığını dile getirmek yerine güçlü görünmek, sıradan olanı paylaşmak yerine etkileyici olanı seçmek… Bir süre sonra yaşadığımız hayatı anlatmaktan çok, anlatılabilir bir hayat kurmaya başlarız. Sonunda kurgu, maskeye dönüşür.

Performans alkış toplayabilir, hayranlık uyandırabilir; hatta sosyal avantaj da sağlayabilir. Ama bunun bir bedeli vardır. Söylenecek sözün, verilecek tepkinin ve gösterilecek duygunun kurduğumuz kimlikle uyumlu olması gerekir. Bir noktadan sonra yaşamaktan çok kendimizi yönetmeye başlarız. Eksilen yalnızca doğallık değildir; düşüncelerimiz de aynı savunmanın sınırları içinde şekillenmeye başlar.

Zamanla savunduğumuz fikirler de bu maskenin bir parçasına dönüşebilir.

Kesinliğin konforu

Bir düşünceyi savunmakla ona sığınmak aynı şey değildir. Düşünceler dünyayı anlamamıza yardım eder. Kimliğimizin yerine geçtiklerinde ise gerçeği aramak için değil, kendimizi korumak için kullanılmaya başlarlar. Bu yüzden birçok tartışma yeni bir şey öğrenmekten çok, zaten inandığını onaylatmaya dönüşür. Sosyal psikolojinin uzun zamandır gösterdiği doğrulama yanlılığı da buna işaret eder: Zihin, inandığını güçlendiren kanıtları kolayca kabul eder; geri kalanını çoğu zaman sessizce dışarıda bırakır.

Bunun bedeli yalnızca zihinsel esnekliğin kaybı değildir. Merak da geri çekilmeye başlar. Soru sormanın yerini cevap vermek, anlamanın yerini ikna etmek alır. Karşımızdakini dinler gibi yaparken çoğu zaman yalnızca kendi sıramızın gelmesini bekleriz. Konuşmalar uzar; ama derinleşmez. Cümleler çoğalır; temas azalır.

Hayatımıza iz bırakanlar, çoğu zaman bizimle aynı fikirde olanlar değil; dünyaya başka bir yerden bakmayı öğretenlerdir. Hiçbir düşüncenin yerinden oynamadığı bir ortamda sohbet, iki zihin arasında kurulan bir karşılaşma olmaktan çıkar; yan yana ilerleyen iki monoloğa dönüşür.

Oysa yalnızca haklı çıkarak yaşanmaz. Zihnin de ruhun da şaşırmaya, etkilenmeye ve yerinden oynamaya ihtiyacı vardır. Bu karşılaşmalar seyrekleştikçe eksilen yalnızca iyi sohbetler değildir; iç dünyamızı besleyen kaynaklar da çekilmeye başlar. Geriye konuşacak çok şey kalır; ama gerçekten dönüştüren çok az karşılaşma.

İnsan yalnızca taşıdığı yükle değil, mahrum kaldığı temaslarla da tükenir.

Aç kalan taraf

Ruh yalnızca yük taşıdığı için yorulmaz. Uzun süre beslenecek bir şey bulamadığında da yorulur. İyi bir kitabın son sayfasını kapattığımızda ya da bizi gerçekten dinleyen biriyle masadan kalktığımızda hissettiğimiz canlılık boşuna değildir. Daha önce hiç düşünmediğimiz bir fikirle karşılaşmak da aynı etkiyi yaratır. Bunlar, iç dünyamızın genişlediği anlardır. Buna karşılık aynı yakınmaların, aynı ezberlerin ve yüzeyde dolaşan konuşmaların içinde kalmak, fark edilmesi güç bir yoksunluk yaratır. Dışarıdan bakıldığında hareket vardır; içeride ise giderek büyüyen bir sessizlik.

Hartmut Rosa’nın ‘rezonans‘ adını verdiği kavram bunu açıklar. Bir insanın, bir sanat eserinin ya da bir düşüncenin içimizde gerçekten yankı bulduğu anlar, yalnızca hoşumuza giden deneyimler değildir; dünyayla canlı bir bağ kurabildiğimiz anlardır. Rezonans kaybolduğunda iletişim sürer; ama temas seyrekleşir. Aynı masada oturur, aynı cümleleri duyar, birlikte güleriz. Yine de eve dönerken içimizde yeni hiçbir iz kalmadığını fark ederiz.

Edward Hopper’ın tablolarındaki yalnızlık, boş sokaklardan çok aynı mekânda bulunup birbirine ulaşamayan kişilerden doğar. Bugün de etrafımızda konuşacak çok kişi olabilir; fakat bize değen konuşmalar giderek azalır. Sayılar artar; derinlik eksilir.

Bu yüzden birçok kişi yeni insanlarla tanışmak istemediğini söyler. Oysa aradığı şey daha az ilişki değildir; tekrar etmeyen bir karşılaşma, merak uyandıran, iç dünyasını genişleten birkaç cümledir. Bazen “kimseyi çekemiyorum” dediğimizde aslında insanlardan değil, uzun zamandır içimizde yankı uyandırmayan karşılaşmalardan yorulmuşuzdur.

Çünkü ruhu en çok kalabalık değil, uzun süre hiçbir şeye gerçekten temas edememek tüketir. İnsan dünyayla bağını bir anda kaybetmez. O bağ, kendisini besleyen karşılaşmalar azaldıkça sessizce zayıflar. Tükenen yalnızca tahammülümüz değil; dünyayla yeniden bağ kurabilme gücümüzdür.