Çocukluğumuzdan itibaren bize hedef koymak öğretilir. İyi notlar alırsak, istediğimiz bölümü kazanırsak, iyi bir işe girersek ya da uzun zamandır hayalini kurduğumuz bir şeyi başarırsak mutlu olacağımız söylenir. Bu yüzden hayatın önemli bir kısmı bir sonraki hedefe doğru yürüyerek geçer. Bir sınava hazırlanırız, bir ev almak için yıllarca para biriktiririz, çocuklarımız için hayaller kurarız. Hedeflerin şekli değişir ama verdikleri vaat pek değişmez. Bir gün her şey biraz daha yerine oturacaktır.

Bu inanç bütünüyle yanlış değildir. Uzun zamandır beklenen bir haber geldiğinde, yıllarca emek verilen bir iş sonuçlandığında ya da büyük bir özlem sona erdiğinde hissedilen sevinç gerçektir. Yalnız bazen insanı şaşırtan başka bir şey olur. Ulaşılması gereken şeye ulaşılsa da, ulaşılmasa da, hatta görünürde hiçbir sorun yokken bile içimizde açıklaması zor bir eksiklik hissedebiliriz.
O eksiklik hissiyle ne yapacağımızı bilemeyiz. Kimi zaman yeni hedeflere yöneliriz, kimi zaman kendimizi daha yoğun çalışırken buluruz. Çünkü başımıza gelenleri yalnızca yaşamakla yetinmeyiz. Onları birbirine bağlamaya çalışırız. Tarif etmekte zorlandığımız duyguların kaynağı da çoğu zaman budur. Eksik olan şey her zaman yeni bir hedef değildir. Daha çok, yaşadıklarımızın nasıl bir bütünün parçası olduğunu görebilmektir.
Mutluluk aradığımızı düşünürüz. Oysa çoğu zaman peşinde olduğumuz şey, yaşadığımız hayatın bir yere oturduğunu hissedebilmektir.
Yerine oturmayan parça
Aynı olay iki farklı kişinin hayatında bambaşka izler bırakabilir. Bir ayrılık birini yıllarca geçmişe bağlarken, başka biri için yeni bir başlangıca dönüşebilir. Bir başarı birinin yönünü değiştirirken, başka biri için kısa süreli bir sevinç olarak kalabilir. Başımıza gelenler kadar, onlara verdiğimiz anlamlar da kim olduğumuzu şekillendirir.
Bu nedenle binlerce yıldır yalnızca şehirler ve teknolojiler üretmiyoruz. Hikâyeler de kuruyoruz. Efsaneler anlatıyor, romanlar yazıyor, şarkılar söylüyoruz. Dağınık duran deneyimleri birbirine bağlamaya çalışıyoruz. Yaşadıklarımız olup bitenlerden ibaret kalmıyor; zamanla onlara bir anlam veriyoruz.
Örneğin, bir ilişkinin bitişi, iki kişinin ayrılmasından daha büyük bir şeye dönüşebilir. Yıllar sonra hatırlanan şey çoğu zaman ayrılık cümlesi değildir. Bir kahve fincanı, gidilmeyen bir tatil ya da artık daha az çalan bir telefon olabilir. Hafıza olayları depolamaz yalnızca; onları yeniden düzenler. Bazı ayrıntıları büyütür, bazılarını siler, bazılarını yıllar sonra yeniden yazar.
Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı sorulara geliriz. Yaşadığım şey neyi değiştirdi? Bu kaybın, bu sevincin, bu karşılaşmanın benim hikâyemdeki yeri ne? Ben bütün bunların neresindeyim?
Bu soruların peşinden gitmemizin nedeni yalnızca merak değildir. İnsan yaşadığı hayatın rastgele olduğuna inanmak istemez. Kendisini bir yere yerleştirmek ister. Yaşadıklarının bir anlamı olduğuna inanmak ister. Bir yandan kendi hikâyesinin benzersiz olduğunu hissetmek, öte yandan daha büyük bir insanlık hikâyesinin parçası olduğunu bilmek ister.
Bazen bu sorulara cevap verebiliriz. Bazen de veremeyiz. Yaşadıklarımızı bir hikâyenin içine yerleştiremediğimiz dönemler olur. Geriye bıraktığı acıyı biliriz ama ne anlama geldiğini bilmeyiz. Bir boşluk hissederiz ama eksik olan şeyi tarif edemeyiz. Gündelik hayat devam eder. Yine de içeride bir şey yerli yerine oturmamış gibidir.
İşte o zamanlarda insanın aklı çoğu zaman geleceğe gider. Henüz gelmemiş bir zamana. Sanki bir gün bir şey olacak ve bütün parçalar anlam kazanacakmış gibi.
Beklemek
Samuel Beckett’in ‘Godot’yu Beklerken’ oyununda iki karakter bütün oyun boyunca birini bekler. Godot’nun kim olduğunu tam olarak bilmeyiz. Gelip gelmeyeceğini de. Oyunun merkezinde büyük olaylar yoktur. Bekleyiş vardır. Bir şey gerçekleştiğinde her şeyin değişeceğine dair inanç vardır.
Bu nedenle oyunun yarattığı duygu tanıdık gelir. Birçoğumuz hayatımızın önemli bir kısmını bekleyerek geçiririz. Sanki bir gün bir şey olacak ve hayat asıl o zaman başlayacakmış gibi. Üniversite bitince, bir işe girince, zor bir dönem geçince, bir ilişki başlayınca ya da bitince…Beklenen şeyin adı değişir ama duygu pek değişmez. Görünmeyen bir eşik vardır ve onu geçtiğimizde her şeyin açıklık kazanacağını düşünürüz.
Bu bekleyişin altında yalnızca umut yoktur. Bir anlam arayışı da vardır. Beklediğimiz şey çoğu zaman yeni bir olay değildir. Yaşadığımız hayatın nihayet yerine oturacağı hissidir. Geçmişte yaşadıklarımızın, bugün yaptıklarımızın ve geleceğe dair beklentilerimizin aynı hikâyenin parçaları olduğunu görebilme arzusudur.
Oysa çoğu zaman olan başka bir şeydir. Beklenen gelir ya da gelmez. Zaman ilerler. Fakat insanın kendisiyle ilgili soruları yerinde kalır. Bizi meşgul eden şey yalnızca neyi beklediğimiz değildir. Beklediğimiz şey gerçekleştiğinde neyin değişeceğini tam olarak bilmeyişimizdir.
Bazı sorular cevap bulur. Bazıları uzun süre isimsiz kalır. Ne olduklarını biliriz ama adlarını koyamayız. İşte tam bu noktada sanat devreye girer. İnsanın anlam arayışında ona eşlik eder.
Yankı
Peki sanat bu arayışın neresinde duruyor?
Bir tabloya bakmak, bir roman okumak ya da bir müzik parçasını tekrar tekrar dinlemek ilk bakışta hayatın zorunlu ihtiyaçları arasında görünmez. Açlığı gidermez. Bir sorunu çözmez. Buna rağmen insanlar binlerce yıldır hikâyeler anlatıyor, resimler yapıyor, şarkılar yazıyor. Bunun nedeni sanatın cevaplar sunması değil. Yaşadığımız şeylerle aramızdaki ilişkiyi görünür hale getirmesi.
Edward Hopper’ın ‘Nighthawks‘ adlı tablosunda gece yarısı açık bir kafede oturan birkaç kişi görürüz. Aynı mekândadırlar ama birlikte değillerdir. Kimse konuşmaz. Büyük bir olay yaşanmaz. İlk bakışta sıradan görünen bu sahne birçok kişide açıklaması zor bir duygu uyandırır. Hopper yalnızlığı anlatmaz. Yalnızlığın hissedildiği alanı açar.
Kalabalık bir akşam yemeğinden döndükten sonra hissedilen boşluk, telefon kapandıktan sonra odada kalan sessizlik ya da görünürde her şey yolundayken içeriye çöken huzursuzluk gibi duygular vardır. Yaşanırken nettirler ama anlatılmaya çalışıldıklarında bulanıklaşırlar. İnsan ne hissettiğini bilir; yalnız onu anlatacak dili bulamaz. Sanat bazen tam o noktaya yaklaşır. Duyguya bir isim vermese bile ona bir biçim verir.
Bu yüzden bazı kitaplara yıllar sonra yeniden döneriz. Bazı filmleri farklı yaşlarda yeniden izleriz. Değişen eser değildir. Değişen, ona bakan kişidir. Daha önce dikkat edilmeyen bir cümle bir gün insanın tam kalbine dokunabilir. Aynı eser yerinde durur; değişen ona yaklaşan hayatlardır.
Hopper’ın tablosuna bakan herkes aynı yalnızlığı görmez. Kimi için yalnızlık, kimi için yabancılık, kimi için özlemdir. Sanat eserleri yalnızca kendi hikâyelerini taşımaz. Onlara bakan insanların hikâyeleriyle de tamamlanırlar.
İçerideki manzara
Yalnız insanın bütün deneyimleri hikâye halinde yaşanmaz. Bazı duyguların belirli bir başlangıcı ve sonu yoktur. Bir özlemin yüzü olmayabilir. Bir kaygının tek bir nedeni olmayabilir. Bazen ne hissettiğimizi biliriz ama onu anlatacak hikâyeyi bulamayız.
Bu nedenle sanat tarihi boyunca bazı sanatçılar dış dünyayı anlatmaya çalışırken, bazıları iç dünyamızın manzaralarına yaklaşmaya çalıştı. Bazı sanatçılar bir yüzü, bir sokağı ya da bir odayı resmetti. Bazıları ise sisleri, boş yolları ve düşleri. Çünkü bazı duyguların bir hikayesi vardır. Bazıları ise hikayeye dönüşmeden de varlığını sürdürür.
Rüyalarımız buna iyi bir örnektir. Korku çoğu zaman korku olarak görünmez. Bir çıkış bulamayız. Bir treni kaçırırız. Açılmayan kapılarla karşılaşırız. İç dünyamız her zaman cümlelerle konuşmaz. Kimi zaman imgelerle ve sembollerle konuşur. Sanatın bazı eserleri de tam bu nedenle etkileyicidir. Bize yeni bir şey anlattıkları için değil, uzun zamandır içimizde duran ama adını koyamadığımız bir şeyi görünür hale getirdikleri için.
İnsanın anlam arayışı yalnızca kendi içine dönmekten ibaret değildir. Bir süre sonra başkalarının hikâyelerine de uğrar. Çünkü kendimizi anlamaya çalışırken çoğu zaman başka insanların hayatlarında kendi izlerimizi ararız.
Başkalarının hikâyeleri
Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza‘ romanı bu yüzden yalnızca bir suç hikâyesi değildir. Romanın merkezinde cinayet kadar kibir, korku, vicdan ve insanın kendini kandırma kapasitesi de vardır. Okur sayfalar ilerledikçe yalnızca bir karakteri izlemez. Kendi zihninden de parçalarla karşılaşır.
Romanın gücü yalnızca Raskolnikov’un ne yaptığında değil, bunu kendisine nasıl açıkladığında da yatar. İnsan zihni bazen en ağır gerçeklerle yüzleşmektense onları yeniden yorumlamayı tercih eder. Bu nedenle Dostoyevski yalnızca bir karakter anlatmaz. İnsanın kendisini kandırma kapasitesini de anlatır.
Bir roman karakterinde, bir şiirde ya da bir film sahnesinde kendimizden bir şey bulduğumuzda kendi hikâyemizin tek hikâye olmadığını fark ederiz. Bizden önce yaşamış insanların da korktuğunu, özlediğini, kaybettiğini ve yeniden ayağa kalktığını görürüz. Bu fark ediş acıyı ortadan kaldırmaz. Yalnızlığın biçimini değiştirir.
İnsan bazen ilk kez o anda yaşadığı şeyin yalnızca kendisine ait olmadığını hisseder. Başkasının hikâyesinde kendisine ait bir iz bulur. Bir romanın, bir şiirin ya da bir filmin etkisi de çoğu zaman burada saklıdır. Bizi kendimizden uzaklaştırırken yeniden kendimize yaklaştırmasında.
Bazı eserler yıllar geçse de bizimle kalır. Çünkü yalnızca bir hikâye anlatmazlar; kendimizi o hikâyenin içinde bulmamıza izin verirler.
Soruların kaybolmadığı yer
Bir müzede dolaşırken bazı insanların bir tablonun önünde uzun süre durduğunu görürüz. Çoğu zaman bunun nedenini kendileri de açıklayamaz. Ressamın hayatını bilmiyor olabilirler. Tablo hakkında hiçbir şey okumamış olabilirler. Yine de gitmezler. Bir şey onları orada tutar.
Bir romanın son sayfasını kapattığımızda ya da yıllardır dinlemediğimiz bir şarkıyı yeniden açtığımızda elimizde yeni bilgiler olmayabilir. Yalnız bazen içimizdeki dağınık parçalar biraz daha yerli yerine oturur.
Sanat bize hayatın anlamını söylemez.
Kimi zaman bir kaybın, bir özlemin ya da uzun zamandır taşıdığımız bir duygunun kendi hikâyemizdeki yerini biraz daha net görebilmemizi sağlar.
İçimizde dolaşan duyguların ve kendimize anlattığımız hikâyelerin görünmeyen bağlarla birbirine tutunduğunu hissedebilmek için.
Ve bütün bunların, hayat dediğimiz daha büyük anlatının bir parçası olduğunu görebilmek için.