Son yıllarda yetişkinliğe ait neredeyse her güçlük aynı adrese gönderiliyor. Yanlış kişilere bağlanmak, başarıya rağmen yetersiz hissetmek, terk edilmekten korkmak, sınır koyamamak, sürekli onay aramak… Dosya açılıyor, sayfa sayfa geriye gidiliyor ve çocukluk bulunuyor. Yetişkinlikte yaşanan birçok güçlüğün kökeni gerçekten de çocuklukta aranabilir; çünkü ilk yıllar ruhsal yapının temel taşlarının oluşmasında önemli rol oynar. Ancak geçmişi anlamaya çalışmakla bugünkü yaşamın hükmünü bütünüyle ona teslim etmek arasındaki çizgi silindiğinde mesele değişir.

Böyle durumlarda çocukluk giderek bir açıklama olmaktan çıkıp nihai karara dönüşür. Bugünkü seçimlerimiz özgür irademizden bağımsızmış gibi görünmeye başlar. İlişkilerimiz eski yaraların değişmeyen tekrarı, kişiliğimiz aile evinde tamamlanmış gibi anlatılır. Böyle bir bakış yaşadıklarımızın nedenini açıklarken rahatlatıcı da olabilir; “Demek ki bütün bunların bir sebebi var” diye düşündürebilir. Fakat aynı düşünce, insanı geçmişi durmadan çözümlemeye çekebileceği gibi yaralarının da mahkûmu hâline getirebilir.
Oysa çocukluk bir mahkeme kararı değil, ilk tutanaktır. Güvene, yakınlığa, kayba ve değere ilişkin ilk hükümler orada verilir; ama sonradan karşımıza çıkacak bütün delilleri peşinen geçersiz kılmaz. İlk yıllar dünyayı anlamlandırma biçimimizi etkiler; bazı deneyimlere daha kolay, bazılarına daha zor yaklaşmamıza neden olur. Yine de yaşamın geri kalanına tek başına hükmetmez.
İlk çizgiler
Çocuk dünyaya yalnızca bakmaz; gördüklerinden bir düzen kurmaya çalışır. Ağladığında biri geliyor mu, hata yaptığında sevgi geri çekiliyor mu, evdeki sessizlik dinlenmenin mi yoksa yaklaşan öfkenin mi habercisi? Bunları kavramlarla düşünemez; ama bedenine ve ilişki kurma biçimine kaydeder. Kendisi hakkında ‘fazla geliyorum’, başkaları hakkında ‘onlara güvenilmez’, yakınlık hakkında ise ‘bedeli vardır‘ gibi sonuçlara varabilir.
Bu sonuçlar zamanla bir iç haritaya dönüşür. Yetişkin olduğumuzda yeni ilişkilere yalnız bugünkü ihtiyaçlarımızla girmeyiz; eski yön işaretleri de bizimle gelir. Karşı tarafın kısa süren suskunluğu yaklaşan bir terk ediliş gibi okunabilir; küçük bir eleştiri bütün benliğe yönelmiş bir saldırı gibi hissedilebilir. Çocukluğun gücü de buradadır. Kader olduğu için değil, dünyayı yorumlarken ilk sözü söylemeye eğilimli olduğu için.
Ne var ki harita, arazi değildir. Aynı evde büyüyen iki çocuk birbirinden bütünüyle farklı haritalar çizebilir. Belirleyici olan yalnız evde yaşananlar değil, onların her çocuğun iç dünyasında kazandığı anlamdır.
Aynı ev
Çocukluk gerçekten kader olsaydı, aynı evde büyüyen kardeşlerin birbirine çok benzemesi gerekirdi. Aynı anne babayla büyüyen çocuklardan biri en küçük eleştiride içine kapanırken, diğeri hayatı daha büyük bir rahatlıkla karşılayabilir. Tek bir aile hikâyesinden bambaşka karakterler çıkar. Demek ki yaşanan olayla geride bıraktığı ruhsal iz arasında doğrusal bir ilişki yoktur.
Bunun nedeni anne babaların çocuklarına her zaman aynı biçimde davranmaması kadar, her çocuğun yaşadığını farklı bir zihinsel ve duygusal düzenekle karşılamasıdır. Kimi belirsizliği daha yoğun hisseder, kimi güven veren tek bir ilişkiyi daha kolay içselleştirir. Aynı söz biri için geçici bir hayal kırıklığı olarak kalırken, diğeri için kimliğin merkezine yerleşen sessiz bir hükme dönüşebilir. Belirleyici olan yaşanan olaydan çok, onun içeride kazandığı anlamdır.
Üstelik geçmiş sandığımız kadar sabit değildir. Bellek yaşananları kilitli bir kasada saklamaz; her hatırlayışta onları yeniden kurar. Frederic Bartlett, neredeyse bir asır önce belleğin geçmişi olduğu gibi geri çağırmadığını, onu bugünkü zihinsel çerçeveler içinde yeniden yapılandırdığını göstermişti. Bu nedenle çocukluk yalnız yaşanmış bir dönem değil, yetişkin zihninin yıllar boyunca yeniden kurduğu canlı bir anlatıdır.
Fakat farklılığı yaratan yalnızca belleğin yeniden kurucu niteliği değildir. Aynı olayın geride bıraktığı ruhsal izin büyüklüğü de herkes için aynı değildir.
İz
Bir hayatı belirleyen yalnız yaşananlar olsaydı, benzer çocukluklar benzer yetişkinlikler üretirdi. Klinik deneyim bunun tersine sayısız örnek sunar. Ağır ihmal yaşamış biri güvenli ilişkiler kurabilir; görece korunaklı bir çocukluk geçirmiş biri ise en küçük reddedilişte dağılabilir. İnsan zihni yaşadıklarını matematiksel bir kesinlikle işlemez.
Travmayı yalnız olayın büyüklüğü üzerinden açıklamak, bir depremin etkisini yalnız Richter ölçeğine bakarak değerlendirmeye benzer. Aynı büyüklükteki sarsıntı farklı zeminlerde aynı sonucu doğurmaz. Ruh da böyledir. İlk tepkiyle geride kalan iz aynı şey değildir.
George Bonanno’nun çalışmaları, ağır kayıpların ardından tek bir psikolojik gidişat olmadığını gösteriyor. Geride kalacak izin nasıl biçimleneceğinde, sonradan kurulabilen ilişkiler ve ulaşılabilen destek kaynakları da önemli rol oynuyor.
Bu nedenle travma yalnız başımıza gelen değildir; başımıza gelenle yıllar boyunca kurduğumuz ilişkinin de adıdır. Bazı yaralar kapanmaz; ama bütün yaşamı kaplayacak kadar büyümeleri kaçınılmaz değildir.
Esneme payı
Tam da burada iki yanılgıya düşmeye yatkınız. İlki, çocukluğun her şeyi belirlediğine inanmak. İkincisi ise ruhsal olarak daha dayanıklı olanın her koşulda ayağa kalkacağını sanmak. Ruh bu iki uç arasında işler. İyileşme ne yalnız iradenin ne de yalnız geçmişin eseridir. Hareket alanı, ikisinin arasında kalan esneme payında doğar.
Ann Masten psikolojik sağlamlığı ‘ordinary magic‘, yani sıradan bir mucize olarak tanımlarken, iyileşmeyi kahramanlık hikâyelerinden çıkarıyordu. Yaşamı değiştiren çoğu zaman olağanüstü bir dönüm noktası değildir. Güven veren tek bir ilişki, gerçekten dinlenildiğini hissettiren bir konuşma ya da ait hissedilen bir topluluk… Ruhsal değişim çoğu kez bu sıradan temasların içinde başlar.
Psikolojik sağlamlığı zırha benzetmek yanıltıcıdır. Ruh daha çok yaşlı ağaçlara benzer. Sert dallar ilk fırtınada kırılır; esneyebilenler ayakta kalır. Sağlamlık, acıyı hissetmemek değil, acının bütün benliği yönetmesine izin vermemektir.
Daralan alan
Bu esneme payını genişleten ya da daraltan yalnız kişinin iç kaynakları değildir; yaşadığı koşullar da en az onlar kadar belirleyicidir.
Birçoğumuz değişimi bireysel iradenin meselesi sanırız. “Geçmişini geride bırak”, “Artık büyüdün”, “İstersen değişirsin” gibi cümleler cesaret verici görünür. Oysa uzun süreli ihmal, şiddet ya da kronik yoksunluk yaşamış biri için bunlar, taşıdığı ruhsal yükü görmezden gelme riski taşır. Geçmiş yalnız anıları değil; bedenin tehdit algısını, güven duygusunu ve ilişki kurma biçimini de şekillendirir.
Üstelik hiçbir ruh boşlukta yaşamaz. Sürekli belirsizlik içinde yaşayan, geleceğini planlayamayan ya da hukuka güvenmeyen toplumlarda psikolojik yük yalnız bireyin omzunda taşınmaz. Maurice Halbwachs’ın kolektif bellek kavramı, geçmişi bile bütünüyle kişisel bir yerden hatırlamadığımızı; anılarımızın toplumsal çerçeveler içinde biçimlendiğini gösterir. İçinde yaşadığımız çağ, yalnız geçmişe verdiğimiz anlamı değil, gelecekte mümkün gördüklerimizi de etkiler.
Yine de bu tablo hareket alanının bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Hepimiz aynı yerden başlamayız; ama başlangıç noktası varacağımız yeri belirlemez. Güven veren tek bir ilişki, yıllardır tartışılmaz sandığımız bir inancı sessizce gevşetebilir. Değişim çoğu zaman büyük kararlarla değil, eski sonuca götüren yolu her seferinde biraz daha az seçerek gerçekleşir.
Çünkü insan yalnız yaşadıklarıyla değil, yaşadıklarına verdiği anlamla da yaşar. Bir süre sonra dış dünyanın sınırları kadar, kendimiz hakkında kurduğumuz hikâyeler de hareket alanımızı belirlemeye başlar.
Bu hikâyeler zamanla yalnız geçmişi anlatmaz; kim olduğumuza dair inancımızı da kurar.
Hikâyenin sahibi
Geçmişi açıklamak için kurduğumuz hikâye zamanla kimliğin kendisine dönüşebilir. “Ben zaten böyleyim”, “Bizim evde sevgi yoktu”, “Bana bunu yaptılar”; başlangıçta yaşananı anlamlandırmaya yarayan bu cümleler, fark edilmeden hayatın geri kalanını açıklayan tek dile dönüşebilir. Açıklama, yavaş yavaş kimliğin yerini alır.
Psikolog Dan McAdams, kimliğimizin yalnız yaşadıklarımızdan değil, yaşadıklarımız hakkında kurduğumuz anlatıdan da oluştuğunu söyler. Aynı geçmiş, farklı anlatılar içinde bambaşka ruhsal gelecekler doğurabilir. Geçmişini yalnız kayıplar üzerinden anlatan biriyle, aynı geçmiş içinde hayatta kalmış yanlarına da yer açabilen biri aynı ruhsal ağırlığı taşımaz. Olay değişmez; değişen, onun yaşamın geri kalanındaki yeridir.
Aynı düşünceyi edebiyat uzun zamandır başka bir dille anlatır. Jane Eyre, sevgisiz ve aşağılayıcı bir çocukluk geçirir. Romanın gücü, bu geçmişi inkâr etmesinde değil, onun tarafından bütünüyle yutulmamasındadır. Charlotte Brontë’nin ilgisini çeken şey acının kendisi değildir; insanın onunla kurduğu ilişkinin kader olup olmayacağıdır.
Terapi odasında da gündelik yaşamda da amaç geçmişi silmek değildir. Silinemeyecek olanı silmeye çalışmak yalnız yeni bir hayal kırıklığı üretir. Asıl mesele, çocukluğun bugünkü yaşamı açıklayan tek dil olmaktan çıkabilmesidir. Bir hikâyeyi tekrar tekrar anlatmak, onun çözüldüğü anlamına gelmez; bazen yalnız daha akıcı anlatılmasını sağlar. İyileşme ise çoğu zaman anlatının değişmeye başladığı yerde ortaya çıkar.
Bu nedenle çocukluğun etkisini inkâr etmek de, bütün yaşamı onun hükmüne bırakmak da aynı ölçüde çıkmazdır.
İlk söz, son söz
Çocukluğun etkisini inkâr ederek özgürleşemeyiz. Aynı şekilde bütün yaşamı onun verdiği karara bırakarak da. Biri geçmişi yok sayar, diğeri bugünü onun gölgesinde yaşamaya mahkûm eder. Ruh ne inkârla değişir ne de teslimiyetle. Hareket alanı, geçmişin varlığını kabul ederken bugüne de yer açabildiğimiz yerde başlar.
Çocukluk, dünyayı okumayı öğrendiğimiz ilk dildir. Yakınlığı, değeri, kaybetmeyi ve güveni önce onun kelimeleriyle anlamlandırırız. Bu yüzden yıllar sonra bile bazı korkuların sesi tanıdık gelir. Ama hiçbir dil konuşabileceğimiz son dil değildir. Yeni ilişkiler, kayıplar, hayal kırıklıkları, bazen de tek bir karşılaşma, yıllardır değişmez sandığımız anlamları sessizce dönüştürebilir.
Çocukluk bize ilk cümleyi verir. Yaşam ise onu doğrulamak için yazılmış uzun bir metin değildir. Geçmiş silinmez; ama yalnızca ilk sayfaları okuyarak kitabın sonunu bildiğimizi sanmak, insanın değişebilme kapasitesini küçümsemektir.