Ya ev de yoksa nasıl okutacağız çocuğu?
Y

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Alanımızın en parlak ve özgün akademisyenlerinden, hiç tanışmadığım ancak yazılarını ve istediği yaşamı sürmek için sergilediği cesareti hep hayranlıkla takip ettiğim meslektaşımız Öykü Didem Aydın’ın (kendi seçtiği isimle, Alexey Rûyan Aydın) benzersiz, değerli anısına…

Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan bir kanalda söyleşi yapmış ve sohbetin bir yerinde eğitimin önemini anlatabilmek için, ‘ev satma’ örneği vermiş. Bunun üzerine epeyce eleştirildi. Sosyal medya, sosyopatlara ve yalancılara da ferahça alan açan bir mecra olduğu için oradaki her yaygarayı ciddiye almak mümkün ve gerekli değil elbette. Ancak Babacan’ın o sözleri sarf ettiği videoyu seyredince birkaç satır yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü Babacan’ın, bir sınıfın-tabakanın-ideolojinin en doğal halini yansıtan hali ve konuşması, hem günümüz Türkiyesi hem Yeni Parti’nin asıl kulak vermesi gerekenin ne olduğuna dair bir şeyler içeriyor.

Malum, hepimiz toplumsallığımızın ürünüyüz. Bir bebek burada, diğer bebek Oslo’da dünyaya geliyor ve yıllar sonra hemen her konuda farklı düşünen ve davranan iki ayrı birey oluyorlar. Toplumsallaşma süreçlerindeki fark nedeniyle. Bu nedenle, örneğin Fransa’nın ezileni ve dışlananı, diyelim Türkiye’nin ezileni ve dışlananı, ya da Fas’ın ezileni ve dışlananı birbirine, her üç ülkenin varlıklısından ve hâkim olanından daha benzer, daha yakın hayatlar sürer. Kuşkusuz tek değildir ve olamaz da, ayrıca geçişkenlik de mümkündür, buna mukabil dahil olunan sınıf-tabakanın nitelikleri ‘insan’ üzerindeki en belirleyici etmenlerden.

Fotoğraf: Pexels

İnsan, sınıfının-tabakasının baskın ideolojisini doğallıkla yaşar. Ne demek bu? Bir işçi evden çıkarken, “Hadi ben patrona artı değer üretmeye, mümkün mertebe sömürülmeye gidiyorum, akşama görüşürüz” demediği gibi, sermayedar da her sabah aksini dillendirmez. Hepimiz bize sunulan içinde en doğal halimizle bulunurken, sürekli kendi koşullarımız hakkında düşünmeyiz. Zaten ‘örgütlenme’ adı verilen etkinliğin amacı da, kişilere ‘nerede’ olduklarını hatırlatmak değil mi? Söz konusu hatırlatma olmadan ‘başka bir yerde de olunabileceği’ bilinci nasıl verilebilir birine?

Ali Babacan’ın hali tavrı ve programda sarf ettiği sözler, Özalcılığın vücut bulmuş hali. Tarihin hiçbir ânında ve yerinde hakikaten ‘serbest’ olmamış piyasa ideolojisinin kutsallaştırılması hikâyesi, 1980’lerin başında “Satarız efendim, çok da iyi satarız” ile başladı ve “Çocuk iyi okul kazandığında gerekirse evinizi satın ve okutun” ile sürüyor.

Ali Babacan, Ankara’nın varlıklı bir ailesine mensup. Küçüklüğünde mağazada da çalıştırılmış, eğitimine önem verilmiş, aklı başında yetiştirilmiş biri. Şımartılmamış, diyelim. Sağlam ve parlak bir eğitim yaşamı var. Önce TED’den, sonrasında bir ‘devlet üniversitesi’ olan ODTÜ’den mezun vs. Söyleşide, ailelere “neyiniz var neyiniz yok, çocuğunuzun eğitimine harcayın” önerisini yaparken samimi ve iyi niyetli olduğundan kuşku duymuyorum, eğitimin değerini anlatmaya çalışıyor. Bir yerde, “İmkân varsa tabii” demek zorunda hissediyor ve orada da ‘zekât’ kurumu üzerinde duruyor.

Babacan, ‘sosyal devlet’, eğitimin ‘kamusal işlevi’, ‘respublica’nın anlamına vurgu yapmıyor, bu terminoloji aklına dahi gelmediğinden. Oysa ‘akıl edebilmesi’ için gerekli donanıma fazlasıyla sahip. Mesele, neyin temsilcisi olduğunuz ki, işte buna ‘ideoloji’ diyoruz. İyi niyetle, kötü niyetle, iyi ya da kötü bir insan olmakla ilgisi yok. Sınıfınızla, toplumsallaşma biçiminizle, koşullarınızla ilgisi var. Milyonlarca yurttaşın yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm edildiği bir ülkede Ali Babacan’ın böyle bir öneriyi bu denli soğukkanlılıkla yapabiliyor oluşu, onun insan ve toplum sevgisiyle değil, onun insana ve topluma yaklaşımıyla, bir başka ifadeyle, ideolojisiyle ilişkili.

Kamuculuk bile isteye, bir siyasetin gereğince küçümsendi, değersizleştirildi, kamucu siyaseti savunanlar uzun süre katrana bulandı, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Sonuç? Bir yanda, iyi ihtimalle köle ücretiyle çer çöp işlerin yaptırılacağı milyonlarca talihsiz; diğer yanda, hallice eğitim alabilen ve ilk fırsatta yurt dışına gitme hayali kuran bir avuç talihli genç insan. Ve yıllarını iktidar partisinde yönetici konumunda geçirmesine karşın ülkenin şu halinde payı olmadığını düşünen bir siyasetçinin, çocuğunu ‘iyi okulda’ okutmak isteyecek ailelere sunduğu trajik öneri.  

Umuyorum Yeni Partili olan ve olmayan siyasetçiler içinde, Ali Babacan ve benzerlerinin söylediklerini, ona yönelen tepkinin niteliğini, ahalinin neye ihtiyaç duyduğunu işiten, ciddiye alan ve doğru değerlendiren birileri vardır. Vardır var olmasına da, dileyelim ki, sayıları artsın, sesleri duyulur olsun.

Öneriler:

Tanıl Bora’nın ‘Yeni Parti ve Çayı Koyanlar’ başlıklı yazısı.   

Yunus Emre Erdölen’in, Hindistan’daki ‘hamamböcekleri’ konusu ile ilgili bilgilendirici yazısı.

VIA TV’de Alin Ozinian ile Soli Özel’in, yine (başka konular da var) Hindistan’daki gençlerin ‘hükümeti sarsan’ hamamböcekleri hareketi üzerine söyleşisi.