İkinci Yeni göze çarpıyor hemen ama ressamlar, eleştirmenler, fotoğraf sanatçıları, dergiciler, yazarlar da yer alıyor masada. Dünya Ölmeme Günü masası. Can Yücel, Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Tomris Uyar, Salim Şengil, Ömer Uluç, İsa Çelik, Dürnev Tunaseli, Behzat Ay, Muhteşem Sünter, Nezihe Meriç, Mehmetcan Köksal var masada. Kaynaklarda adı geçmemiş ama sol baştan ikinci, sigara içen kişi de Ahmet Oktay’ın ta kendisidir.
Herkes birbirine çok yakın, kimsenin bir gün sonrasını düşündüğü yok gibi. ‘Masa da masaymış ha‘ şiirinde olduğu gibi, Edip Cansever bile bitmek bilmeyen can sıkıntılarından uzakta; arkadaşları ve yarenleriyle bir arada olmaktan mutlu gibi.

Huzur ve güven apoleti
Askerî cunta sonrası. Kenan Evren bulduğu her mikrofonda apoletlerini parlatıp ‘huzur ve güven‘den bahsediyor. Memleket bir sıkıyönetim halinde. Hapishaneler dolu. Sendikalar, siyasi partiler, dernekler kapatılmış. Kitaplar toplatılmış. Yepyeni bir Takrir-i Sükûn dolaşıyor sokaklarda. Gencecik insanlar idam sehpasını tekmeliyor.
Encümen-i şuara bir araya gelmiş. “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin’’ dediği rivayet ediliyor sayın bay Cemal’in. Kimsenin acelesi yok. Herkes yerinde olmaktan mutlu. Karartılmış evleri devriyeler basarken, bir araya gelmiş olmanın kıymetini duyumsuyor insanlar.
Öyle değil midir; bir arada olmaktan mutluluk duyduğumuz insanlarla yan yana geldiğimizde, “bütün mümkünlerin kıyısında” bütün kötülüklerden uzak değil miyiz?
Bu da öyle bir gün işte. 26 Mart 1981, günlerden perşembe. Oturmuşlar Rumeli Hisarı’nda sanki bir türkü tutturmuşlar gibi yan yana sokulmuşlar, Avcılar Lokantası’nda rakı içiyorlar işte. İçmeyip ne yapacaklar?
Avcılar Lokantası’nde yine bir akşam
Yan yana gelmemiş sözcükleri yontarak şiir ya da öykü yazmanın bütün sokaklarında yürüdüler nihayet. Renklerden ve notalardan kurdukları dünyaya generaller gelip çöktü. Herkes yanındakine hısım akraba, herkes yanındakiyle tanımlıyor kendini. Arka masadan gelip sohbete dahil olan tanıdıklar var. Gidip geldikleri bir yer Avcılar Lokantası demek.
Rumeli Hisar’ının gedikli yazarı Vecdi Çıracıoğlu’na sorduğumda lokantanın garsonu Erol’dan bahsetmişti. Erol’un yazar ve şairleri nasıl sevdiğini ve onların lokantaya gelmelerinden nasıl heyecan duyduğunu anlatmıştı bana. Zaman geçiyor. Vecdi nicedir İstanbul’a konuk olarak yazdırıyor adını. Aşk olsun!
O gece, Avcılar Lokantası’nda bir araya gelenler güzel bir anı bıraktı geleceğe. O geceyi Dünya Ölmeme Günü’nü ilan ettiler ve her yıl 26 Mart’ta bir araya gelmeye söz verdiler.
Beni Öp Sonra Doğur Beni kitabında yer alan Tek Yasak şiiri kuşkusuz o günlerden çok önce yazılmıştır; ancak ihtiyacımız olduğu için bu şiiri Dünya Ölmeme Günü’ne devşirebiliriz:
Özgürlüğün geldiği gün
O gün ölmek yasak!
Zaman, mekân ve sözcükler
Değişen sadece edebiyat değil, ilişkiler ve arkadaşlıklar da değişti. Herkes mutlu ve mesut değildi ama meyhaneler de sadece içmek için bahaneye aç bünyeyi kandırmanın mekânları değildi. Bir araya gelmenin kapıları açılırdı oralarda, memleket üzerine konuşulup şiirler okunurdu. Dostlukların sınandığı kamusal mekânlardan biriydi meyhaneler. Dergi büroları, kahvehaneler, evler, kitabevleri buluşmanın ve nefes almanın, konuşmanın ve tartışmanın, yalnızlığı paylaşmanın mekânlarıydı.
Kimse kimseyi evinden kovmamıştı. Eleştirmek, kaygı bildirmek, kırgınlıkları dile getirmek yüz yüze gelmenin bir nedeniydi. Aynı masanın etrafında toplaşılır ve sorun neyse çözülürdü. Nicedir insanları değil metinleri görüyoruz. Büyük büyük metinler.
Yazının kendisi kadar doğduğu ve yaşamaya çalıştığı iklim de yoksullaşıyor nicedir. Yazmak tek başına kalmakla ilgili olabilir elbette ama edebiyat biraz da itiraz etmek, beklemek, gülmek, somurtmak, aynı masada yaşlanmak değil midir?
Dünya Ölmeme Günü nasıl doğdu?
O geceyi İsa Çelik şöyle anlatıyor:
“Oturduk çakıştırmaya başladık. O sırada tombalacı İsmet de geldi. Biraz bozuk… ‘İsmet bir ölük halin var; iyi misin?’ dedim. ‘Ölük’ de benim uydurmam bir laf. Hani umutsuzdan, mutsuzdan farklı…
Tomris cevval zekâ! Bir büyük rakı söyledi. Dedi ki: ‘İsmet önümüzdeki yıl bugüne kadar bu rakıyı muhafaza edeceksin ve gelecek yıl açıp içeceğiz.’
Aldım rakıyı, kâğıt kapladım getirdim. O rakıyı öyle verirsek, biliyorum, alçak İsmet gidecek içecek sonra alacak başka rakıyı getirecek.
Dedim ki ‘Herkes imzalasın, bu rakıyı bu kâğıda sarıyoruz, bantlıyoruz’… Sonra imzaladık, İsmet’e verdik. Rakı ve Özgürlük lafı Dünya Ölmeme Günü oldu. Tomris’in lafıdır o… Onu kâğıda sarma, imzalatma fikri benimdir. Kayıtçılığımdan işte…”
Yankı odalarından yükselen seslerle geceyi sabah etmenin yorduğu yerdeyiz artık. 1981 baharında geçen bir olayı yazmaya çalışırken, Dünya Ölmeme Günü’nü geçmişin hoş bir anısı olarak yad etmek yetmez. O duyguyu, bir arada olma ve güven duyma hissini bugüne taşımalıyız.
Neden her yıl aynı gün, ülkenin dört bir yanında yazarlar, şairler, çevirmenler, editörler, yayıncılar ve okurlar bir araya gelmeyelim ki? Neden her kentte bir ‘Ölmeme Masası’ kurulmayalım? Konuşup tartışalım, yeni şiirlere, yeni öykülere ve romanlara neden olsun bir araya gelme çabamız. Afili ve fiyakalı bildiriler yayımlamak zorunda değiliz. Büyük laflar etmek de gerekmiyor. Aynı masaya oturmak bile başlı başına kültürel bir eylem değil midir?
Dijital ağlarımız genişledikçe insana dair her şeye yabancılaşıyoruz. Sosyal medya hesaplarımızda paylaştıklarımızı yüzlerce insan görüyor ama aynı masanın etrafında kaç kişi olacağımız müphem.
Belki beni hayatta tutan duygu gelecek yıl da o masada yer almak ve bir arkadaşımın omzuna dokunacak olmak duygusudur. Edebiyatı yeniden kamusal buluşma olanağı kılabiliriz. Bir toplumun, bir memleketin geleceği her zaman büyük salonlarda inşa edilmez, bazen mütevazı bir masada filizlenir.
Ölümü yenemeyiz. Ama aynı masaya yeniden oturmayı başarabilirsek, hayatın bizden aldıkları için uzun bir şiirin ilk dizelerini yazabiliriz birlikte. Dünya Ölmeme Günü’nün günümüzdeki anlamı budur belki de…