İnsan bazen tam mutlu olacağı yerde geri çekilir. Güzel giden ilişkiyi bozar, yaklaşmak istediği hayattan son anda uzaklaşır, uzun zamandır istediği şeyi elde ettiğinde ise içinde garip bir sıkışma belirir. Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar anlamsız görünür. Oysa bazı insanlar kendilerini yaralayan şeylerden çıktıklarında rahatlamaz. Yön duygularını kaybeder.

Bazı evlerde çocuklar sevgiyle değil, tetikte yaşamayı öğrenir. Kapı seslerinden ruh hali okumayı, sessizlikten kavga ihtimali çıkarmayı, huzursuzluğu normal sanmayı… Böyle evlerde insan rahatlamayı değil, sürekli hazır olmayı öğrenir. Yıllar sonra hayat sakinleştiğinde ise beden sakinleşemez. Çünkü çocukluk bazen içeride çalışmaya devam eden görünmez bir alarm sistemi gibidir.
Bu yüzden bazı insanlar huzuru bulduklarında gevşeyemez. İçeride bir yer hâlâ kötü bir şey olacakmış gibi bekliyordur. Çünkü insan bazen acıyı bırakmakta değil, acının olmadığı bir hayatta nasıl yaşayacağını bilmemekte zorlanır.
Huzura yabancı olmak
Kendini sabote etmenin en trajik tarafı, bunun çoğu zaman bilinçli olmamasıdır. Kimse oturup hayatını bozmak istemez. Yalnız insan bazen tam iyileşeceği yerde geri çekilir. Çünkü iyileşmek yalnızca acının geçmesi değildir; insanın yıllardır taşıdığı kimliğin çözülmeye başlamasıdır.
Freud’un tekrar zorlantısı dediği şey biraz buna benzer. İnsan çözemediği duyguları farklı yüzlerle yeniden kurar. Çocukken değersizlik hissiyle büyüyen biri, yetişkinlikte yine değersiz hissettiren ilişkilere çekilebilir. Sürekli eleştirilen biri takdir gördüğünde bile gevşeyemez. İçinde görünmeyen bir denetmen dolaşır sanki. Bir yerden sonra insan başkalarının sesine ihtiyaç duymaz; küçümsenme içeride yaşamaya devam eder.
Bu nedenle bazı insanlar sevildiklerinde şüphelenir. İyi davranan insanları ‘sıkıcı’ bulur ama kendilerini sürekli diken üstünde hissettiren ilişkilerde daha canlı hisseder. Çünkü bazı ruhlar huzuru değil, alarma geçmiş bedeni aşk sanır.
Emily Brontë’nin ‘Uğultulu Tepeler‘ romanı bu yüzden hâlâ güçlüdür. Oradaki karakterler birbirlerini iyileştirmez; birbirlerinin yaralarını canlı tutar. Bazı ilişkiler sevgi değil, tanıdık acının tekrar sahnelenmesidir. İnsan bazen birine âşık olmaz; eski yarasının kokusunu tanır.
Ve bunun bir bedeli vardır. İnsan yıllarca kendisini yaralayan ilişkilere geri döne döne sonunda huzuru yabancı, kaygıyı ise tanıdık hissetmeye başlar. Güvenli ilişkiler ona ‘eksik’, iniş çıkışlı ilişkiler ise ‘gerçek‘ görünür. Sonra neden sürekli aynı acının içinde kaldığını anlamakta zorlanır.
Öte yandan popüler kültür de bunu romantikleştiriyor. Acıyı yoğunluk, kaosu tutku, duygusal düzensizliği ‘gerçek aşk’ sanan bir dilin içindeyiz. Oysa bazı insanlar için problem ilişkinin kötü olması değil; ilk kez güvenli olmasıdır.
Ve güven, kaosla büyüyen insan için bazen en yabancı duygudur.
Yaraya dönüşen kimlik
Kendini sabote eden insanların çoğu başarısız olmaktan çok dönüşmekten korkar. Çünkü değişim yalnızca yeni bir hayat değil, eski benliğin bazı parçalarının ölmesi demektir.
Bazı insanlar yıllarca ‘idare eden çocuk’, ‘fedakâr kadın’, ‘sessiz adam’, ‘sorun çıkarmayan kişi‘ olarak yaşar. Sonra hayat onlara başka bir ihtimal sunduğunda afallarlar. Çünkü insan bazen mutsuzluğundan değil, ona alışmış olmaktan çıkamaz.
Çocukluğu boyunca ihtiyaçları küçümsenmiş biri, yetişkin olduğunda kendi isteklerini dile getirirken suçluluk hissedebilir. Yoksulluk korkusuyla büyüyen biri para kazandığında rahatlayamaz; sürekli kaybedecekmiş gibi yaşar. Sürekli ‘haddini bil’ mesajı alan biri görünür olmaktan korkabilir. Başarı bazen yalnızca başarı değildir çünkü. Bazen eski hayat hissine ihanet etmek gibi gelir.
Bu yüzden bazı insanlar tam değişmeye başladıkları yerde geri çekilir. Aylarca kilo vermek için uğraşıp tam istedikleri bedene yaklaşırken bir gecede kendilerini sabote etmeleri bazen yalnızca “iradesizlik” değildir. İnsan bazen değişen bedeniyle yaşayacak kişiye henüz hazır değildir. Çünkü görünür olmak, beğenilmek, dikkat çekmek ya da değişmek bazı insanlar için özgürlük kadar tehdit de taşıyabilir.
İnsan bazen mutsuz olduğu hayatı değil, o hayatın içinde kim olduğunu bırakmaktan korkar. Çünkü bazı kimlikler acıyla örülür. Sürekli güçlü kalan kişi kırılırsa kim olacağını bilemez. Hep başkalarını taşıyan insan bir gün kendi yükünü eline aldığında boşluk hissedebilir. Yıllarca görünmez yaşamış biri ise sonunda görünür olduğunda kendisini çıplak hissedebilir.
Bu yüzden bazı insanlar değişimi ister ama dönüşüm başladığında geri çekilir. Çünkü ruh yalnızca yeni olana değil, kaybettiklerine de bakar.
Görünür olmaktan korkmak
Bugün erteleme çoğu zaman disiplin problemi gibi anlatılıyor. Daha planlı ol, daha motive ol, dikkatini toparla… Oysa bazı ertelemeler tembellikten değil, korkudan doğar.
Çünkü bazı insanlar bir işi yapamayacakları için değil, yaptıktan sonra hayatlarının gerçekten değişme ihtimali yüzünden erteler.
Bitmeyen projeler, sürekli ertelenen kararlar, gönderilmeyen mailler, açılmayan telefonlar… Bunların bir kısmı başarısızlık korkusundan çok görünür olma korkusuyla ilgilidir. Çünkü görünür olmak yalnızca takdir edilme ihtimalini değil, reddedilme ihtimalini de taşır.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca ‘hazırlanıyor‘ gibi yaşar ama aslında başlamaz. Hayatlarını hiç açılmamış misafir odaları gibi korurlar. İçeri kimse girmez, hiçbir şey dağılmaz ama orada da yaşanmaz. Çünkü kullanılmayan şey hâlâ bozulmamıştır. Gerçek hayat ise hata yapar, reddedilir, kırılır.
Samuel Beckett’in karakterleri bu yüzden bu kadar tanıdık gelir. Sürekli bir şey olacak gibidir ama hiçbir şey olmaz. Hayat bazen aynı cümlenin içinde sıkışmış bir plak gibi dönmeye başlar. İnsan hareket etmek ister ama içinde görünmeyen bir fren vardır. Çünkü hareket etmek sonucu doğurur. Sonuç ise hayal kırıklığını mümkün kılar.
Ve bazı insanlar yıllarca hayatlarının kıyısında oturur. İçeri girmek yerine kapının eşiğinde beklerler.
Bir süre sonra da başarısız olmaktan değil, hiç yaşamamış olmaktan yorulurlar.
Bedenin unutmadığı şeyler
Kendini sabote eden insanların önemli bir kısmı aslında geçmişte öğrendikleri duygusal düzeni bugüne taşır. Çocukken sürekli eleştirilen biri, yetişkinlikte kendisini eleştiren insanlara daha aşina hissedebilir. Sevgiyi emek vererek ‘hak etmek‘ zorunda kalan biri, rahat ilişkilerde huzursuz olabilir. Sürekli tetikte büyüyen beden ise sakinliği tehdit gibi algılayabilir.
Bessel van der Kolk çalışmalarında bedenin geçmişi yalnızca hatırlamadığını, taşıdığını anlatır. Bu yüzden bazı insanlar mantıklarıyla güvende olduklarını bilseler bile bedenleri hâlâ eski alarm sisteminde çalışır. Tehlike geçmiştir ama içeride biri hâlâ nöbet tutuyordur.
Bazen insanın bugünkü hayatını yöneten şey, yıllar önce kapanmayan bir kapının sesidir.
Bu nedenle bazı insanlar sevilince kaçar, değer görünce şüphelenir, huzur bulunca sıkılır. Çünkü bedenleri yıllarca başka bir ritimde yaşamıştır. Sürekli diken üstünde duran bir ruh için huzur bazen boşluk gibi hissedilebilir. İnsan yalnızca zihniyle değil, sinir sistemiyle de geçmişine bağlıdır.
Bazıları için kaygı yalnızca bir duygu değildir; dünyayla kurduğu bağdır. Sürekli tetikte yaşamış biri gevşediğinde sanki kendisini korumasız bırakıyormuş gibi hissedebilir. Bu yüzden bazı insanlar huzuru bulduklarında rahatlamaz; yön duygularını kaybederler. Çünkü yıllarca fırtınaya göre yürümüş bir beden, sessizlikte ne yapacağını bilemez.
Eski benliğe veda etmek
İnsanlar iyileşmeyi hep ferahlık gibi hayal ediyor. Oysa gerçek dönüşüm bazen yas gibidir. Çünkü insan iyileşirken yalnızca acısını değil, o acının etrafında kurduğu eski benliği de bırakmak zorunda kalır.
Bazı insanlar güçlü görünmeye o kadar alışır ki, yardım istemek onlara zayıflık gibi gelir. Bazıları sürekli veren taraf olmazsa terk edileceğine inanır. Bazıları da kontrolü bıraktığında dağılacağını düşünür. O savunmalar bir zamanlar işe yaramıştır. İnsan belki o sayede hayatta kalmıştır. Yalnız yıllar sonra aynı savunmalar ruhun etrafında dar bir kafese dönüşür.
İnsan bazen mutsuz olduğu hayatı değil, o hayatın içinde kim olduğunu bırakmaktan korkar. Çünkü bazı kimlikler acıyla örülür. Sürekli güçlü kalan kişi kırılırsa kim olacağını bilemez. Hep başkalarını taşıyan insan bir gün kendi yükünü eline aldığında boşluk hissedebilir.
Ve her değişim biraz cenaze sessizliği taşır içinde.
Sessiz odadaki kaçış kapısı
İnsan bastırdığı şeylerden yalnızca uzaklaşır; onları yok edemez. Yıllarca konuşulmayan korkular kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir. Bazen bedene yerleşir, bazen ilişkilere, bazen de insanın tam mutlu olacağı yerde kendi hayatını dağıtmasına.
Bu yüzden bazı insanlar tam huzur bulduklarında içlerinde açıklayamadıkları bir huzursuzluk belirir. Çünkü insan yalnızca acıya değil, acıyla kurduğu kimliğe de bağlanır. Yıllarca tetikte yaşamış bir ruh için sakinlik bazen boşluk gibi hissedilebilir.
Ve boşluk, bazı insanlara acıdan daha ürkütücü gelir.
Belki de insanın en büyük trajedilerinden biri budur: Kendisine zarar veren şeylerden kurtulmak isterken, içten içe onlara benzeyen duyguların içinde yaşamaya devam etmek.
Yine de insan yalnızca geçmişinden ibaret değildir. Ruh yeni bir dil öğrenebilir. İnsan huzuru da zamanla öğrenebilir. Yalnız bunun için önce kendi sabotajını tembellik, iradesizlik ya da ‘karakter problemi’ gibi görmekten vazgeçmesi gerekir.
Çünkü bazı insanlar hayatlarını kötü oldukları için bozmaz.
Sadece yıllarca yangın içinde yaşamış bir ruh, sessiz bir odaya girdiğinde bile önce kaçış kapısını arar.
Ve bazen insanın hayatı büyük yıkımlarla değil, tam huzur bulacağı yerde attığı küçük geri adımlarla eksilir.