Neden hep mağduruz?
N

Bazı hayat hikâyelerinde dikkat çekici bir düzen vardır. İlişkiler biter, sorumluluk karşı tarafta kalır. İşler yolunda gitmez, yönetim suçlanır. Arkadaşlıklar dağılır, kıymet bilmeyen insanlardan söz edilir. Aradan yıllar geçer. Hayatın sahnesine yeni insanlar çıkar, yeni ilişkiler kurulur, yeni başlangıçlar yapılır. Yalnız hikâyenin sonu değişmez. Hayal kırıklıkları farklıdır ama sorumlular birbirine benzer.

İlginç olan, aynı örüntünün yalnızca olumsuzluklarda ortaya çıkmamasıdır. Bir başkası sevildiğinde, görünür hale geldiğinde ya da yaptığı iş takdir gördüğünde de benzer bir refleks devreye girer. Bu kez suçlu aranmaz; açıklama aranır. Başarıdan önce torpil konuşulur. Emeğin önüne şans geçirilir. Güzel bulunan birinin güzelliğinden çok bunun ne kadar doğal olduğu tartışılır. Bir yazı ilgi görür; insanlar yazının kendisinden çok onu gerçekten kimin yazdığını konuşur. Bir süre sonra yapılan iş değil, onu gölgeleyen açıklamalar öne çıkar.

Fotoğraf: Verne Ho / Unsplash

Elbette hayat bazen gerçekten acımasız olabilir. Bazı insanlar kötü ilişkilere, kötü ailelere, kötü yöneticilere denk gelir. Aynı şekilde bazı başarılar da gerçekten hak edilmemiş olabilir. Sorun bunları dile getirmek değildir. Sorun, bütün hikâyelerin aynı sonla bitmesidir. Her hayal kırıklığında sorumluluğun başkasına yüklenmesi, her değerin küçümsenmesi, her başarının mutlaka başka bir açıklamayla gölgelenmesi…

Gelin bu duruma bir kez olsun farklı açıdan bakalım: Ya mesele yalnızca yaşadıklarımız değilse? Ya yaşadıklarımızı yorumlama biçimimiz de hikâyenin bir parçasıysa?

Çünkü insan yalnızca hayatını yaşamaz; aynı zamanda onu anlatır. Ve bazen bizi yanıltan şey yaşadıklarımızdan çok, onları nasıl bir hikâyeye dönüştürdüğümüzdür.

Gerçeğin montaj masası

Hiçbirimiz yaşadığımız hayatın tarafsız tarihçisi değiliz. Başımıza gelen olayları yalnızca yaşamayız; aynı zamanda anlamlandırırız. Bazı ayrıntılar hafızada büyür, bazıları küçülür. Kimi sahneler tekrar tekrar anlatılırken bazı ayrıntılar sessizce unutulur.

Bir ilişkinin neden bittiğini anlatan bazı insanlar, karşı tarafın yaptıklarını büyük bir ayrıntıyla hatırlar. Söylenen sözleri, gösterilmeyen ilgiyi, yaşattığı hayal kırıklıklarını uzun uzun anlatır. Yalnız aynı hikâyede kendilerine daha masum bir rol yazarlar. İlişkinin çıkmaza girmesindeki payları görünmez hale gelir. Bir süre sonra kusurların neredeyse tamamı karşı tarafta toplanır. Kendileri ise haksızlığa uğramış, değeri bilinmemiş ve mağdur edilmiş biri olarak kalır.

Burada ilginç olan şey, bunun çoğu zaman bilinçli yapılmamasıdır. Anlatılan hikâye gerçekten doğruymuş gibi hissedilir. Böylece gerçeğin yerini doğrudan bir yalan almaz. Daha karmaşık bir şey olur. Gerçeğin katlanılması daha kolay bir versiyonu ortaya çıkar.

Aynı hikâye tekrar tekrar anlatıldığında kişi de ona inanmaya başlar. Hikâye daha tutarlı görünür, eksik kalan sahneler unutulur. Her olayın bir nedeni, her nedenin de bir sorumlusu vardır. Hikâye bu şekilde kurulduğunda sıra suçluları belirlemeye gelir.

İşte tam bu noktada hikâyenin nasıl kurulduğu kadar, o hikâyede sorumluluğun nereye yerleştirildiği de önem kazanır.

Suçlu bulmanın konforu

Bir hayal kırıklığının ardından ortaya çıkan ilk sorulardan biri genellikle aynıdır: Bunun sorumlusu kim?

Bu sorunun neden bu kadar çekici olduğunu hafife almamak gerekir. Suçlu bulmak karmaşık hikâyeleri basitleştirir. Belirsizliği azaltır, dağınık duyguları tek bir hedefe yöneltir. Bir ilişkinin neden bittiğini, bir işin neden kötü gittiğini ya da bir arkadaşlığın neden dağıldığını tek bir kişiye bağlamak çoğu zaman daha katlanılırdır.

Öfkenin bu süreçteki rolü de önemlidir. Altında reddedilmek, değersiz hissetmek ya da başarısız olmak gibi daha kırılgan duygular vardır. Bu duygular insanı kendi içine döndürür. Öfke ise dışarıya yönelir. Bu nedenle daha güçlü hissettirir. İnsan bazen kızdığı için değil, kırıldığıyla yüzleşmemek için öfkelenir.

Burada dikkat edilmesi gereken şey suçlamaların haklı olup olmaması değildir. Gerçekten haksızlığa uğrayabilir, talihsiz koşullarla karşılaşabiliriz. Asıl mesele, sorumluluğun neden sürekli aynı yönde hareket ettiğidir. Kendi payına bakmak birçok kişi için yalnızca davranışlarını değerlendirmek anlamına gelmez. Benlikle ilgili rahatsız edici sorularla karşılaşmak anlamına gelir.

Suç hep dışarıda kaldığında kişi de kendisini farklı görmeye başlar. Artık yalnızca mağdur değildir; daha fazlasını hak ettiğine inanan biridir. Her hayal kırıklığı elinden alınmış bir hakkın kanıtı gibi görünmeye başladığında anlatı da başka bir yöne evrilir.

Ancak mesele yalnızca sorumluluğu dışarıda bırakmak değildir. Bu anlatının içinde çoğu zaman daha görünmez bir inanç da yer alır: Hayatın kişiye vermesi gereken bazı şeyler olduğu inancı.

Ben daha iyisini hak ediyorum!

Bazı insanlar hayatın kendilerine borçlu olduğuna inanır. Bu inanç çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmez. Daha çok beklentilerin içine yerleşir. İnsanların nasıl davranması ve hayatın nasıl sonuçlanması gerektiğine dair sessiz kabuller üretir.

Karen Horney’nin tarif ettiği ideal benlik burada açıklayıcıdır. İnsan bazen olduğu kişiyle değil, olması gerektiğine inandığı kişiyle yaşamaya başlar. Zihninde daha başarılı, daha sevilen, daha takdir edilen bir versiyonu vardır. Sorun bu hayalin varlığı değildir. Sorun, zamanla hak edilmiş bir gerçeklik gibi hissedilmeye başlamasıdır.

Böyle olduğunda kişi yalnızca bir şeyi istemez. Ona sahip olması gerektiğine inanır. Beklediği şey gerçekleşmediğinde yaşadığı duygu yalnızca hayal kırıklığı değildir; haksızlığa uğramışlık hissidir. Çünkü mesele artık arzular değil, görünmez bir sözleşmedir.

Sorun tam da burada başlar. Hak edenin kendisi olduğuna inanan biri için, başkalarının sahip olduğu şeyler yalnızca dikkat çekmez; rahatsız da etmeye başlar. Kendisini sürekli mahrum bırakılmış biri olarak gören kişi, başkalarının sahip olduklarını da farklı yorumlamaya başlar.

İyi olanı değersizleştirmek

Başka bir insanın gerçekten değerli olduğunu kabul etmek düşündüğümüz kadar kolay değildir.

Burada yalnızca başarıdan söz etmiyorum. Güzel bulunmak, sevilmek, dikkat çekmek ya da yaptığı işle etki yaratmak da buna dahildir. Çünkü başkasındaki değerle karşılaşmak, çoğu zaman yalnızca karşıdaki kişiyle değil, kendi eksiklik duygularımızla da karşılaşmaktır.

Bu yüzden bazen hayranlık duyulması gereken yerde huzursuzluk ortaya çıkar. Takdir edilmesi gereken yerde ise küçümseme devreye girer. Bir süre sonra kişinin yaptığı iş ya da sahip oldukları değil, bunları gerçekten hak edip etmediği konuşulur.

Melanie Klein’ın tarif ettiği haset tam da burada görünür hale gelir. Haset yalnızca başkasında olanı istemek değildir. Bazen asıl mesele, o şeyin başkasında olmasına katlanamamaktır. Çünkü başkasındaki iyi olan şey, kendi eksiklik duygularımıza dokunur.

Kişinin yaptığı bir iş ilgi görür; o başarının arkasında gerçekten kimin olduğu konuşulur. Ya da başka bir kişinin çekiciliği estetik yaptırdığı iddialarına bağlanır. Sosyal medya hesaplarının arkasına saklanarak “gerçek yüzünü bilmiyorsunuz” demek, kimi zaman bilgi vermekten çok bir değeri küçültme çabasıdır. Bir süre sonra dikkat gerçek kişilerin kim olduğundan çok, onlar hakkında kurulan alternatif senaryolara yönelir.

Bazıları başarısızlıklarını, bazıları ise başkalarının değerini küçümsemek için mazeret üretir. Ancak karşıdaki değeri küçültmenin tek yolu açık saldırı değildir. Aynı ihtiyaç bazen çok daha sessiz, çok daha kabul edilebilir görünen bir dil kullanır.

Mağduriyet

Ne var ki karşıdaki kişinin değerini küçümsemek her zaman yüksek sesle yapılmaz. Aynı ihtiyaç bazen daha sessiz bir yere çekilir. Daha kırılgan görünür. Daha haklı görünür. Ve çoğu zaman mağduriyetin diliyle konuşmaya başlar.

Burada gerçek mağduriyetten söz etmiyorum. Hayatında gerçekten ağır kayıplar yaşamış, gerçekten haksızlığa uğramış insanlardan da değil. Sözünü ettiğim şey, mağduriyetin zamanla bir kimliğe dönüşmesidir.

Bu tabloya uzaktan bakıldığında narsisizmle ilgisi yokmuş gibi gelir. Yalnız biraz yakından bakıldığında başka bir şey dikkat çeker. Sürekli değeri bilinmeyen kişi, çevresindekilerin fark edemediği özel bir değere sahip olduğuna inanır. Sürekli haksızlığa uğrayan kişi ise hikâyenin merkezindedir.

Gerçek mağduriyet ile mağduriyet kimliği aynı şey değildir. Birincisi yaşanan bir durumdur. İkincisi ise dünyayı yorumlama biçimine dönüşür. Bu yüzden her yeni olay, eski hikâyenin devamı gibi okunur. Yeni insanlar gelir, yeni ilişkiler ve çatışmalar yaşanır. Yalnız sonuç değişmez; hikâyedeki mağdur da değişmez.

Özellikle örtük narsisistik örüntülerde bu durum daha belirgin hale gelir. Açık narsisizm ‘Ben herkesten daha iyiyim‘ der. Örtük biçimi daha farklı konuşur: ‘Kimse benim ne kadar değerli olduğumu göremiyor.

Kişi dünyayı bu hikâyenin içinden okumaya başladığında, yeni insanlar gelse de sonuç değişmez. Çünkü dışarıdaki insanlar değişse de kendisiyle ilgili kurduğu anlatı değişmez. Ve tam da bu nedenle aynı sonuçlar farklı sahnelerde yeniden ortaya çıkmaya başlar.

Neden aynı hikâye tekrar eder?

Narsisistik savunmaların en güçlü yanı işe yaramalarıdır. Utancı azaltırlar. Yetersizlik hissini uzak tutarlar. Bu yüzden onlardan vazgeçmek kolay değildir. Yalnız her korumanın bir bedeli vardır.

Bir ilişkinin neden bittiğini yalnızca karşı tarafın kusurlarıyla açıklayan biri, bir sonraki ilişkide aynı örüntüleri fark etmekte zorlanabilir. Sürekli değeri bilinmeyen kişi olduğuna inanan biri ise çevresindeki insanların neden uzaklaştığını anlamayabilir.

Bir süre sonra aynı örüntü ortaya çıkar: Kişi her hikâyede mağdur, her çatışmada haklı, her hayal kırıklığında ise sorumluluğu dışarıda bulan taraftır.

Hayatın dekoru değişir, senaryo değişmez. Çünkü eski anlatı her yeni hikâyeye taşınır. Bu hikâyeler yalnızca tekrar etmez; aynı zamanda sahibini korur.

Bütün bunlar bizi önemli bir soruya getirir: İnsan neden kendisine zarar veren bir hikâyeyi yıllarca taşımaya devam eder?

Kendinden kaçmak

Bazı savunmalar insanı hayatta tutar. Yalnız aynı savunmalar bazen insanı olduğu yerde de tutar. Eleştiriden korur ama gelişimden uzaklaştırır; hayal kırıklığının acısını azaltırken beklentileri gözden geçirme fırsatını da elinden alır.

Bazı insanlar hayatlarını bir mahkeme gibi yaşar. Sanıklar sürekli değişir: eski eş, patron, arkadaş, aile, hatta hiç tanımadıkları insanlar… Ancak karar hiç değişmez; her davanın sonunda aynı hüküm verilir. Suçlu başkalarıdır. Hak eden kendisidir.

Narsisistik savunmaların en ağır bedeli, insanın kendi anlattığı hikâyeye inanmasıdır. O hikâye tekrar edildikçe daha tanıdık ve daha inandırıcı hale gelir.

İnsan bazen gerçeği değil, onun yerine geçen anlatıyı gerçek sanmaya başlar. Ve o anlatı ne kadar tanıdık hale gelirse, ondan çıkmak da o kadar zorlaşır.

Belki de bu yüzden bazı insanların hayatında aynı hikâye durmadan tekrar eder. İnsanlar, ilişkiler ve koşullar değişir; yalnız roller aynı kalır.

Oysa bazen değişmesi gereken şey hayatın kendisi değil, onu anlatma biçimimizdir. Çünkü insanı en çok yaralayan şey her zaman başına gelenler değildir. Bazen yıllardır kendisine anlattıklarıdır.