İçimizden atamadığımız insanlar
İ

Yıllar sonra adını duyduğunuzda hâlâ içinizde küçük bir hareket yaratan insanlar vardır. İlginç olan, bu hareketin yönünü tam olarak kestiremememizdir. Özlem gibi görünür ama özlem değildir. Öfkeye benzer ama yalnızca öfke de değildir. Bir fotoğraf, bir sokak, bir şarkı ya da bir başkasının ağzından çıkan tanıdık bir isim… Bir anlığına zihninizin yönü değişir. O kişi yeniden hayatınıza girmez. Siz de onun hayatına dönmek istemezsiniz. Buna rağmen geçmişten küçük bir parçanın yerinden oynadığını hissedersiniz.

Bu durum yalnızca eski sevgililerle ilgili değildir. Bir dost, bir kardeş, bir ebeveyn ya da yıllar önce yolların ayrıldığı herhangi biri de aynı etkiyi yaratabilir. Yaşam boyunca yüzlerce insanla karşılaşır, yüzlercesinden uzaklaşırız. Büyük bölümü zamanla hafızanın arka sıralarına çekilir. Bazıları ise kalır. Üstelik sevgiyle değil; kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla, şaşkınlıkla ya da cevapsız kalmış sorularla birlikte. Bu nedenle mesele unutamamak değildir. Asıl soru şudur: Neden bazı insanlar gittikten sonra da içimizde yaşamaya devam eder?

Bu soru bizi yalnızca geçmişe değil, geçmişin içeride bıraktığı izlere de götürür.

Ayrılık [Separation (1896)], Edvard Munch

Tamamlanmayan hüküm

Bu soruya verilen en bilinen yanıtlardan biri psikolog Bluma Zeigarnik’in çalışmalarında karşımıza çıkar. Zeigarnik, tamamlanmamış deneyimlerin zihinde daha kalıcı olduğunu göstermişti. İlk bakışta ikna edici görünür. Ancak hepimiz eksik kapanışlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Eğer mesele yalnızca yarım kalmak olsaydı, zihnimiz eski dostluklardan, sonuçlanmamış tartışmalardan ve yarıda kalmış ilişkilerden geçilmezdi. Oysa bazı hikâyeler yarım kalır ve unutulur. Bazıları ise yıllar sonra bile geri döner.

Demek ki içeride kalan şey yalnızca sonlanmamış bir ilişkinin tortusu değildir. Geçmişin bıraktığı bir hesap da vardır. Bazı insanlar zamanla bir anı olmaktan çıkar ve o hesabın temsilcisine dönüşür. Aradan yıllar geçse de akla gelmelerinin nedeni onları hayatımıza yeniden sokmak istememiz değildir; haklarında içimizde netleşmemiş bir hükmün bulunmasıdır. Rahatsızlık yaratan şey yalnızca yaşananlar değil, yaşananlar hakkında verilememiş karardır. 

İçimizdeki mahkeme

Bazı ayrılıklardan sonra görünmez bir yargılama başlar. Aynı konuşmalar yeniden hatırlanır. O gün önemsiz görünen ayrıntılar yıllar sonra başka anlamlar kazanır. Karşı taraftaki kişi çoğu zaman çoktan gitmiştir. Başka bir hayat kurmuş, yaşananları bizim kadar önemli bulmamış olabilir. Buna rağmen zihnimizdeki hareketlilik sürer. Çünkü bazı kayıpların merkezinde sevgi değil, adalet duygusu vardır.

Bir dostluğun bitmesi üzücüdür. İhanetle bitmesi başka bir iz bırakır. Bir ilişkinin sona ermesi can yakar. Fakat aşağılanmayla, küçümsenmeyle ya da açıklamasız bir terk edilişle birleştiğinde geride kalan şey yalnızca üzüntü olmaz. Kişi aynı zamanda olan biteni anlamlandırma imkânını da kaybeder. Zihin bu nedenle aynı sorulara döner: Nasıl oldu? Neden oldu? Neden bana oldu? Çoğu zaman bu soruların altında daha eski bir sarsıntı vardır. Yaralanan yalnızca ilişki değil, dünyanın nasıl işlediğine dair inançtır.

Güvendiği birinin güvenilmez çıkması, sevdiği birinin beklenmeyen bir şey yapması ya da değer verdiği bir ilişkinin açıklayamadığı bir biçimde sona ermesi yalnızca o kişiye duyulan güveni değil, kendi sezgilerine duyulan güveni de zedeler.

Çoğumuz dünyanın kusursuz olduğuna inanmayız ama belli bir dengeye inanmak isteriz. Melvin Lerner’in tanımladığı adil dünya inancı tam da buna işaret eder. Emek verilen şeylerin bütünüyle karşılıksız kalmaması gerektiğini, zarar veren davranışların sonuçsuz kalmayacağını düşünürüz. Bu inanç sarsıldığında yalnızca ilişki yara almaz. Dünyayla kurduğumuz sessiz sözleşme de çatlar.

Tarih boyunca hayalet hikâyelerinin önemli bir bölümünün adalet etrafında dönmesi tesadüf değildir. Shakespeare’in Hamlet’inde babanın geri dönüş nedeni özlem değildir; yerine ulaşmamış bir adalettir. Antik tragedyalarda da ölüler sevdikleri için değil, hesap kapanmadığı için geri gelir. Zihin de buna şaşırtıcı ölçüde benzer. Bazı insanlar hafızada sevildiği için değil, haklarında hüküm verilemediği için yaşamaya devam eder.

Öte yandan aynı olay herkes üzerinde aynı etkiyi bırakmaz. Birinin birkaç ay içinde geride bıraktığı bir deneyim, başka birinin zihninde yıllarca yaşayabilir. Çünkü hiçbir olay boş bir zemine düşmez.

Eski dosyaların gölgesi

Bir ayrılık bazen yalnızca bir ayrılık değildir. Bugün yaşanan bir olay, geçmişte açılmış başka bir dosyanın kapağını kaldırabilir. Bu yüzden bazı insanların verdiği acı, yaşanan olayın boyutuyla açıklanamayacak kadar büyüktür. Bugünkü reddediliş yıllar önceki dışlanmışlık duygusuna dokunabilir. Bir ihanet, çok daha eski bir güvensizlik hissini harekete geçirebilir. Bir kayıp, uzun süredir sessiz duran değersizlik duygusunu uyandırabilir.

Dışarıdan bakıldığında verilen tepki abartılı görünebilir. Oysa içeride yalnızca bugünün hikâyesi yaşanmıyordur. Yeni olay, geçmişte yarım kalmış başka deneyimlerle birleşiyordur. Bu nedenle bazı ayrılıklar daha derinde hissedilir. Çünkü yalnızca bir ilişki bitmez; daha eski kırılmalar da aynı anda canlanır. Zihnin taşıdığı yük bazen yaşanan olaydan değil, onun temas ettiği geçmişten gelir. Eski yaralar hayatımızdaki birçok insanla ilişkilendirilebilir. Fakat bazı karşılaşmalar geçmişteki çatlaklara öyle denk gelir ki bıraktıkları iz, yaşanan olayın kendisini aşar.

Acı zamanla hafifleyebilir. Öfke de öyle. Ayrıntılar silikleşir, yüzler bulanıklaşır. Ama bazı hikâyeler hafızada yerlerini korur. Sanki anlatının değil, son cümlesinin eksik bırakıldığı hissi kalır. Eksik kalan da çoğu zaman olayın kendisi değil, onunla ilgili karardır.

Kararı ertelenen hikâyeler

İçimizde yaşamaya devam eden insanlar hakkında düşündüğümüzde, onları anlamaya çalıştığımızı sanırız. Oysa dikkatle bakıldığında zihnin yaptığı şey çoğu zaman anlamaktan çok sonuca ulaşmaya çalışmaktır. Aynı konuşmalar yeniden kurulur. O gün söylenmesi gereken cümleler yıllar sonra bulunur. İnsan farkında olmadan aynı hikâyeyi farklı sonlarla yeniden düşünür.

Bu yüzden geçmişe dönüp duran zihin tarihçi gibi davranmaz. Editör gibi davranır. Olanı anlamaya çalışmaktan çok yeniden kurgulamaya çalışır. Birkaç cümleyi değiştirirse sonucun farklı olacağına inanır. Biraz daha sabretseydi, biraz daha erken gitseydi ya da biraz daha sert davransaydı hikâyenin başka türlü biteceğini düşünür. Fakat tam da bu çabanın içinde sessiz bir paradoks vardır. Geçmişi düzeltmeye çalıştıkça ona daha sıkı bağlanırız.

Bazı insanların yıllar sonra bile akla gelmesinin nedeni budur. Onları özlediğimiz için değil, haklarında kesin bir yere varamadığımız için. Zihin aynı olaya farklı açılardan bakar. Karşı tarafı suçlar, sonra kendisini suçlar ve yeniden başa döner. Yalnız zamanla dikkatin yönü değişir. Hikâyenin merkezinde artık karşı taraf değil, o hikâyenin içindeki biz vardır.

Soruların yönü

Yıllar sonra bazı insanların aklımıza gelmeye devam etmesi, onların bugün kim olduklarıyla ilgili değildir. Çoğu zaman ne yaptıklarını, kiminle yaşadıklarını ya da mutlu olup olmadıklarını gerçekten merak etmeyiz. Buna rağmen isimleri geçtiğinde içeride bir şey kıpırdar. Çünkü artık yalnızca bir insanı değil, onun temsil ettiği dönemi ve duyguyu hatırlıyoruzdur.

Bazı ayrılıklarda kaybedilen şey sevgili değildir. Onun yanındaki hâlimizdir. Henüz kuşku duymayan tarafımızdır. Daha kolay güvenen, daha az hesap yapan tarafımızdır. Bir dostluğun ardından özlenen şey bazen dostun kendisi değil, dostluğa duyulan inançtır. Bir ebeveynin yarattığı hayal kırıklığında da benzer bir durum vardır. Acı veren şey yalnızca ebeveyn değildir; görülmeyi bekleyen çocuğun içeride hâlâ bekliyor olmasıdır.

Bu noktada sorular değişir. Neden yaptı sorusunun yerini neden görmedim sorusu alır. Neden gitti sorusunun yerini neden kaldım sorusu alır. Kırgınlığın yönü dışarıdan içeriye döner. Çünkü bazı ilişkiler bittiğinde yalnızca bir insanı değil, kendimize dair bir fikri de kaybettiğimizi düşünürüz. Örneğin Stefan Zweig’ın kahramanları çoğu zaman bir insanın ardından değil, o insanla birlikte kaybolan ihtimalin ardından yas tutar. Kaybedilen yalnızca ilişki değildir; o ilişkinin içinde mümkün görünen hayat tasarımıdır. Daha cesur, daha güvende ya da daha bütün hisseden bir benlik ihtimalidir.

Bizi yıllarca meşgul eden şey çoğu zaman onların ne yaptığı değildir. Yaşananların bizim hakkımızda ne söylediğidir. Nasıl sevdiğimizdir. Neye inandığımızdır. Nerede yanıldığımızdır. Nerede kırıldığımızdır. Bazı isimler zamanla bir insanı değil, kendimize dair hatırlamak istemediğimiz ya da bütünüyle vazgeçemediğimiz bir bilgiyi taşımaya başlar. Onlar hakkında merak ettiğimiz şey de çoğu zaman bugün kim oldukları değil, o hikâyenin içinde kim olduğumuzdur.

İşte bu yüzden yıllar geçtikçe aynı isim değişmez; değişen, o isme bakan kişidir.

Son tanık

Aradan yıllar geçer. Öfke ilk günkü keskinliğini kaybeder. Haklılık duygusu da. Hikâyenin ayrıntıları yavaş yavaş dağılır. Fakat tek bir isim, unutulduğu sanılan bir dönemi yeniden görünür kılabilir. O anda karşımıza çıkan şey karşı taraf değildir. Bir zamanlar kim olduğumuzdur.

Yıllar boyunca zihni meşgul eden kişinin değişip değişmediğini hiçbir zaman bilemeyebiliriz. Hayatının nasıl devam ettiğini, bugün ne düşündüğünü ya da yaşananları nasıl hatırladığını da. Ama aynı hikâyeye her dönüşümüzde başka bir yerden baktığımızı fark ederiz. Bir zamanlar cevabını aradığımız soru yerinde durur. Yalnız zamanla değişen şey sorunun kendisinden çok onu taşıyan kişi olur.

Aynı isim yıllar sonra yeniden duyulur. Hikâye yine hatırlanır. Değişmiş olan hikâye değildir. Bir zamanlar o hikâyenin içinde yaşayan kişidir.

Aşk yetmez: İlişkiler neden biter?