Aşırı paylaşım ve güven yanılsaması
A

Birini henüz tanımadan tüm geçmişimizi, travmalarımızı ya da güncel problemlerimizi anlattığımızda, aramızda özel bir bağ kurulduğunu sanabiliriz. Konuşma derinleşmiştir; ilişki ise henüz aynı yolu katetmemiştir. Biz çocukluğumuzu, eski yaralarımızı, yıllardır içimizde tuttuğumuz kırgınlıkları ortaya koyarken karşımızdaki hâlâ büyük ölçüde yabancıdır. Söylediklerimiz bizi ona yaklaştırmış olabilir. Ya da yalnızca biz öyle hissederiz. Onun bize ne kadar yaklaşabildiği ise hâlâ bir soru işaretidir.

Yakınlık

İngilizcede ‘oversharing‘ olarak adlandırılan aşırı paylaşım, çok konuşmaktan ziyade, özel olanı ilişkinin kaldırabileceğinden önce açmaktır. Belirleyici olan, anlatılanın içeriğinden çok kime ve ilişkinin hangi aşamasında söylendiğidir. Yeni tanıştığı birine çocukluğunu, aile içindeki çatışmaları ya da kimseyle paylaşmadığı bir kırgınlığı anlatan kişi, çoğunlukla dürüst davrandığını düşünür. Ancak bu aşamada açıklık, kurulmuş bir bağın doğal sonucu olmaktan çıkar; henüz oluşmamış bağı hızlandırmanın aracına dönüşür. Sözcüklere, zamanın üstleneceği bir görev yüklenir.

Dikkatle dinlenmek, uzun süredir görülmediğini hisseden biri için güçlü bir rahatlama yaratır. Karşımızdaki gözünü kaçırmıyor, sorular soruyor ve anlattıklarımızı küçümsemiyorsa sonunda doğru kişiye rastladığımızı düşünebiliriz. Ne var ki birkaç saatlik bir sohbet, bu insanın nasıl ilişki kurduğunu, duyduklarını nasıl taşıdığını ya da ilk hayal kırıklığında nasıl davranacağını göstermez. İlk anda hissedilen yakınlık sahici olabilir; fakat bu duygu, karşımızdaki kişinin güvenilirliğine dair bir kanıt değildir.

Bu acele yalnızca bireysel bir eğilimden doğmaz. Bazı çevrelerde çok anlatmak, özelini hemen paylaşmak sıcaklık; temkinli olmak ise soğukluk sayılır. ‘Bizden biri‘ olmanın yolu, kısa sürede aileye, ilişkilere ve yaralara dair ayrıntıları paylaşmaktan geçer. Böyle bir ilişki anlayışında sınır, yakınlığı koruyan bir ölçü olmaktan çıkar; aşılması gereken bir engel gibi algılanır.

Kültürel iklim paylaşımın ritmini etkiler; fakat aynı ortamda bulunan herkes aynı hızla açılmaz. Bazıları kendini geri çekerken, bazıları daha ilk karşılaşmada en mahrem yanlarını görünür kılar. Paylaşımın zamanını yalnızca ilişkinin koşulları değil, kişinin kendi ruhsal dinamikleri de belirler. Aşırı paylaşımın kaynağı çoğu zaman burada saklıdır.

Fotoğraf: Etienne Boulanger / Unsplash

İç basınç

Uzun süredir anlatılmamış yaşantılar, görülmeme hissi, yalnızlık ya da yıllarca bastırılmış kırgınlıklar, ilk güven veren insanı olduğundan daha güvenilir gösterebilir. Böyle anlarda paylaşım, bilinçli bir seçimden çok, içeride sıkışmış duygunun kendine bir çıkış yolu bulmasına dönüşür. Konuşma bittikten sonra hissedilen hafiflik de bu yüzden yanıltıcıdır. İç gerilim azalmıştır; ancak geride ne bırakıldığı henüz bilinmez. Kişi sanki ağır bir bavulu kısa süreliğine yere koymuştur; onu kimin yanında bıraktığını ise sessizlik başladığında düşünmeye başlar.

Wilfred Bion, zihnin duyguları önce işlemesi, ardından anlamlandırması gerektiğini söyler. Bu süreç yarıda kaldığında kişi, kendi içinde dönüştüremediği yaşantıyı farkında olmadan karşısındakine bırakır. Dinleyenin ilgisi kısa süreli bir ferahlık yaratabilir; fakat bu, kurulan bağdan çok içerideki basıncın azalmasıyla ilgilidir. İki deneyim birbirine benzediği için kolayca karıştırılır. Kişi karşısındaki insana yaklaştığını düşünürken, gerçekte yalnızca biraz hafiflemiş olabilir.

Aşırı paylaşımın merkezinde yalnızca konuşma isteği değil, görülme arzusu vardır. Çocukluğunu, travmalarını ya da en çok utandığı yanlarını hızla paylaşan kişi, aslında “Sana yaklaşmama izin ver” demektedir. Ancak birinin yaşam öykümüzü bilmesi, iç dünyamıza temas ettiği anlamına gelmez. Tanınmak, bilgiyle değil; zaman içinde tekrarlanan karşılaşmalarla, tutarlılıkla ve hayal kırıklıklarının onarılabilmesiyle oluşur.

Bu noktada soru değişir. Aşırı paylaşımın temel sorusu “Neden bu kadar konuştum?” değil, “Neden bunu bu kişiye söyledim?” sorusudur. Bu soru bizi mahremiyetle kurduğumuz ilişkinin en önemli parçalarından birine, sınırlara götürür.

Sınır bilinci

Sınırlar, çoğu zaman insanları hayatımızdan uzak tutmanın bir yolu gibi anlaşılır. Oysa sağlıklı sınır, kimin yaklaşacağını değil; hangi yanımızın, hangi ilişkinin içinde görünür olacağını belirleyebilmektir. Mahremiyet de bu seçicilik sayesinde değerini korur.

Bu denge herkes için aynı kolaylıkla kurulmaz. Çocukluğunda özel alanına saygı gösterilmeyen, duyguları küçümsenen ya da tam tersine hiç merak edilmeyen kişiler, yetişkinlikte de açıklık ile mahremiyet arasındaki ölçüyü bulmakta zorlanabilir. Murray Bowen’ın aile sistemleri üzerine çalışmaları, benlik sınırları yeterince gelişmediğinde kişinin kendi duygularıyla başkalarının duygularını birbirinden ayırmasının güçleştiğini gösterir. Böyle zamanlarda paylaşım, yalnızca bir iletişim biçimi olmaktan çıkar; kaygıyı düzenleme aracına dönüşür. Karşıdaki kişinin bizi anlaması, içeride uzun zamandır çözülemeyen bir düğümü de çözecekmiş gibi hissedilir. Anlaşılma arzusu ile rahatlama ihtiyacı birbirine karıştığında güven de olduğundan güçlü görünür.

Tanışmanın dengesi bu noktada değişmeye başlar. Henüz birbirini tanımaya çalışan iki kişi, fark etmeden farklı roller üstlenir. Taraflardan biri anlaşılmayı bekleyen kişiye dönüşürken, diğeri istemeden taşıyıcı olur. Birinin acısını dinlemekle, o acıyı taşıyabilecek bir ilişkinin içinde olmak aynı şey değildir. Merakla başlaması beklenen bir tanışıklığa, daha ilk adımlarda duygusal bir sorumluluk yüklenir. İlişki büyümeden beklenti büyür.

Burada gözden kaçan ayrım, duygusal açıklık ile duygusal boşalım arasındaki farktır. Dışarıdan bakıldığında ikisi de konuşmaktır; içeride işleyen süreç ise bambaşkadır. Açıklık, güven geliştikçe genişleyen ortak bir alandır. Duygusal boşalım ise içeride taşınamayan yükün yön değiştirmesidir. İlki ilişkiyi derinleştirir; ikincisi ilişkiyi henüz hazır olmadığı bir ağırlıkla karşı karşıya bırakır.

Bu fark çoğu zaman konuşma sırasında hissedilmez. Rahatlama duygusu, olan biteni bir süre görünmez kılar. Sorular daha sonra gelir. Eve dönüldüğünde, sessizlik başladığında, konuşmanın sıcaklığı dağıldığında… Dikkat artık söylenenlerden çok, geride bıraktıkları yüke çevrilir.

Taşıma kapasitesi

İlişki, kaldırabileceğinden fazla ağırlıkla karşılaştığında ilk çatlak çoğu zaman konuşma sırasında değil, sonrasında belirir. Aynı cümleler zihinde yeniden dolaşmaya başlar: “Bunu söylemem gerekli miydi?”, “Fazla mı açıldım?”,Şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” Rahatsız eden çoğu zaman anlatılanlar değildir. Asıl sarsıcı olan, o sözlerin henüz kim olduğunu tam bilmediğimiz birinin hafızasında yer ettiğini fark etmektir.

Bunun için karşımızdaki kişinin kötü niyetli olması gerekmez. Herkes başkasının en kırılgan tarafına eşlik edebilecek ruhsal kapasiteye sahip değildir. Kimi ne söyleyeceğini bilemez, kimi duyduklarını hafifletmeye çalışır, kimi ise sessizce geri çekilir. Bu tepkiler bugüne ait görünür; içeride ise çok daha eski bir duygu uyanabilir. Yine fazla gelmiş, yine yanlış anlaşılmış ya da yanlış kişiye açılmış olmanın tanıdık sızısı geri döner.

Aşırı paylaşım yalnızca bugünkü ilişkiyle ilgili değildir. Yeni tanışılan kişi, fark edilmeden geçmişte tamamlanmamış ilişkilerin de içine çekilir. Çocukken dinlemeyen bir ebeveynin, güveni boşa çıkaran eski bir sevgilinin ya da sırrı başkalarına anlatan bir arkadaşın bıraktığı izler, bugünkü karşılaşmanın üzerine düşebilir. Böylece bugünkü olay, eski yaranın yeni kanıtına dönüşür.

Acı yalnızca “fazla anlattım” düşüncesinden doğmaz. Daha derinde, “yine yanlış kişiye güvendim” duygusu vardır. Kişi, ruhunun en savunmasız parçalarını bir anlık yakınlık hissiyle emanet etmiş; ardından bu emanetin nasıl karşılanacağını artık kontrol edemeyeceğini fark etmiştir. Mahrem olan, paylaşıldığı andan itibaren yalnızca bize ait olmaktan çıkar; başkasının hafızasında da yaşamaya başlar.

İçinde yaşadığımız kültür de mahremiyetle kurduğumuz ilişkiyi sessizce biçimlendirir. Bu yüzden mesele, kaçınılmaz olarak bireysel olanın ötesine geçer.

Samimiyet

Aşırı paylaşımı yalnızca bireysel dinamiklerle açıklamak eksik kalır. Çünkü bugün birçok ilişkide mahremiyet, güvenin doğal sonucu olmaktan çok samimiyetin kanıtı gibi sunuluyor. İnsanlar birbirlerini ne kadar tanıdıklarından çok, birbirlerine ne kadar özel şey anlattıklarıyla yakınlığı ölçüyor. Görünür olmanın değer kazandığı bir kültürde açıklığın hızı, ilişkinin ritminin önüne geçebiliyor.

Böyle bir iklimde kendine ait olanı hemen açmayan kişi kolayca mesafeli, soğuk ya da ilişkiye yatırım yapmayan biri gibi görülebiliyor. Oysa bazen susmak, bir şeyi gizlemek değil; henüz nereye ait olduğunu bilmediğimiz bir parçayı koruyabilmektir.

Mahremiyet cesaretle değil, ölçüyle ilgilidir. Her şeyi anlatabilmek ruhsal olgunluğun kanıtı olmadığı gibi, her şeyi saklamak da değildir. Olgunluk, hangi parçanın hangi ilişkide görünür olacağına karar verebilmektir. Çünkü bir insanın bizi tanıması, hikâyemizi bilmesiyle değil; o hikâyeye zaman içinde gösterdiği özenle mümkündür.

Beklemek

Ruhsal olgunlaşmanın en zor taraflarından biri bekleyebilmektir. İlk sıcaklığı kalıcı bir bağ sanmamak. Bir insanın bizi gerçekten taşıyıp taşıyamayacağını görebilmek için zamana izin vermek. Kendimizi gizlemek için değil, kendimizi koruyabilmek için acele etmemek.

İnsanlar birbirlerini en çok anlattıklarıyla değil, tekrar tekrar karşılaştıkları hâlleriyle tanırlar. Bir hayal kırıklığından sonra ne yaptıklarıyla, bir çatışmayı nasıl yönettikleriyle, verdikleri sözü tutup tutmadıklarıyla, en kırılgan yanımıza gösterdikleri özenle… Yakınlığı kuran şey büyük açıklamalar değil, zaman içinde tekrar eden küçük tutarlılıklardır. Güven de ancak bu tutarlılığın içinde görünür hâle gelir.

Bu yüzden mesele, daha az konuşmak değildir. Mesele, en kırılgan yanlarımızı kiminle ve ne zaman paylaşacağımızı ayırt edebilmektir. Mahremiyet, korkudan doğan bir suskunluk değil; güvene duyulan saygıdır. Bazı hikâyeler saklanması gerektiği için değil, henüz emanet edilecek doğru ilişki oluşmadığı için bekler. Beklemek, duyguyu inkâr etmek değil; ona hak ettiği değeri vermektir.

Yakınlık ile güven çoğu zaman birbirine karıştırılır. Oysa bunlar aynı şey değildir. Yakınlık bazen bir akşamda doğabilir; güven ise ancak zamanın içinden geçerek oluşur. Bir insanın bizi gerçekten tanıyıp tanımadığını, hikâyemizi dinlemesinden çok, o hikâyeyle ne yaptığı gösterir. Duyduklarını bir yük gibi mi taşır, bir merak nesnesine mi dönüştürür, yoksa kırılganlığımıza gerçekten eşlik edebilir mi? Bu soruların cevabı, anlatılanlarda değil; ilişkinin zaman içinde aldığı biçimde saklıdır.

Bütün bu ayrım, yalnızca ilişki kurma biçimimizi değil, ruhsal olgunluğumuzu da gösterir.

Ruhsal olgunluğun sessiz göstergelerinden biri, hiç kimsenin yanında ruhunu çıplak bırakmamak değildir. İnsanın en kırılgan yanlarını, onları taşıyabilecek bir ilişki oluşana kadar içinde tutabilecek sabrı gösterebilmesidir. Çünkü bazı duygular konuşulduğu anda değil, doğru zamanda ve doğru insana emanet edildiğinde iyileşmeye başlar. O zaman sözcükler yalnızca yükü hafifletmez; gerçekten bir ilişki kurar.