
MURAT SEVİNÇ
İktidar hâlesindeki vicdan, şu bizim bildiğimiz vicdan mı?
Son zamanlarda, iktidar çevresinden olup eski makam ve güçlerinden mahrum kalmış siyasetçiler konuşmaya, daha önce söylemediklerini ya da yeteri kadar yüksek sesle söylemediklerini dillendirmeye başladı. Kimi hâlâ AKP üyesi, kimi bağını koparmış; hâlihazırdaki iktidar uygulamalarını ve partiyi, parti çevresini eleştiriyor, eski şanlı günlerine özlemlerini dile getiriyorlar. Bunları, malum gerekçelerle muhalif medyada, alternatif haber sitelerinde okuyabiliyoruz ve muhalif basın, yine anlaşılabilir gerekçelerle, söz konusu isimlerin ifadelerini öne çıkarıyor, çünkü ‘içeriden’ gelen her söz önemli, hele ki seçim sürecinde ve bunca kararsız seçmen olduğu iddia ediliyorken.
Dolayısıyla ne söyleşi ve haber yapılmasında ne de o açıklamaların öne çıkarılıp altı çizilerek görünür hale getirilmesinde yadırganacak bir durum var. Buna mukabil, bunca yılın sonunda, şu ya da bu gerekçeyle, anlamlı birkaç cümle kurmaya başlamış kişilerin bir siyasi hareketin vicdanı olarak tanıtılıp iktidara yönelttikleri her eleştirinin köpürtülerek haberleştirilmesinde, o siyasi hareket ve yönetimin çilesini çekmişler bakımından kabullenmesi çok zor bir şeyler var. Sorun, çoğu tekaüt AKP’li siyasetçilerin kendilerini aklama ve yere göğe koyamama çabasında değil; muhaliflerin, bizleri o vicdan gösterilerine maruz bırakma konusundaki isteklerinde.
İnsanın ve tabii siyasetçilerin de yıllar içinde değişim geçirebileceği, bunun her insan için geçerli bir ‘hak’ gibi kabul görmesi gerektiği kanısındayım. Bazı nitelikleri, huyu suyu pek değişmiyor insanın, “Yedisinde neyse yetmişinde de o,” boş laf değil, bu doğru. Ancak düşüncede, inançta, duyguda ve peşi sıra siyasi görüşte değişim mümkün, hiç kimseyi, yıllar önce her ne olduysa ömür boyu o olmaya mahkûm etmemeli. Yirmili yaşlarımdaki insan değilim, demek ki aynı şey başkaları için de mümkün; kaya etkileniyor, şekil değiştiriyor zaman içinde, aynı zamanın insanı değiştirme gücü olmasın, akıl kârı mı bu?
Vicdan, bu süreçte devreye giren bir olgu sanırım, insanın bir konuda karar vermesi, tutum takınması ve şu ya da bu yönde değişmesi için gerekli sorgulama orada, bizi biz yapan değerlerin oluştuğu o odacıkta filizleniyor. Değişimin olumlu, insanî yönde oluşuysa, galiba büyük ölçüde özeleştiri istek ve maharetine bağlı, insanın bir gün aynanın karşısına geçip samimiyetle acı çekmeyi göze almasına. Hiç kolay iş değil. Doğru olmasına doğru, fakat her durum ve koşulda kendinden memnuniyetin insanı ve toplumu götüreceği ferah bir yer olmadığı da doğru. Yine dönüp dolaşıp koşullara, yetişme tarzına, eğitim tornasına, kültüre geliyoruz işte. Kişinin kendisini hırpalama istek ve yeteneği de kim olduğuyla, ne öğrendiğiyle ilgili.
Türkiye ve ahalisinin bu konuda pek parlak bir geçmişi yok; hatalarla yüzleşme, özeleştiri yapma vs. Toplumsal ve siyasal düzeyde tehlikeli, kişisel düzlemde güçsüzlük emaresi görülüyor o muhayyel aynanın karşısında bulunma ihtimali. Bu yaşıma dek çok az ‘haksız’ insan tanıdım, herhalde sizin deneyiminiz de pek farklı değildir. Yanlış hatırlamıyorsam, Murathan Mungan bir söyleşisinde, bizim memlekette insanların haklı olmaya değil haklı çıkmaya çalıştığını söylemişti, ne doğru bir söz ve ne büyük bir dert bu.
İşte şimdilerde tekaüt ya da etkisiz/yetkisiz konumdaki AKP’lilerin ifadelerini okuduğumda, bunları düşünüyorum. İçten bir özeleştiri süzgecinden geçmemiş eleştirinin nasıl da inandırıcılıktan uzak göründüğünü ve kendinden memnuniyetin, sarf edilen her sözcüğü, henüz muhatabına ulaşmadan çürüttüğünü, değersizleştirdiğini. Hemen hepsi, tespit ettikleri bozulmayı kendisinden sonra başlatıyor ve inanmayı tercih ettikleri bu milatta hiçbir sorun görmüyor. Üstelik, şimdi eleştirdikleri iktidar sahipleri, aynı tavrı, konusu suç teşkil eden çok sayıda iddia için sergilemişken.
İsimlerin bir kısmı artık başka parti çatısı altında, bir-ikisi siyasetten uzakta ve kimi de ortada bir yerlerde, ne yardan ne serden vazgeçiyor. Derdim ve bu yazıyı kaleme alma nedenim, yinelemek isterim, yolumuzun kesişme ihtimali olmayan bu insanların burunlarından kıl aldırmamaları, her sorunu ve kötülüğü kendilerinden sonraki bir tarihten başlatmaları, hâlâ parti tabanlarında ve hatta toplum genelinde karşılıkları olduğunu düşünmeleri değil. Muhalif cenahta da, zaman zaman, vicdanın sesi olarak karşılık bulmaları. Yıllardır olup biten her şeyde, ülkenin bu hale gelmesinde, ortalama yurttaşın çektiği eziyette ve yaşanan onca acıda hiç payları yokmuşçasına, ellerini bu kadar kolay ve hızlı yıkayabilmeleri…
Örneğin, AKP’nin malum özgül ağırlığının, sorumlularından olduğu bunca skandalın ardından, üstelik şu anda dahi parti üyesi ve Saray’ın üst düzey danışmanlardan biriyken dile getirdiği sade suya tirit bir-iki eleştirinin böylesine köpürtülmesini, olağan mı kabul etmeli? Her şeyi bir yana bırakalım, adı geçen insan, hükümet sözcüsü olarak bir gün kamera karşısına geçerek, dönemin Ankara belediye başkanının şehri ‘parsel parsel’ sattığını iddia edip yapacağı açıklama için tarih verdi ve sonrasında susmadı mı? Herkesin gözünün içine baka baka, kör parmağım gözüne, parti çıkarını açıkça ülke çıkarının önüne koymadı mı? Aksini söyleyecek bir Allah’ın kulu var mı memlekette?
Geçenlerde Duvar’da sevgili Serkan Alan, eski Milli Eğitim bakanı ve AKP sözcüsüyle uzunca bir söyleşi yaptı.
Eski bakanın ‘bugün’ söylediklerinin çoğuna katılmak mümkün. Güzel de, ülke şu hale gelirken döşenen taşlarda pek bir katkısı yok belli ki, öyle düşünüyor. Oysa bu isim, zamanında bürokrasideki Cemaat yapılanması iddialarına ‘kargaların dahi güleceğini’ söylemiş, onları canhıraş savunmuştu, çoğu partidaşı gibi. Bizi boşverin, kendisiyle aynı zihniyette olan binlerce muhafazakâr akademisyen işten atılmışken, söyleşinin sonlarında, üniversitede ders verdiğini söylüyor muhterem ve herhâlde hiçbir iç sıkıntısı yaşamıyor.
Uzatmaya gerek yok. Son zamanlarda okuduğum ve dinlediğim tüm parti içi eleştiri örneklerinde aynı bıkkınlık duygusunu yaşıyorum. Aslında kendileri iyi de çevresi kötü olanlara, her şeyin içinde olup da hiçbir olumsuzluğun sorumluluğunu üstlenmeyenlere, o oyları kullanmamışçasına, o konuşmaları yapmamışçasına, o tarikatların mensuplarını desteklememişçesine, o yolsuzluklara tanık olmamışçasına, hiç susmamış, hiç sinmemiş, hiç görmezden ve duymazdan gelmemişçesine ve sanki hâlâ parti üyesi değillermişçesine davrananlara yönelik bir yılgınlık bu.
Ardından, muhaliflerin yaptığı ‘partinin vicdanı’ vs. yakıştırmalarını görünce, durum daha da katlanılmaz oluyor sanırım. Ya da, ‘böyle siyasi hareket ve ideolojiye böyle vicdan’ diye düşünmek gerekiyor, belki de.
Yazı önerileri:
- Artı Gerçek’te yayınlanan, Darshana Narayanan’ın ‘Yuval Noah Harari’nin tehlikeli
popülist bilimi’ başlıklı yazısını (çeviren: Keremcan Karabatak) öneririm.
- Tanıl Bora’nın ‘Beytambal’ başlıklı yazısı. Ulus Baker sevenler ve Kıbrıslılar kaçırmasın.
- Ali D. Topuz’un ‘Darbenin mekaniği, dili ve parlamentosuz Türkiye ihtiyacı’ başlıklı
yazısı.