Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.
Mine Hanım'ın babası, 'Proleter şoför' Ahmet Yalkın Özerden'in ardından
Ahmet Yalkın Bey, ‘proleter şoför,’ 27 Mayıs’ta vefat etti. Eşi Halide Hanım’a kızları Mine ve Deniz Hanımlara başsağlığı, sabır dilerim. Babasının cenazesine jandarma nezaretinde katılabilen Mine Hanım'a sıkıca sarılıyorum.
Az kalsın konsolide oluyordum, verilmiş sadakam varmış!
Hiç konsolide oldunuz mu bugüne dek? Geçenlerde bir yokladı ama hafif atlattım neyse ki, düşman başına…
Benim mezhepçi tanışlarım, aslında yok muydu?
Ahmet Şık gibi biri, nasıl olur da Aleviler hakkında olumsuz bir laf edip ayrımcılık yapabilir? Mümkün mü böyle bir şey? Akla fikre sığar mı? İnsan tepki gösterirken şu denli basit bir gerçeği hesaba katmaz mı?
Onca insan 'sivil ölüme' mahkûmken toplumda huzur olacaktı, öyle mi!
O KHK listelerinin nasıl hazırlandığını düşünüyorsunuz? Nasıl oldu da çok kısa sürede tek bir KHK ile örneğin 50 bin insan işinden atılabildi? Hemen birkaç gün ya da hafta sonra, yeni KHK’lara binlerce yeni insanın adı nasıl yazılabildi? Hangi soruşturma süreçleri izlendi, oldu mu böyle bir şey, yoksa o koşullarda birilerine 'Terörist' ya da ‘İltisaklı’ denmesi ‘ikna’ için yeterli miydi?
Sükûnet, derli toplu düşünüp konuşabilmek için gerekli…
İnsanî ilişkilerde gerek duyduğumuz, değer verdiğimiz hasletler, kamusal ilişkiler ve siyasette de yarar sağlamaz mı? Eleştirenin de eleştirilenin de ihtiyacı yok mu, biraz sakince düşünmeye, cevap yetiştirme hevesini törpülemeye, sessiz ve hatta bazen tümüyle hareketsiz kalmaya? En sert, en afili, en köşeli, en gürültücü ve en hızlı sözcükleri tercih etmek, her durumda marifet midir?
'Bizde ırkçılık olmaz'dan 'Irkçılıksa ırkçıyım'a varan yolda, makul dili aramak…
Yinelemek gerekiyor: Görev. Türkiye gibi, siyasetçilerin ve kamuoyu karşısındaki figürlerin, muhtemelen İsveç ya da Fransa’daki muadillerinden daha ‘yönlendirici’ olabildiği bir ülkede, her siyasetçi sözünü, her yazar sözcüğünü, her televizyoncu cümlelerini, her sosyal medya şöhreti ‘layk sevdasını’ özenle tartmak, niyetinin varacağı yeri kırk kez hesap etmek zorunda.
Hassasiyetlerimiz…
Herkes, hassasiyetle hassasiyet süsü verilmiş kibir ve diz çöktürme hevesi arasındaki farkı görür, görüyor.
Suskunluk, korku, tekerrür ve haysiyet…
Korku son derece insanî bir duygu, ha keza endişe, günün ve geleceğin kaygısı, çoluk çocuk, ekmek parası; buna mukabil, korkunun da bir ölçüsü olmalı, çok şey istemek midir bu. Her konumlanmayı, tercihi, tutumu ‘duygularla’ açıklamak akıl kârı değil, korkarken, endişe duyarken işi onursuzluğa vardırmamalı ve aklı başında herkesin, endişe ile oportünizm arasındaki farktan haberdar olduğu da, bir zahmet hesaba katmalı.
Ülkedeki bütün yasalar yok olsa, yenilerini kim, nasıl yapardı?
yokluk üzerine ‘hayal’ kurmak, var olan hakkında ‘hayalci’ davranılmasını da önler.
Tüm siyasetçilerin bir anda buharlaştığını varsayalım!
Telaş etmeyin, henüz aklımı yitirmedim, derdim, asıl olarak ‘kuruculuk’ kavramını alışılmadık yöntemlerle anlatmayı denemek.
Kenar mahallenin yeni nesli, umut, kanaatkârlık ve öfke…
Aynı şehirde, aynı ilçede, birbirine biraz uzak mesafedeki mahallelerde bambaşka hayatlar yaşanıyor ve hali vakti yerinde olanları bilmem ama yoksul kesimin çocukları diğerlerinin yaşamından haberdar. Mutsuz, geleceksiz ve kızgınlar.
Hem su içebiliyorsun hem yoksulluktan şikâyet ediyorsun, şükret haline!
Hayat pahalılığı ve yoksullaşma öyle gözle görünür hale geldi ki, iktidar cenahından daha önce görülmemiş ölçüde savruk ve telaşlı inciler işitiliyor.