Ülkedeki bütün yasalar yok olsa, yenilerini kim, nasıl yapardı?
Ü

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Son yazı, tüm siyasetçilerin buharlaştığı bir anı hayal edip “O durumda ne yapardık” sorusunu yöneltiyordu.

Özel ve kamusal yaşamımızın ‘olmazsa olmazı’ kabul edilen unsurlardan birinin yok olması halinde, onun gerçek yeri ve önemi de ortaya çıkar. Bu nedenle bir şeyin yokluğunu hayal etmek, yeni bir şeyler düşünmek, düşünebilmek için fırsatlar sunar.

Diyelim, devletsiz bir toplum hayal edebilir miyiz? Kolay olmuyor değil mi? Oysa yalnızca beş bin küsur yıllık bir tarihi var devletin, modern devletinse bilemedin birkaç yüz yıl. Öncesinde yine insan vardı ve o insanlar başka yapılarda, bugün için bir anlam ifade etmeyen toplumsal ve insanî ilişkiler ağında yaşıyordu. Bugün kimilerinin ibadet edercesine bağlılık duyduğu kapitalizmin geçmişi ne kadar? Kapitalist ekonomik-sosyal ilişkilerden önce ne yapardı insanlık. Peki insanlık tarihine bakıp da hâlihazırdaki ekonomik sistemin hep devam edeceğini, etmesi gerektiğini düşünüp savunmak neyin nesi? Ya da ulusal sınırların, hükümet sistemlerinin, temsil biçimlerinin, şunun bunun… 

Yalnızca iki-üç kuşak öncesinin dünya haritasına bakmak yetmez mi? Dedemin babasının yaşadığı yıllarda imparatorlar, sultanlar dolaşıyordu ortalıkta, onun dedesinin devrindeyse Sanayi Devrimi’nin etkileri yaşanıyordu. Eh hep vardı işte insan, yaşıyordu, düşünsenize, o yüzyıllarda henüz AKP kurulmamıştı bile ve insan yine de nefes alabiliyordu!

Bu kadar uzağa gitmeyelim dilerseniz, örneğin ‘borsanın’ olmadığı bir ülke ve dünya düşleyelim. Olmaz mı? Borsadan önce hayat yok muydu, bir gün buharlaştığını işitsek, telaşlanıp cüzdanımızı yemeye kalkar mıyız? Nedir ihtiyacımız olan ve ihtiyacı belirleyen kimdir, hangi ilişkiler?

Ferdinand Lassalle’ın, “Anayasa nedir” sorusunu, bütün mevzuatın bir yangında kül olduğu fantezisinden hareketle yanıtlamaya çalıştığı 1862 tarihli makalesiyle devam edelim.

Kâğıt üzerindeki anayasayla toplumların gerçek/fiili anayasaları, daha doğrusu ‘ana’ yasaları arasındaki ilişkiye dair düşünmemize yardımcı oluyor Lassalle. Daha önce sıkça anmıştım, bir kez daha hatırlatayım Mümtaz Hoca’nın cümlesini: “Anayasaları yaşatan içlerindeki sözcükler değil, dışarılarındaki hayattır.” İşte Lassalle, o ‘hayat’ üzerine ferahça düşünebilmemiz için kendi fantezisine davet ediyor okuru: “Bir büyük yangında, resmî gazetelerin bulunduğu kütüphaneler de yanmış ve Prusya’da aslına uygun tek bir yasa kalmamış olsun. Ne olurdu?” 

Yazar, önce kâğıt üzerindeki anayasayı tanımlıyor ve hukukçuların “Anayasa nedir” sorusuna verdikleri bildik yanıtları özetliyor. Bir sözleşmedir, organlar arasındaki ilişkileri kurar, “Ulusun kamu hukukunun örgütlenmesini tesis eder” gibi. Ardından, hiçbir biçimsel tanımın kendi sorusunun yanıtı olmadığını dile getirip “Anayasa nedir, anayasanın özü nedir” sorularında ısrar ediyor ve yanıtı birlikte aramayı öneriyor. Lassalle’ın çağrısı ve ardından yazdıkları, bugün dünya üzerindeki herkesin, neyse ki biz de dünya üzerinde olduğumuzdan, hepimizin kafa yorabileceği sorular.

Lassalle, bir yasa değiştiğinde bunun hoşnutsuzluk yaratmadığını, ancak anayasaya el atıldığında infiale neden olabildiğini hatırlatıp bu durumun, anayasanın daha dokunulmaz kabul edildiğini gösterdiğini söylüyor ve ardından bir kez daha soruyor: “Anayasa, olağan bir yasadan nasıl farklılaşır?” Lassalle, konuyu ele aldığı paragraflarda günümüz bilim insanlarının da yıllardır sürdürdüğü tartışmalara değiniyor; temel yasa nedir, temel yasayı diğerlerinden farklı hale getiren nedir, temel yasa yapma yetkisini kendinde gören gücün niteliği nedir? vs…

Buna mukabil yazarın derdi klasik sorulara klasik yanıtlar vermek değil, o temel yasayı temel hale getiren güç ilişkisini, ezcümle o ‘şeyi’ ortaya çıkarabilmek: 

“Beyler tabii ki bu şey vardır ve bu şey, verili bir toplumda güç veya kuvvetlerin fiili ilişkisinden başka bir şey değildir. Bütün toplumlarda, bu toplumların bütün yasalarını ve yasal ölçütlerini belirleyen bu tesirli ve etkin gücü meydana getiren, gerçek güç ilişkileridir. Bunu öyle esaslı bir şekilde yapar ki, yasalar ve yasal ölçütler hiçbir bakımdan olduklarından başka türlü olamazlar.”

Çok doğru. Güzel de güç ilişkilerini her zaman çıplak haliyle görebilir miyiz? Hiç kolay değil, çünkü söz konusu ilişkilerin üzeri, pek çok şeyle birlikte, yasalarca da örtülür. Ve Lassalle’ın düşlediği gibi, bir gün o yasalar bir yangında kül olur da yerlerine yenilerini yapmak gerekirse, bizlerin de üzeri örtülmüş o güçleri gerçek halleriyle görme şansımız olur.

Ne demek bu? Örneğin, şimdi yeni yasalar yapacağız ve o yasalarda kralın herhangi bir yeri olmayacak. Kolay mı bu, ya kral bu durumda şöyle derse: “Yasalar yok olmuş olabilir ama ordu bana itaat ediyor, benim emrimle yürüyor; komutanların silah depolarından ve kışlalardan topları çıkarttırması ve topçu birliklerini sokaklarda yürütmesi benim emrim sayesindedir. Bu fiili kuvvete, gerçek güce dayanarak, bana benim istediğimden başka bir yer vermenizi hoş görmem.” Bu durumda ordunun ve topların itaat ettikleri bir kral, anayasanın bir parçasıdır. 

Ardından soylular ve köylüler meselesine değiniyor. 18 milyon Prusyalı arasında bir avuç soylu ve toprak sahibi var, oysa soyluların temsil edildiği meclis son derece güçlü, olacak iş mi? Lassalle: “…soylular, büyük toprak sahipleri, hanedanın ve kralın etrafında her zaman büyük bir etkiye sahiptirler ve bu etki sayesinde; orduyu ve topları, bu kuvvet araçlarını doğrudan kendi emirlerine amadeymiş gibi hareket ettirebilirler. Gördüğünüz gibi beyler, hanedan ve kral üzerinde etkisi olan soyluluk da anayasanın bir parçasıdır.”

Ayrıca, bu ‘ana’ yasalardan memnuniyetsizlik durumunda, diyelim birileri ‘eskiye dönüş’ hayal ediyor; böyle bir şey çoğunlukla mümkün değildir, çünkü koşullar ve üretim güçleri arasındaki ilişki ve üretim araçlarının niteliği çoktan değişmiştir. Lassalle’ın devrinden bakarsak, Orta Çağ’ın korporatif sistemine dönülemez, çünkü endüstriyel imalat o sistemle birlikte var olamaz. Eğer bu ‘ana’ yasa ihmal edilirse ne olur? Yazara göre adı sanı bilinen (Borsing, Egels vs.) fabrikatörler fabrikalarını kapatır, işçilerini kapıya koyar, ticaret ve sanayi durur vs.: “Görüyorsunuz, Bay Borsing ve Egels ve umumiyetle büyük sanayiciler de anayasanın bir parçasıdır.”

Lassalle aynı yordamla tüm toplumsal-siyasal ilişkileri gözden geçirip yasaların yanıp kül olduğu ve bu sayede tüm güç ilişkilerinin görünür hale geldiği gerçek ‘ana’ yasanın içeriğini, niteliğini saptıyor. Borsa, toplum vicdanı, genel kültür vb. ‘ana’ yasanın unsurlarıdır ve tabii hiçbir anayasa ya da yasa metninde, filanca sanayici ya da falanca büyük çiftlik sahibi ‘anayasanın bir parçasıdır’ ifadesi yer almaz, çok daha ince bir biçimde ifade edilir. 

Lassalle’ın şu örneğini özellikle aktarmak istiyorum: “Fransa’da, devrimden çok önce, mutlak monarşi altında, XVI. Louis, 3 Şubat 1776 tarihli fermanıyla yolların yapımında, köylüleri karşılıksız bir biçimde çalışmayı zorlayan angaryayı ilga etti ve ardından ortaya çıkan giderleri, soyluların mülklerine dokunan bir vergiyle karşıladı. Parlamento buna karşı çıktı ev haykırdı: ‘Fransa Halkı, iradi olarak haraca ve angaryaya bağlıdır ve bu, kralın dahi değiştiremeyeceği anayasanın bir parçasıdır.’ Görüyorsunuz beyler, bugün olduğu gibi, yine bir anayasadan, hem de kralın bile değiştiremeyeceği bir anayasadan bahsediliyor. Burada anayasa olarak değer verilen, aşağı halk tabakalarının iradi olarak vergiye ve angaryayla yükümlenebilmesidir.”

Demek ki, kralın üzerinde de bir anayasa var, mülk sahiplerinin anayasası. İşte yazara göre bu olgular, içtihatlar, kamu hukuku ilkeleri, ayrıcalıklar, statüler, imtiyazlar, bütün olarak ülkenin anayasasını oluştururlar ve hepsi bir arada, bir ülkedeki güçlerin gerçek ilişkisinin doğal ve basit ifadesidir.

Hani Türkiye’de, şu anda anayasa üzerine söz söyleyenlerin, hatta onların ailelerinin dahi doğmadığı tarihlerden itibaren bıkıp usanmadan ‘anayasa’ konuşuluyor ve hemen hiçbir sorunumuz çözülmüyor ya, işte Lassalle’ın (meclis bir anayasa yapmayı başarsa ve kral tarafından ilan edilse, bu anayasanın hayatiyetine bel bağlanabilir mi, sorusuna yanıt olarak) şu sözleri, halimizin gerekçesini güzelce açıklıyor, hoş bir benzetmeyle: 

“Hiçbir şekilde Beyler! Bu, tümüyle olanaksızdır! Eğer bahçenizde bir elma ağacı varsa ve üzerine ‘bu, bir incir ağacıdır’ yazdığınız bir etiketi üzerine iliştirirseniz, bu sayede bu ağaç incir ağacı olur mu? Hayır ve bununla birlikte bütün ev halkınız ve onlarla birlikte ülkenin bütün sakinleri etrafında toplanırsanız ve ciddiyetle ‘bu, bir incir ağacıdır’ diye ant içseniz, ağaç neydiyse öyle kalır ve gelecek yıl da bunu kanıtlar: Dallarında incir değil, elmalar belirecektir.”

Kâğıt üzerindeki anayasayla toplumsal-siyasal güçlerin ve farklı halk kesimlerinin gerçek ilişkilerinden kaynaklanan ‘ana’ yasa arasında çelişki olursa, aslında anayasayla ilgisi olmayan sorunları anayasal sorunlar ‘mış’ gibi tartışır, yenisini yaparak ‘elma ağacını incir ağacı haline getirebileceğimizi’ zannederiz. On yıllardır yaşadığımız budur.

Eğer yeni bir anayasadan, kurucu faaliyetten söz ediyorsak, çok temel bir unsurun ‘yokluğunu’ düşünmek son derece verimli bir yöntemdir, bu bir. İkincisi, kurucu bir unsurun yokluğu fantezisi, bizi çıplak güç ilişkileriyle baş başa bırakacağından ‘gerçek’ olanı fark etmemize yardım eder. Üçüncüsü, yokluk üzerine ‘hayal’ kurmak, var olan hakkında ‘hayalci’ davranılmasını da önler.

Yazıyı, ülke ve parlamento bu haldeyken, ‘elma ağacına incir ağacı’ muamelesi yapıp sizleri de buna ikna etmeye çalışarak bitirmek isterim: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, kutlu olsun.

Yazı önerisi: Bakın, ‘Fişlemek ve fişlenmek’ başlıklı yazısında Gökçer Tahincioğlu, memleketin ‘gerçek anayasasını’ ne de güzel anlatmış. Okumanızı dilerim.