Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.
Koskoca memleketi, babalarının tarlası zannediyorlar…
Anlaşılan bizimki gibi memleketlerde tarih bu şekilde işliyor. Akıl ve bilimsel düşünce reddedilince, geriye saf ‘deneyim’ kalıyor. Memleket birikiminin zannettikleri kadar ucuz, koskoca ülkenin ise bir kesimin tapulu malı olmadığını ve olmayacağını, ‘eşit yurttaşlığı,’ er ya da geç ancak mutlaka öğrenirler. Kendileri de, soytarıları da.
'Gülümser' Abdullah bey ile genç bir akademisyenin nahoş hikâyesi…
Ceberut, sıkışmış, haksız, kafası karışık insan ve kurumlar için büyük bir kâbustur, ‘basit soru’yla karşılaşmak. Çünkü olabildiğince ve özenle karmaşık gösterilen, belirsizliklerle malul bir dünyadan beslenirler.
Faşizme varan yolda kritik bir durak: Şaşırmamak
Faşizm, yol boyunca ‘fark edilebilen’ bir rejimdir. Gün be gün inşa edilir. Yaşamın her hücresinde. Yolun sonuna varıldığında, artık ne şaşılacak bir şey, ne de şaşacak insan kalır.
Sorun, Atatürk'ü sevip sevmemekte değil, dalkavuk ve riyakâr olmakta…
10 Kasım babayiğitleri, Mustafa Kemal’in otoriterliğine, tek adamlığına, seçkinciliğine değil; bir devlet biçimi olan cumhuriyete, Cumhuriyet’in özü laikliğe ve Batılı hukuka karşı. Ayrıca kendilerince ‘sevilmemek’ herhalde ‘sevilmeyen’ için, büyük bir şans ve onurdur.
Ölmemeyi dahi akıl edemeyen işçilerin ağır ihmali…
Tanık olduğumuz aşağılık ilişkiler ağı çözülmediği sürece, memlekette, her Allah’ın günü, işçiler, ölecektir. Hiçbir patron ve siyasetçinin başına, hiçbir şey gelmeyecektir.
'17 aylık bebeğe tecavüz' örneğini veren bir zihinle 'birlikte' yaşamak…
Müftü, sırtını ‘sağlam irade’ye dayamış durumda. Çok iyi biliyor ki, ‘yedirmezler.’ Hatta taltif edilir. Müftü, özgüvenli. Çünkü zımni iznini, dönemin ruhundan alıyor.
Bu toprakta Kürt yok ise, sen var mısın?
Her birimiz, toprağımızda olup bitenin sorumluluğunu paylaşmalı, hissetmeliyiz. Bu satırların yazarı, devlet okullarında okudu. Satırlarını, memleketin yoksul insanının vergisi sayesinde yazabiliyor. Kürt’ün, Türk’ün, Müslüman’ın, Gayrimüslim’in emeği sayesinde. Bir ömür borçlu olacağı toplum, Kürt’ün de toplumu. Okumasını sağlayan ‘vergi,’ Kürt’ün de emeği, alın teri. Anlatılmalı. Bıkmadan, usanmadan anlatılmalı. Siz de borçlusunuz.
Irkçının ve arsızın kutsal 'bankamatik' hakkı…
Hiç utanmıyorlar. Adını bir türlü koyamadıkları bilinçli ya da bilinçsiz ırkçılıkla, ayrımcılık ve nefretle şekillenen ruh halleri, utanç duymalarını engelliyor belli ki. Bu duygunun ne olduğunu unutmuş gibiler.
Fizik, kimya, matematik, Reis…
Hukukla, yeni anayasayla vs. ilgisi olmayan bir dönüşüm ve siyasal mücadeleye tanıklık ediyoruz. Bu süreçte, ‘artırılan’ her elin kabulü, ertesi gün mevzuatın bir parçası haline geliverir. Hal böyleyken gidişatı görmek ve karşı çıkmak yurttaşlık görevidir.
Türk tipi rejimlerde seçim sandığı, şu malum 'şemsiye' gibidir…
Türkiye, yargı bağımsızlığını, ‘Yargının Kâbesi’ni, AKP’liler mi yoksa cemaat mi ele geçirecek?’ düzeyinde tartışıyor. Seçimi kim kazanırsa kazansın, yargı bağımsız, yargıçlar ise yansız ve özgürlükçü olmayacak elbette. Seçim sonucunun tek önemi, bazı soruşturmaların kısa vadedeki geleceğini belirleyecek oluşu. Hepsi bu.
Şimdi kimi aklı evvel AKP’liler, paçaları tutuşmuş halde ‘Sandıktan çıkmak meşruiyet için yeterli değil’ diyerek sayıklıyor. Bu sandık kafalılar, tatsız tuzsuz, kötü bir şaka gibiler.
'Dinci'ye dinci demeyelim de ne diyelim?
Dincilik, az gelişmiş toplumlarda ‘bir taşla kuş sürüsü vurmanın’ en sağlam yoludur. Mücadelenin ilk adımı ise dinciye, dinci demektir. İleri demokrat değil.
Zorunlu din dersi kararı ve Kürtçe'ye vurulan mühür
MURAT SEVİNÇ
Bu iki anayasal konuyu, bir yazının sınırları içinde ele almadan önce, ‘anayasa değişikliği’ tartışmasına değinmek, bir zorunluluk.
Mümtaz Soysal hoca, yaklaşık 40 yıl önce...