MURAT SEVİNÇ
Bu iki anayasal konuyu, bir yazının sınırları içinde ele almadan önce, ‘anayasa değişikliği’ tartışmasına değinmek, bir zorunluluk.
Mümtaz Soysal hoca, yaklaşık 40 yıl önce kaleme aldığı bir kitabının ilk satırlarında, mealen, ‘Dünyada bu denli çok anayasa tartışılan bir ülke olmadığını’ yazar. 1982 Anayasası da bu yargıdan bağışık değil. Yeni bir anayasa gereksinimi sürekli dile getirildi.
Göz ardı edilen iki gerçek
Buna mukabil iki gerçek sürekli ve bilinçli olarak göz ardı edildi/ediliyor.
1. 1982 Anayasası’nın yarısından fazlası değiştirildi. Haliyle ‘aynı’ anayasadan söz etmiyoruz. Ruhu capcanlı ancak lafzından kaynaklanan sorunların hiç olmazsa bir kısmı çözüldü.
2. Anayasa’nın maddelerinden (yani sözünden) daha önemli olan, uygulamasıdır. ‘Metin önemsizdir’ demek istemiyorum. Ancak özgürlükçü ve çağa uygun yorumlayarak, yani ‘özgürlükçü’ ve ‘çağa uygun’ davranarak, pek çok sorunu çözmek mümkündür.
Daha da Türkçesi: Örneğin anayasaya ‘Kadın ve erkek eşittir’ yazmak çok önemlidir ancak bu hüküm uygulamada dikkate alınmadığında hiçbir değeri kalmaz. Anayasa’ya, ‘Devlet kadın erkek eşitliğini yaşama geçirmekle yükümlüdür’ hükmünü koyarsınız, ancak bir bakarsınız ki yeni AYM ve yeni HSYK üyelerinin tamamına yakını erkek!
Dolayısıyla, ‘demokratik bir sistemde ve haliyle demokratik bir zihinle algılanıp uygulanacak’ bir anayasal düzenin varlığıdır, önemli olan. Tabii bu ifadelerimden, ‘Ne yani yeni bir anayasaya gereksinim yok mu?’ sorusuna varanları ve varacak olanları, artık tababetin şefkatli kollarına emanet etmekten başka çare yok.
Gerekçe: ‘Gençler Mao’yu, Lenin’i biliyor ama kelime-i şahadet getirmiyor’
Bu ‘zorunlu’ girişin gerekçesi: 32 yıldır baş belası olan ‘zorunlu din dersi’ni kaldırmak için yeni bir anayasaya gereksinim yok. Tek bir maddeyi (24) değiştirmek yeterliydi. Diyelim ki o maddeyi de değiştirmek istemiyorsunuz. O zaman 24. maddenin ‘özgürlükçü’ yoruma tabi tutularak aşılması yolu denenebilir. Yıllar önce sevgili Kerem Altıparmak Radikal İki’de bu yorumu yapmıştı: ‘Zorunluluk, dersin müfredatta olmasını gerektirir, herkesin almasını gerektirmez’ diyerek.
Daha önce de yazdığım gibi, bu ders özetle, ‘Gençler Mao’yu, Lenin’i biliyor ama kelime-i şahadet getirmiyor’ gerekçesiyle konuldu. Tutanak dergilerinin ‘özeti’ budur.
Ne din kültürü ne ahlak öğretibildi devlet
Devlet, adını ‘din kültürü ve ahlak öğretimi’ koydu ancak ders, ne din kültürü ne de ahlak öğretebildi. Sünnilik aşılanan, bir mezhebin pratiklerinin belletildiği zaman dilimi oluverdi.
Ahlak ise zaten devletin öğretebileceği bir olgu olamazdı; hele ki bizimki tarafından! Ders, o gün bu gündür Sünni kesimin aklı başında mensuplarıyla özellikle Alevi ailelerin tepkisini çekti.
İki önemli karar
Şu anda tartışılan ise iki önemli AİHM kararı.
İlki (Başvuru no. 1448/04, 9 Ekim 2007) Hasan-Eylem Zengin/ Türkiye kararı. AİHM özetle şunu söylemişti: ‘Din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersi devlete göre, laiklik, inanç özgürlüğü çerçevesinde, barış ve hoşgörünün geliştirilmesini hedefliyorsa da, ders içeriği, dersin yansız şekilde verilmediğini göstermektedir. İslam dinine, diğerlerinden daha fazla ağırlık vermektedir. Bu durum ebeveynlerin, ‘nesnellik ve çoğulculuk ölçütü’ beklentilerini karşılamamaktadır. Hristiyan ve Musevi olanlar muaf olabilseler de, ebeveynlerin okul yetkililerine ‘dini ve felsefi’ inançlarını bildirmelerinin zorunlu olması da kabul edilemez. Çünkü hiç kimse inancını açıklamaya mecbur bırakılamaz.
Davada bireysel önlem öngörülmedi (Eylem Zengin artık üniversite çağındaydı) ancak karardan, ihlalin ancak birkaç koşulla sona erdirilebileceği sonucunu çıkarmak mümkündü: Ya ders zorunlu olmaktan çıkacak, ya gerçekten bir kültür dersine dönüşecek, ya da aile ve çocuklar inançlarını açıklamak zorunda bırakılmayacak. Bu konuyu uzatmıyorum, ancak merak edenler için Kerem Altıparmak’ın İHOP için yazdığı ayrıntılı raporu öneririm.
Sade suya tirit bilgileri AİHM yutmadı
Ardından necip devletimiz, ders içeriklerini kısmen değiştirip diğer inançlara dair sade suya tirit bilgiler serpiştirdi.
Şu anda gündemde olan karar ise, AİHM’nin bu samimi olmayan değişiklikleri de tabiri caizse ‘yutmadığını’ gösteriyor. Mansur Yalçın ve diğerleri/Türkiye kararında AİHM, dersin içeriğinin hala Sünni inanca yönelik olduğunu, ailede öğretilenle derste anlatılanlar arasında belirgin bir farklılık bulunduğunu ve bu nedenle Sünni inanç dışındaki yurttaşa seçme şansı tanıması gerektiğini belirtiyor.
Yapısal sorun ve değişikliklik gerekliliği vurgusu
AİHM’e göre, seçim hakkı tanınmış yurttaşlara, hayli ağır bir yük olan, ‘inancını açıklama mecburiyeti’ getiriyor. Oysa laik bir sistemde hiç kimse inancı konusunda açıklama yapmaya zorlanamaz. Ayrıca Mahkeme bu kararında, diğerinden farklı olarak çok önemli bir şey daha yapıyor: Bu sorunun ‘yapısal bir sorun’ olduğunu ve kararın uygulanması için bir an önce değişiklikler ‘yapılması gerektiğine’ hükmediyor.
Şimdi Türkiye, ister Büyük Daire’ye giderek top çevirsin (ki kesinlikle gidecektir!), isterse resmi ağızlardan gülünç açıklamalar yapsın, sonuç değişmiyor. Din dersi zorunlu olamaz. Bu haliyle hiç olamaz. Artık kitaplarda yapılacak göstermelik düzenlemeler de çare değil. Bu kadar açık.
Unutulmaması gereken iki şey
Tabii iki şey unutulmamalı: Eğer bir gün dersi almak istemeyenlere muafiyet tanınacaksa bu, ‘dersi almak isteyenlerin başvurması’ şeklinde olmalı. Diğer yol, herkesin ‘inancını açıklamak zorunda bırakılması’ anlamına gelecek ve laik devlet ilkesine aykırı olacaktır.
İkincisi, ortaokul çağında çocuğu olan bir meslektaşımın uyarısı. TEOG adlı sınavda bolca İslam dini sorusu varmış. Çocuğu, bu gerekçeyle din dersinden muaf olmayı pek istemiyormuş, sınavı geçebilmek için! Başka söze gerek var mı?
İlerleyen aylarda nasıl numaralar yapılacağını hep birlikte izleyeceğiz…
Diğer sorun: Kürt diline mühür
Gelelim diğer anayasal/siyasal sorun olan, Kürt diline vurulan mühre. Artık bu konuyu yazıyor olmanın dahi utanç verici olduğu kanısındayım. Annesinin dilinde eğitim almış bir insan/yurttaş olarak, bir başka insana/yurttaşa, ‘Hayır sen alamazsın’ denilmesinin, bırakın insan haklarını, anayasayı, hukukun ilkelerini, mevzuatı; düpedüz ‘insanlığa aykırı’ olduğu kanısındayım.
Şimdi burada hukuk, hukukun oluşumu gibi başı sonu olmayan tartışmalara girecek değilim ancak hukuk kuralları/ilkelerinin, siyasi mücadeleler ve sonunda oluşan siyasi ve ahlaki bazı kabullerle biçimlendiğini hatırlatmakta yarar var.
Anadilde eğitim ‘haktır’, bu kadar
Anadilde eğitim ‘haktır’, bu kadar. Hakkın tanınmamış ve tanınmıyor oluşu o hakkın sahiplerinin değil, tanımayanların utancıdır.
Bu, aynı zamanda ahlaki bir ilkedir. Resmi dilin Türkçe oluşuna kimsenin itirazı yok. Böyle bir ilkenin, öncelikle ‘ulus’u bir arada tutabilmesi için gerekli/zorunlu olduğu kanısındayım. Buna mukabil o ulusu oluşturan toplulukların, fertlerin, hangi dilde eğitim alacağına, hangi dilde eğitimin bir insanın gelişimi için gerekli olduğuna; hukukçular, tarihçiler ve siyasetçiler değil, öncelikle bu konuda uzmanlaşmış bilim insanları karar verir. Nesnel, hak gözeten, özgürlükçü ‘bilim’in buyruğu, yönetenler ve hukuk yapıcıları için bir emirdir.
Halihazırdaki Anayasa’nın bir çırpıda değiştirilebilecek bir iki maddesi (başta 42.madde) ve ardından mevzuat değişiklikleriyle hallolabilecek bir açmazdan söz ediyoruz. Yani bunun için de ‘yeni anayasa’ fetişizmine gerek yok. Ama gel de bunu, yıllardır AKP’nin algı yönetimine kapılıp içeriği belirsiz bir ‘yeni anayasa’ saplantısı peşinde koşmayı marifet sayan kimi münevvere anlat…
Mühürleri açma, barışçıl bir ‘siyasal eylem’ biçimi
Ezcümle, anadilde eğitimin şu anda bir anayasal/yasal dayanağı olmasa da, insanların dillerine vurulan mühürleri açması barışçıl bir ‘siyasal eylem’ biçimidir, sivil itaatsizliktir, ses duyurmadır, çığlıktır. Bu çığlığı duymamak ise bırakın mevzuat tartışmasını, ahlaksızlıktır!
Bir ‘anayasacı’ ve ‘yurttaş’ olarak, eğitim talebini, bu toprakta herkesin eşit yurttaş olarak nefes alma isteğini, tüm yüreğim ve benliğimle destekliyorum. Bu memlekette, Kürtler ve diğerleri, muhtelif gerekçelerle ezilenlerin tümü, kendilerini ‘özgür ve eşit’ hissetmediği sürece, ben de kendimi tam insan ve yurttaş hissetmeyeceğim.
Eminim bu satırları okuyanlar da aynı duyguları paylaşıyorlardır. İnsan, bir haksızlık karşısında utanmalı, kabullenmemeli, rahatsız olmalı, özgürlükten yana olmalı. Yoksa neden insan olarak adlandırılsın ki…
Zorunlu not: Selahattin Demirtaş ile ilgili yazıma, beklenebilir, duygusal ve bir kısmı üzücü tepkiler/mesajlar geldi. İnsanlar, sevdikleri eleştirilsin istemiyor. Oysa malumunuz, sürekli övgünün sonucu kaçınılmaz şekilde aptallaşmaktır.
Bir akademisyen, elbette parti üyesi olabilir (anayasal hak), bir parti ya da siyasal akımın sempatizanı vs. olabilir. Ancak akademisyen, bilimsel yansızlığını kaybetmemeli ve irili ufaklı her iktidar odağı ve hatta ‘kendisiyle’ arasındaki ‘mesafe’yi korumalıdır. Mesafe kaybolursa, hiçbir tespit ve eleştiri sağlıklı olmaz.
Benim işim, muhtelif siyasi görüşlerin beni sevmesini sağlamak değil. Memlekette mebzul miktarda ‘sempati güzeli’ akademisyen/yazar var.
Demirtaş’ın alkış eylemi için yaptığı açıklamayı ‘Erdoğan’ın oy oranına’ dayandırmasını, özellikle 1950’den bugüne yaşanan (1924 Anayasası kaynaklı) egemenlik tartışması bağlamında son derece ‘sağcı’ ve ‘sığ’ bulduğumu yazmıştım. Hala aynı kanıdayım.
Bunun bir insanı sevip sevmemekle, onun iyilik ya da kötülüğüyle ilgisi yok. Böyle bir değerlendirmeye, karşı iddiayla yanıt verilir. ‘Çok üzüldük’, ‘Bu olmadı’ diyerek değil.