Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un
B

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Aslında burası bugünkü ikinci kapım. İlk uğradığım meyhaneden, daha bir iki çatal aldığım mezeleri masada öylece bırakıp hesabı ödedim ve çıktım. Bahşişi ihmal etmeden tabii… Henüz bir kadeh içtiğim rakımı da aldım yanıma. Ya onlar gününde değildi ya ben. Şikâyetim mezelerden filan değil, üstelik fena da değillerdi. Bir olmamışlık, samimiyetsiz bir güleryüz vardı. Yoldan geçenlerden müşteri kapmaya çalışmaları da antipatik gelmiş olmalı. 

Çok da eski bir mekân. Kızmadım. Kaprisli sayılmam. Gittiğim meyhanelerde olumlu yanlara odaklanır, hatta pozitif ayrımcılık yaparım. Sadece orada daha fazla bulunmak istemedim. Epey de fotoğraf çekip notlar almıştım halbuki.

Çıkıp 10-15 dakikalık yürüyüş mesafesindeki Yalçınkaya’ya, günün ikinci kapısına geldim.

Yalçınkaya, iki sokağın köşesinde, püfür püfür.

Yalçınkaya Ocakbaşı & Restaurant Aksaray’da, Recep Yazıcıoğlu Sokak ile Sinekli Bahçe Sokak köşesinde. Sinekli Bahçe Sokak’taki Star Ocakbaşı’na gelmiştim daha önce. Yabancısı sayılmam buraların. 

Pos bıyığıyla İsmail bey karşıladı, boş masalardan istediğimi seçebileceğimi söyledi. Sonradan anladım, erkenci müdavimlerin masasına da izin isteyip otursaymışım muhabbetle karşılanırmışım. 38 yıllık bir müdavim mekânıymış burası.

Salonumuz bu.

İki sokağın kesiştiği köşe masaya geçtim. İki yanım boydan boya açılır kapanır geniş camla çevrili. Püfür püfür. Bugünkü gibi müsait havalarda, sokakta da masaları var.

Neyse, ben yerimden memnunum, tatile gelmedik sonuçta, görevimiz var.

Meze dolabımız bu.

Bir 35’lik de burada söyledim. Dolapta beş çeşit meze, meyveler, ızgaralıklar var. Yarımşar porsiyon zeytinli turşulu mantar, barbunya pilaki, şakşuka, Arnavut ciğer istedim, arka masada oturan müdavim “Peynir de al, çok güzel” dedi. Kırar mıyım?

Peynir güzelmiş hakikaten.

Seçtiğim mezeler.

Neyse, biz salona dönelim.

Girişin sağında üst kata çıkan merdiven, merdivenin yanında adisyonların da tutulduğu banko, sonra bakır davlumbazlı ocakbaşı, yanında mutfağa sırtını vermiş meze dolabı, sonra içki dolabı, yanında bira kasaları, üstünde Kocaeli Kartepe Hipodromu’ndan yarışların yayınlandığı ekran, sonra küçük bir aralık, içki dolabı… 

O küçük aralığı kaçırmayın, tuvalete oradan geçiliyor. Tek kabin, alaturka, bir de lavabo. Sifon belki o gün arızalıydı, havlu kâğıt da dışarda.

Salonda dört sıra masa var.

Salona dönelim… Cam tarafında dört sıra sekizerli masa var. Dörderli masalar birleştirilmiş. Salonun başında ve sonunda TRT Müzik kanalının açık olduğu birer ekran. Asırlık Ezgiler programından dinliyoruz. Maç günleri müzik beklemeyin tabii.

Üst kattaki salon da ferah. Bugün ihtiyaç olmadığı için boş.

Üst katta da ferah bir salon var.

Duvarının birinde boydan boya Vefa Zat’ın kaleminden ‘Rakı Adabı‘ diskuru var.

Rakı Adabı diskuru.

Buradaki tuvalet de tek kabinli, ama alafranga. Kadın müşteri olunca buraya yönlendiriliyor.

Tuvalet için bira kasalarıyla içki dolabı arasını nişan alın.

İşte bütün bunlara dalmışken gençten biri “Behzat abi, merhaba” diyerek elini uzattı. Böyle durumlarda hafızaya güvenemeyişin verdiği suçluluk duygusuyla ne yapacağımı bilemem. Tabii ki uzatılan eli karşılıksız bırakmadım ama aptal gülümsememin arkasına sakladığım “Nereden? Kim? Hukukumuz nedir?” minvalindeki sorular kafamda binlerce tur attı. 

“Abi, yazılarının sıkı takipçisiyim, yandaki dükkânda lahmacun yiyordum, burada oturduğunu görünce selam vereyim dedim.”

Lahmacun biliyorsunuz, mümkünse zırhta kıyılmış et, domates, sarımsak ya da soğan, maydanoz, belki salça, tuz, karabiber karışımının, açılmış ince bir hamur üzerine yayılıp fırında pişirilmesiyle yapılan şahane bir yemektir. Ben bol maydanoz, ekstra pul biber ekleyip, limon sıkarak yemeyi severim. Etimolojik olarak da Arapça’da etli hamur anlamına gelen ‘Lahm bi ajin‘den türemiş. 

Saçmalıyorum değil mi?

Halil de bu, sağdaki.

Evet, böyle durumlarda ne diyeceğimi bilemem. Sonuçta bir sahne erbabı değilim ki bir şöhretim olsun… Neyse ki bütün bunları Halil’e söylemedim, “Buyur, rakı ikram edeyim” dedim. O da Trakyalı içtenliği ve samimiyetiyle oturdu karşıma.

Halil, İngilizce öğretmeni. Soyadını yazmıyorum, öğrencileri gugıllayıp bulmasın diye. +18 bir durumdayız yasal olarak. 

Ayrımcılık gibi olmasın ama bu Trakyalılar hem içmeyi biliyor hem de muhabbet erbabı oluyor. Ülkenin doğusundaki öğretmenlik maceralarını, oradaki kısıtlı meyhane ortamlarını Halil’den öğrendim. 

Muhabbetimizin ortasında bir başka genç arkadaşımız masamıza gelip, “Hoş geldiniz” dedi. Yarım saattir tadını çıkardığım şöhretime güvenerek ayağa kalkıp onu da selamladım. Düşünsenize, toplasanız mekânda henüz 10 kişi var, ikisi beni tanıdı. Oranlarsak, 85 milyonda 17 milyona tekabül eder, dünya nüfusunu saymıyorum bile. 

Diğer masaları da aynı sıcaklıkla dolaştı. Meğer mekân sahibiymiş. Üstelik onları tanıyor, isimleriyle hitap etti. Hafif bozuldum ama 8,5 milyon da bana yeter. 

Buradaki 10 kişiden sekizinin tanıdığı, benden daha ünlü genç arkadaşıma kendimi tanıttım. 

Uğur (Yalçınkaya, 36), ilk bisikletine bu kapıda binmiş, düşüp kalkmalarına şahit olmuş şu anda mekânda bulunan müdavimlerin çoğu. Babası Ferman bey, 1988’de açmış mekânı. Diyarbakır Kulplular. 

“20 yıldır babamla birlikte işletiyorum burayı. Müşterilerimizin çoğu benim bebekliğimi bilir. Kemikleşmiş müşteridir çoğu. Burayla beraber yaşlanmış müşterilerimiz var.”

Sadece müşteriler mi?

Servise bakan İsmail bey (Özpınar, 62) ve mutfağın başındaki Cemil bey (Bakırcı, 65) de 33 yıldır burada.

Ana yemeğe geçtik. “Ben size yarımşar Adana ve kuzu şiş yaptırayım” dedi. Yoksa yarımcı şöhretim buralara kadar gelmiş mi?

Adana, kuzu şiş. Yarımşar.

35’liği kendime söylemiştim, bir Trakyalıyla oturunca yetmedi tabii. Çantamdaki şişe de sırtımda yük; izin isteyip onu koyduk masaya. 

Bana peynir öneren müdavim kalkarken önerisi için teşekkür ettim. Ender bey (Bağırsakçı) çevre esnafından, müdavimmiş.

Soldan sağa, ben, İsmail bey, Cemil bey, Uğur bey.

Kalkma vakti. Halil, Bayrampaşa’da yaşıyor, Vatan Caddesi’nden metroya binecek.

Hesabım 2 bin 550 lira. Bira 160, 35’lik bin 200, mezeler 200’er, ana yemek Adana, Urfa 600, kuzu ve çöp şiş 750, kanat 450, orijinal Birecik patlıcanlı kebap 750 (ama onun 45-50 dakika servis süresi var. Tabii ki patlıcan zamanında), et sote, çoban kavurma 750’şer lira.

Her gün 11:00-24:00 arası servis var. Kapalı günü yok.

Halil’i de tanımış olmanın bahtiyarlığıyla geceyi bitirdim. Ama yazı bitmedi.

Bu yazıda üçüncü kapı yapacağım.

Arkan Çinetçi, yıllardır şahane bir iş yapıyor. Sosyal medyada, @rebetika.arkanaki isimli hesabında, Rebetika’nın peşine düşüp tarihini, coğrafyasını, kültürünü didik didik ediyor. Muhteşem.

Bizim eski müdavimimizdi. Sonra Londra’da yaşamaya başladı. 

Üçüncü kapımız münferit bir meyhane. Yakalarsanız. İhsan’la biz yakaladık.

Geçen hafta İstanbul’a ‘münferit bir meyhane‘ için geldi. Davet etti beni de, canıma minnet. İhsan’la (Yılmaz) icabet ettik. Yer İstinye’de, SG Kömürlük adlı bir etkinlik mekânı. Pire Limanı çevresinde bütün baskılara rağmen kendi kültürünü yaşatan rebet tekkelerindeki gibi derme-çatma bir ortam yaratmışlar. Meyve kasaları üstünde rakı içip muhteşem bir rebetiko akşamı yaşadık. Şef Aslı Güleç’in elinden çıkma mezeler şahane lezzetlerdi.

Arkan Çinetçi, rebetika kültürünün gönüllü elçisi.

Dedim ya, münferit meyhane. Kulağınız açık olsun, belki bir daha kurarlar.