Türkiye’de uzun süredir ‘manipülatif’ bir şekilde ‘nafaka mağduru erkekler‘ anlatısı üzerinden yürütülen nafaka tartışması yeniden alevlendi.

Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175’inci maddesinde yer alan ve yoksulluk nafakasının ‘süresiz olarak’ talep edilebilmesine imkân tanıyan düzenlemeyi iptal etmişti. Konuyla ilgili dosyanın birinci bölümünde avukat Bedia Büyükgebiz ve Aslı Karataş sorularımızı yanıtlamıştı.
Dosyanın ikinci bölümünde Beste Demir Keki’ye yeni düzenlemenin nasıl bir ilke ve model üzerine inşa edilmesi gerektiğini sorduk:
Beste Hanım, Meclis yeni bir düzenleme yaparken nafaka meselesini yalnızca süre sınırı üzerinden mi ele almalı, yoksa yoksulluk riski, bakım emeği, evliliğin süresi, çocukların durumu, şiddet geçmişi, tarafların gelir ve istihdam koşulları gibi somut ölçütleri esas alan daha adil bir model mi kurmalı? Otomatik süre sınırının yaratabileceği sakıncalar nelerdir; hâkimin takdir yetkisi, nafakanın tahsili, devletin sosyal destek yükümlülüğü ve kadınların boşanma sonrası hayatta kalma güvencesi açısından nasıl bir düzenleme yapılmalı?
Türkiye’de nafaka tartışması çarpıtılmış bir zeminde yürütülüyor. Bu çarpıtılmanın bir süredir bile isteye yapıldığını düşünüyorum. Kamuoyuna sürekli olarak Şeyma Subaşı ve Ahu Yağtu gibi isimler hatırlatılıyor; oysa bu davalar, tarafların kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları anlaşmalı boşanma protokollerinin ürünü. Mahkemenin takdir ettiği rakamlar değil. Bunları Türkiye’nin mevcut ‘nafaka sistemi‘yle özdeşleştirmek, en lüks otomobili tüm Türkiye bu araçlara binermiş gibi göstermekle aynı şey.
Sizin de fark edeceğiniz üzere bu algı yönetimi ‘veriden değil, görünürlükten‘ besleniyor.
Gerçek şu; Türkiye’de mahkemelerin çekişmeli davalarda hükmettiği yoksulluk nafakasının ortalama rakamı 2 bin 500 liranın altında. Nafaka alacaklılarının sadece yüzde 6’sı 4 bin lira ve üzeri nafaka alıyor; çoğu bundan çok daha düşük.
Bu düzenlemeye reform diyebilmek için ‘reform‘a eşlik eden ‘yoksulluktan çıkışı güvence altına alan‘ devlet planlamaları, modellemeleri gerekir. Bu ‘reform’ bana bir hukukçu olarak işsizliğin bu kadar yüksek seviyede olduğu ve yoksulluk nafakası ortalamasının 2 bin 500 liranın altında olduğu bir ülkede şiddet mağduru bir kadının evinden nasıl çıkıp kendine bir hayat kurabileceğini anlatmıyor. Bunu alıyoruz ama ne sunuyoruz? Cevabı yok.
Örneğin, yoksulluk nafakası yükümlüsünün ödediği nafakanın vergiden düşürülebilmesi gündeme getirilebilirdi. Ancak nedense bu seçenek hiç tartışılmadı. Oysa böyle bir düzenleme, nafaka yükünün bir kısmının devlet tarafından üstlenilmesini sağlayabilir, aynı zamanda kadınların medeni hakları ve ekonomik güvenceleri de korunmuş olurdu. Bu şekilde devlet dolaylı sübvansiyon sağlanmış olur, yükümlünün direnci artar ve yükü azalırdı.
Otomatik süre uygulaması oldukça yanlış bir uygulama zira on yıllık evlilik eşittir beş yıl nafaka gibi mekanik formüller, gerçek yoksulluğu ve kişisel koşulları göz ardı eder. Sekiz yıl evli, yüksek eğitimi olmayan, iki çocuk büyütmüş, şiddet geçmişi bulunan, hiçbir zaman iş hayatına girmesine izin verilmemiş, o şansı bulamamış ve iş gücüne sıfırdan katılmaya çalışan bir kadınla; yine sekiz yıl evli kalmış, eğitimli ve belli yaşa kadar kariyerini kesintisiz sürdürmüş bir kadının aynı süre sınırına tabi tutulması adil değil.
Doğrusu, hakimin takdir yetkisinin korunmasıdır. Şiddet geçmişi, istihdam geçmişi, yaşı ve mevcut durumda istihdam edilebilirliği, istihdamı için gereken süre, işgücünden çıkma süresi ve sebebi, eğitim durumu göz önüne alınarak hakim tarafından belli sınırlar çerçevesinde takdir yetkisi kullanılması gerekir. Aslında üzerinde durmamız gereken tam da mevcut maddenin buna izin vermesi olmalı. Madde “Süresiz nafaka verilebilir” diyor ama her durumda git süresiz nafaka ver demiyor.
Süreli nafaka modelinin getirildiği ülkelerde üzerinde titizlikle durulan soru şudur: “Bu kadın evden çıktığında bu ülkede çalışarak ve devlet desteğiyle kaç sene içerisinde kendine bir hayat kurabilir?” Yani eski eşten bu son derece cüzi ‘yük’ alındığında bu yükü kim omuzluyor? Devlet desteği var mı, mesleki eğitimler var mı, konut desteği sağlayabiliyor muyuz?
Bunun yanı sıra her iki-üç yılda bir otomatik gözden geçirilme mekanizmaları getirilebilir -ki getirilmesi gerekir. Ama mevcut durumda ve uygulamada bu da çok zor. Çünkü maalesef çoğu mahkeme zaten çok yavaş işliyor. Örneğin, İstanbul Anadolu Mahkemeleri’nde boşanma davası açtığınızı ve tedbir nafakası talebiniz olduğunu düşünün, neredeyse bir sene sonraya ön inceleme duruşması günü veriliyor ve yoksulluk için tedbir nafakası çoğu durumda ön inceleme duruşmasına kadar verilmiyor. Yani boşanmak isteyen kadın bir sene açıkta zaten İstanbul Anadolu Mahkemeleri’nde. O zaman neden tedbir nafakası var? Bir yıl, bir buçuk yıl sonra hükmedilsin diye mi? Ya da boşanma davaları ve nafaka artış davalarında, nafaka miktarını üst mahkemeye götürdüğünüzde karar kesinleşene kadar nafaka hiç artmıyor. Bu enflasyon düzeninde bu da hukukla gerçek hayatın birbirinden kopuk kaldığı, oldukça hatalı bir uygulama. Kısaca uygulamada zaten sistematik olarak maddi gücü yerinde olmayan kadın mağdur.
Üzerinde durulması gerekenler şunlar olmalıydı; mahkemeler nasıl hızlandırılır? Kadınlar istihdama nasıl kazandırılır? Kız çocuklarının eğitim hakkı nasıl korunur? Yüksek eğitim almamış kadınların mesleki becerileri nasıl arttırılır? İş hayatına giren kadına, doğuran kadına nasıl daha fazla teşvik sağlanır? Devlet destekli kreşler nasıl yaygınlaştırılır?
Bu sorulara yanıt bulunmadan Türkiye ortalaması 2 bin 500 lira altı olan yoksulluk nafakasına otomatik süre sınırı getirmek, arabanın tekerlerini patlatıp yedek teker takmadan yola atmakla aynı maalesef.
Evlilikleri ve aileyi bu şekilde koruyamayız. Nafakayı kesip atmak ev içinden çıkamayan şiddet mağduru kadınları ve kadın ölümlerini artırır. Orta ve uzun vadede de boşanma sonrası sistem tarafından korunmayacağına inanan kadınların evlilik içinde kariyerine ara verme ihtimali azalır; çocuk sahibi olma konusunda daha temkinli davranılır ve sonuçta daha az çocuk yapılan, güvencesizlik üzerine kurulu bir toplumsal yapı ortaya çıkar. Kısaca, şu an dile getirilen devlet politikasıyla da son derece uyumsuz olduğu söylenebilir.
Nafaka hakkı
Beste Demir Keki’nin de vurguladığı gibi nafaka tartışmasını yalnızca ‘süre sınırı‘ başlığına sıkıştırmak, boşanma sonrası yoksulluğun gerçek nedenlerini görünmez kılıyor. Oysa adil bir düzenleme; bakım emeğini, istihdamdan kopmayı, şiddet geçmişini, çocukların durumunu, nafakanın tahsilindeki güçlükleri ve devletin sosyal destek yükümlülüğünü birlikte düşünmek zorunda.
Bu noktada mesele yalnızca Meclis’in nasıl bir yasa yapacağı değil; bu belirsizlik döneminde kadınların haklarını nasıl koruyacağı, hangi hukuki ve toplumsal mekanizmalara dayanabileceği de önemli. Çünkü nafaka hakkı, kâğıt üzerinde var olan bir düzenleme olmaktan çok, çoğu kadın için boşanma sonrası ayakta kalabilmenin somut araçlarından biri.
AYM süresiz nafaka düzenlemesini iptal etti