Dosya: Nafaka kimin mağduriyeti?

Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175’inci maddesinde yer alan ve yoksulluk nafakasının ‘süresiz olarak’ talep edilebilmesine imkân tanıyan düzenlemeyi iptal etmesi, Türkiye’de uzun süredir manipülatif bir şekilde ‘nafaka mağduru erkekler’ anlatısı üzerinden yürütülen nafaka tartışmasını yeniden alevlendirdi.

Fotoğraf: Pexels

Karar, erkeklerin cephesinde “Büyük mağduriyet sona erdi” gibi dramatik bir yerden alkışlanadursun, nafaka konusunda aslında kimin gerçekten mağduriyet yaşadığını konuşmak için de hukuki ve kamusal bir alan açtı.

Çünkü en basitinden bu hafta hepimiz öğrendik ki; birkaç zenginin anlaşmalı boşanma kararı üzerinden köpürtülen ve manipüle edilen nafaka tartışmasının aksine, yoksulluk nafakası boşanan her kadına otomatik olarak bağlanan, koşulsuz, denetimsiz ve ömür boyu süren bir mekanizma değil.

Ayrıca mesele sadece teknik bir hukuki tartışmadan da ibaret değil. Medeni haklarımızda açılan bu delikler, halihazırda mülksüz, işsiz, yoksul, eğitimsiz ve güvencesiz bırakılmış kadınların, o dillerden düşmeyen ‘aile’ kurumu içindeki görülmeyen bakım emeğinin yüküne, boşanma sonrasında bir de devlet eliyle vurulan ağır bir darbe.

Dolayısıyla son yıllarda İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı Kanun, boşanma hakkı ve kadınların kazanılmış hakları etrafında yürütülen tartışmalar düşünüldüğünde, yoksulluk nafakasına yönelik itirazları da bu daha geniş politik hattın dışında okumak mümkün değil.

Peki AYM’nin kararı hukuken tam olarak ne anlama geliyor? Yoksulluk nafakası gerçekten kaldırıldı mı? Bu karar kadınlar açısından nasıl sonuçlar doğurabilir? Kamuoyunda dolaşıma sokulan ‘süresiz nafaka mağduriyeti‘ anlatısı gerçekle ne kadar örtüşüyor? Meclis yeni bir düzenleme yaparken neyi merkeze almalı? Ve bundan sonra kadınlar olarak ne yapmalıyız, bu karara karşı nasıl bir pozisyon almalıyız?

Bu soruları beş hukukçuya sorduk…

‘AYM yoksulluk nafakasını tamamen kaldırmadı’

Öncelikle kararın hukuki özünü öğrenmekle işe başlayalım. Bu kadar dezenformasyon içinde doğru bilgiyi almak hepimizin hakkı. Avukat Bedia Büyükgebiz bize bu kararın ne anlama geldiğini ve süreci anlattı:

Bedia Hanım, AYM’nin yoksulluk nafakasına ilişkin son kararı hukuken tam olarak ne anlama geliyor; bu karar yoksulluk nafakasını tamamen ortadan kaldırıyor mu, yoksa ‘süresiz’ ibaresinin iptaliyle daha sınırlı bir değişiklik mi öngörüyor? Mevcut düzenlemede yoksulluk nafakası bugüne kadar nasıl işliyordu, kamuoyunda anlatıldığı gibi otomatik ve koşulsuz biçimde ömür boyu süren bir hak mıydı? Ve son olarak; kararın mevcut nafaka kararlarına etkisi, yürürlüğe giriş süresi ve gerekçeli karar açıklanmadan yapılabilecek hukuki yorumlar bakımından tabloyu nasıl okumak gerekir?

Nafaka meselesi, Türkiye’de uzun süredir hukuki bir tartışmadan ziyade, kutuplaşmış bir toplumsal polemik alanı olarak yaşanıyor yahut yaşatılıyor diyebiliriz. Anayasa Mahkemesi’nin son kararı, bu polemiği yeniden alevlendirse de bir hukukçu gözüyle baktığımızda, karşımızda ‘yoksulluk nafakasının kalkması’ çıktısı değil, bu nafakanın ‘belirlilik’ ilkesi ışığında yeniden kurgulanması zorunluluğu duruyor. 

Öncelikle şunu netleştirelim: Kamuoyunda yaratılan bilgi kirliliğinin aksine AYM yoksulluk nafakasını tamamen kaldırmadı. Türk Medeni Kanunu’nun 175’inci maddesinde yer alan ve nafakanın ‘süresiz olarak’ istenebileceğine cevaz veren ibareyi Anayasa’ya aykırı buldu. Yani nafaka talep etme hakkı varlığını koruyor; tartışılan ve iptal edilen husus, bu nafakanın kanunda süre sınırı olmaksızın düzenlenmiş olması.

Maalesef iptale konu olan ibare, ‘süresiz nafaka’ kavramı bugüne kadar çok manipüle edildi. Halbuki sanıldığı gibi yoksulluk nafakası hiçbir zaman mutlak ve ömür boyu garantili bir hak olmadı. Mevcut düzende kanunumuz yoksulluk nafakası için iki temel şart arar: Talep eden eşin boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olması ve kusurunun diğer eşten daha ağır olmaması. Kamuoyundaki ‘otomatik’ algısının aksine, nafaka kendiliğinden bağlanmaz; mutlaka bir talep ve mahkemenin yoksulluk incelemesi gerekir. 

Üstelik mahkeme kararıyla verilen yoksulluk nafakası, Türk Medeni Kanunu’nun 176’ncı maddesi uyarınca; nafaka alan tarafın yeniden evlenmesi veya taraflardan birinin ölümü halinde kendiliğinden kalkar; yoksulluğun ortadan kalkması, tarafların mali durumlarının değişmesi veya haysiyetsiz hayat sürme durumunda ise mahkeme kararıyla bu nafaka kaldırılabilir. Yani ortada efsaneleştirildiği gibi erkeği ömür boyu haksızca sömüren bir mekanizma yok, istisnai örneklerin genelleştirilmesiyle dolaşıma sokulan sistematik bir dezenformasyon var.

Hukuki sürecin pratiğine gelirsek; bu karar bugün hemen uygulanmayacak. Henüz resmi gazetede yayımlanan bir AYM kararı yok, üstelik Anayasa Mahkemesi’nin hukuki bir kaos yaşanmaması adına iptal hükmünün, gerekçeli karar Resmî Gazete’de yayımlandıktan dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verdiğini görüyoruz. Bu yürürlüğün ertelemesi, mevcut kanun hükmünün dokuz ay daha yürürlükte kalacağı, dolayısıyla bu süre zarfında açılacak davalarda mahkemelerin hala ‘süresiz’ nafaka kararı verebileceği anlamına geliyor.

Mevcut düzende yoksulluk nafakası alanlar ise haklarını kullanmaya devam edecekler elbette. Anayasa’nın 153’üncü maddesi gereği iptal kararları kural olarak geriye yürümez. Bu yüzden güncel iptal kararı, bugüne kadar yoksulluk nafakası alanların haklarına halel getiremez. 

Şu aşamada, gerekçeli kararı görmeden Yüksek Mahkeme’nin hangi spesifik hukuki saiklerle, hangi anayasal ilkelerle bu iptali gerçekleştirdiğini söylemek veya detaylandırmak gerçekçi olmaz. Ancak net olan bir durum var ortada: AYM topu yasama organına atmıştır, 9 aylık süre bir lütuf değil, bir yükümlülüktür. TBMM’nin bu dokuz aylık ‘eşikte’ yapması gereken süreci nafaka karşıtı ajitasyonlarla değil, doğrudan sosyal ve ekonomik gerçeklikler üzerine hakkaniyetle inşa etmesidir. Eğer yasa koyucu; kadının evliliği boyunca ücretsiz olarak sırtlandığı ev içi ve bakım emeğini, sırf bu yüzden kariyerinden vazgeçmek zorunda kalışını, istihdamdaki cam tavanları ve yapısal yoksulluğu görmezden gelip meseleyi salt bir ‘süre sınırına’ indirgerse bu adalet değil sömürü olur. 

Nafaka tartışması kadınların boşanma sonrası yoksullaşma gerçeğini görmezden gelen bir ‘mağduriyet yarışı‘na da indirgenmemeli kanaatimce. Nafakayı sadece bir ‘borç’ olarak görmek, kadının ev içi emeğinin görünmezliğini de yok saymak demek aynı zamanda. Meclis’in yapması gereken, soyut bir süre sınırı koymaktan ibaret olmamalı; evliliğin süresi, yaş, emek piyasasına katılım, bakım emeği, çocukların durumu, gelir farkı ve somut yoksulluk riski gibi ölçütleri dikkate alan, hâkime denetlenebilir takdir alanı bırakan adil bir model kurarak ‘onarıcı adaleti’ sağlamak. 

Özetle, Bedia Büyükgebiz’in işaret ettiği gibi AYM kararı, yoksulluk nafakasının tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Ancak yasa koyucuyu nafakanın nasıl düzenleneceğine ilişkin yeni bir eşikle karşı karşıya bırakıyor. Bu eşikte temel mesele, yalnızca kanundaki ‘süresiz’ ibaresinin yerine ne konacağı değil; boşanma sonrası yoksulluğun Türkiye’de kimleri, hangi toplumsal koşullar içinde daha ağır biçimde etkilediği.

Kararın kadınlar açısından anlamı

Çünkü nafaka tartışması, hukuki belirlilik kadar kadınların evlilik içinde üstlendiği görünmeyen emek, bakım yükü, eğitim ve istihdamdan kopma gibi yapısal eşitsizliklerle de doğrudan ilişkili. Bu nedenle Avukat Aslı Karakaş’a, kararın kadınlar açısından ne anlama gelebileceğini sorduk:

Aslı Hanım, Türkiye’de boşanma sonrası yoksulluğa düşme riski neden özellikle kadınlar açısından daha yüksek; ev içi ücretsiz emek, çocuk ve yaşlı bakımı, eğitime ve istihdama erişimdeki eşitsizlikler nafaka tartışmasında neden merkeze alınmalı? Nafakanın süreyle sınırlandırılması halinde en çok hangi kadınlar etkilenecek ve bu karar, özellikle ekonomik bağımlılık, bakım yükü ya da şiddet nedeniyle boşanma kararı almaya çalışan kadınların hayatında nasıl sonuçlar doğurabilir?

Boşanmadan bağımsız olarak Türkiye’de ciddi bir ‘kadın yoksulluğu’ problemi var. Her ne kadar yasalarda birçok şeyi düzenlendiği için bütün eşitsizlik problemi ortadan kalkmış zannedilse de uygulamada hâlâ ayrımcı muamele söz konusu. Bu ülke senelerce “Baba beni okula gönder” kampanyalarını kız çocukları üzerinden yaptı unutmayalım ki. Kız çocukları erken yaşta evlendiriliyor, eğitime erişim hakları ellerinden alınıyor, dolayısıyla bir meslek edinme ve ücretli bir işte çalışma imkanları her şeyden önce  evlilik sebebiyle ellerinden alınıyor. Çocukların okuldan ayrılmaları raporlarına baktığımızda oğlan çocukları okuldan ayrıldıklarında işe girerken kız çocukları evlendiriliyor. Öncelikle bu gerçeği görmek şart.  

Bu ülkede çocuk yapma motivasyonunun bile “Yaşlanınca bize baksın” olduğunu unutmayalım ve  yaşlanınca bize bakar dedikleri çocuklar aslında kız çocukları. Dolayısıyla aslında bakım emeği sadece çocuk bakımıyla da sınırlı değil. Yaşlı bakımı, hasta bakımı da buna dahil. Kadınlardan beklenen bu emek ücretsiz olarak temin ediliyor ve son derece değersiz görülüyor. Nafakanın bunun bir telafisi olduğu gerçeği gözden kaçıyor. Profesör olmuş, cerrah olmuş, çok uluslu şirkette üst düzey yönetici olmuş kadınların aynı zamanda çocukları olması bir başarı öyküsüyken erkeklerde üç çocuklu ve aynı özgeçmişe sahip olmak bir başarı öyküsü değil çünkü arkada görünmeyen bir kadın emeği var.

Nafakanın bir süreye bağlanması elbette ki öncelikle yoksul kadınları etkileyecek. “Üç ay evli kalmış ömür boyu nafaka alacak” söylemi ile bir adalet sağlandığı düşünülüyor. Oysa sadece şuna bakmak bile yeterli; boşanmış bir kadın olmakla boşanmış bir erkek olmak arasında dağlar kadar fark var. Bu topraklarda “Kız adı dula çıktı” diye bir laf var. Bir ay bile evli kalmış olsa artık boşanmış bir kadın olmak kadınların toplumdaki pozisyonunu erkeklerin aksine çok derinden etkiliyor. Erkeklerin hiçbir şekilde böyle bir bedelle karşı karşıya kaldıklarını görmüyoruz.  

Zaten mevcut düzenlemede de nafaka süresiz değildi. Kadınların çalışabilecek bir potansiyeli olduğu hallerde nafaka kaldırılır. Örneğin ben avukatım boşandım, on senedir avukatlık yapmıyorsam bile mahkeme der ki artık avukatlık yapabilirsin nafakaya ihtiyacın yok. Mevcut düzenleme de buna imkan tanıyordu zaten. 

Burada çocukların velayetinin annede kalması meselesi de çok gözden kaçıyor. Çocuk bakarken aynı zamanda tam zamanlı bir işte çalışmanın kadınların hayatını nasıl bir girdaba soktuğu meselesi göz ardı ediliyor. İştirak nafakaası adı altında çocuklara verdikleri nafaka da zaten açlık sınırında.  Kadın boşanınca hem çocuğa baksın, hem kendine baksın, baba da hayatını yaşasın öngördükleri bu. Aslında hedeflenen bu vesileyle boşanmaların önüne geçmek olduğunu görmek zor değil. Oysa kadınlar ölümü göze alıp boşanma kararı veriyorken yoksulluğu göze alıp hayli hayli verir. Bu stratejide hesaba katmadıkları kadın dayanışması ve kadınların kararlılıkları.  

Yani Aslı Hanım’ın belirttiği gibi burada asıl mesele ‘kadın yoksulluğu’ ve bu problemi görmezden gelip, devlet eliyle yok saymak bu yoksulluğu daha da derinleştirecek. Çünkü kamuoyunda birkaç ünlü ismin yüksek tutarlı anlaşmalı boşanma protokolleri üzerinden körüklenen bir ‘nafaka mağduru erkek‘ söylemi dolaşıyor.

‘Nafaka mağduru erkek’

Avukat Hande Kuday ile bu ‘nafaka mağduru erkek’ söyleminin ne kadar gerçek olduğunu konuştuk:

Hande Hanım, kamuoyunda sıkça dolaşıma sokulan “bir gün evli kaldı, ömür boyu nafaka ödüyor” ya da “süresiz nafaka mağduru erkekler” anlatısı hukuki pratikle ve toplumsal gerçeklikle ne kadar örtüşüyor? Gerçekte nafaka miktarları, tahsil süreçleri, nafakanın azaltılması ya da kaldırılması imkânları nasıl işliyor; bu tartışma kadın haklarına, boşanma hakkına, 6284’e ve İstanbul Sözleşmesi’ne yönelen daha geniş bir politik hattın parçası olarak okunabilir mi?

Öncelikle nafaka belirlenirken, tarafların ekonomik durumu, çalışma imkânı, sağlık durumu, boşanma nedeniyle yoksullaşıp yoksullaşmayacağı gibi birçok kriter birlikte değerlendiriliyor. Yani ortada değiştirilemeyen, dokunulamayan, sonsuza kadar aynı şekilde devam eden bir sistem hiçbir zaman olmadı. 

Oysa nafaka tartışmalarında sürekli aynı hayalet karakter dolaşıma sokuluyor: Nafaka almak için çalışmayan, evlenmeyen, hayatını eski eşinin ödediği nafakayla sürdüren kadın. Açık söyleyeyim; ben meslek hayatım boyunca 2-3 bin lira nafaka almak için çalışmamayı tercih eden, yeniden evlenmeyen, keyif içinde yaşayan bir kadınla karşılaşmadım. Ama nafakadan ve mal rejiminden doğan alacakları ve tazminat yükümlülüklerini bertaraf etmek için mal kaçıran, evlilik boyunca birlikte yaratılan ekonomik değeri yalnızca kendi başarısının sonucu gibi sunan, kadının yıllarca verdiği emeği yok sayan ve kadına düşen payı bir hak değil de lütufmuş gibi gösteren ve onu da vermemek için her yolu deneyen sayısız örnek gördüm. Değil eşine ödeyeceği yoksulluk nafakası, çocuğuna ödeyeceği iştirak nafakasını  azaltmak için kendi şirketinde asgari ücretli görünen, maaşının bir kısmını elden alan, malvarlığını anne babasının üzerine geçiren, kayıt dışı çalışan binlerce erkek var. Sürekli ‘erkekler nafaka mağduru’ anlatısı kurulurken, çocuğun üstün yararını esas alan ve iştirak nafakasının tahsilini gerçekten güvence altına alan bir sistem kurmak nedense kimsenin aklına gelmiyor. 

Konu erkeklerin tarihsel olarak sahip oldukları avantajlı konumdan en küçük feragate geldiğinde, siyasi görüşler arasındaki bütün ayrımlar bir anda siliniyor. En muhalifinden en muhafazakârına kadar geniş bir kesim aynı cümlede buluşuyor: “Ama süresiz nafaka da zulüm, hem siz hani eşitlik istiyordunuz?”

’60 yaşında kadın boşandıktan sonra hangi işgücü piyasasına katılacak?’

Ancak burada eşitlik ve hakkaniyet kavramlarına ilişkin ciddi bir kafa karışıklığı var. Dezavantajlı olanla avantajlı olanın koşullarını eşitlemeden, ikisine de aynı hakkı vermek hakkaniyet yaratmaz. Yıllardır ücretsiz bakım emeği ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle ekonomik olarak geride bırakılmış bir kadınla, bu yükleri hiç taşımamış bir erkeğe aynı noktadan muamele etmek eşitlik değil, mevcut eşitsizliği hukuk eliyle yeniden üretmektir. Hayatında bir gün bile ücretli çalışmasına izin verilmemiş, 30-40 yılını ev içi emek ve bakım yüküyle geçirmiş 60 yaşındaki bir kadın, boşandıktan 10 ya da 12 yıl sonra hangi işgücü piyasasına katılacak? Kim onu işe alacak? Hangi gelirle hayatını sürdürecek?

Nafaka hukuk sistemimizde cinsiyet gözetilerek değil, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek taraf lehine hükmedilen bir mekanizma. Uygulamada nafakayı çoğunlukla kadınların almasının nedeni, dezavantajlı durumda olan tarafın hâlâ büyük ölçüde kadınlar olmasıdır; bu da hukukun kadınları kayırmasından değil, bakım emeğinin, çocuk bakımının ve ev içi görünmeyen emeğin yükünü hâlâ ağırlıklı olarak kadınların taşıyor olmasından kaynaklanıyor. Kadınlardan yıllarca ücretsiz emek talep eden düzen, boşanma anında bu emeğin yarattığı sonuçlara dair hiçbir sorumluluk üstlenmek istemiyor. Tartışılan şey nafaka değil; kadınların kendi kaderlerini tayin haklarının ellerinden alınıp erkek tahakkümüne bırakılması.

Dolayısıyla bu tartışmayı diğer gelişmelerden bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Kadınların yıllar süren örgütlü mücadelesiyle kazanılmış haklar son yıllarda adım adım hedefe konuldu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı. Kürtaja erişim fiilen zorlaştırıldı. 6284 sayılı Kanun’un koruma mekanizmaları gittikçe işlevsiz hale getirildi. Boşanmayı zorlaştırmaya yönelik politikalar üretildi. Şimdi de sıra nafaka hakkına geldi.

‘İstanbul Sözleşmesi de böyle kaldırıldı’

İstanbul Sözleşmesi de böyle kaldırıldı. Gerçekler üzerinden değil; yıllarca tekrar edilen yalanlar, dezenformasyonlar ve korku kampanyaları üzerinden. Bugün nafaka tartışmasında da aynı senaryoyu izliyoruz. Bir tarafta yüz binlerce kadının yoksulluk, bakım emeği ve ekonomik bağımlılık gerçeği var. Diğer tarafta ise birkaç istisna örnek üzerinden büyütülmüş bir erkek mağduriyeti anlatısı. Ve yine kadınların gerçeği değil erkeklerin üretilmiş mağduriyeti daha acil bulunuyor.

Kadınlar şiddet gördü, öldürüldü, yoksullaştı. Bunlar yıllarca göz ardı edildi; ama  erkekler “bu nafakayla bir daha evlenemem kendime yeni bir hayat kuramam” dediğinde devletin bütün refleksleri harekete geçti. Erkeğin boşanma sonrası kuracağı yeni hayat ile geride bıraktığı kadının sürdürmek zorunda olduğu hayat arasındaki eşitsizlik yine kimsenin gündemi olmadı.

Hande Kuday’ın vurguladığı gibi “süresiz nafaka mağduriyeti” anlatısı, çoğu zaman nafakanın hukuki gerçekliğinden çok, kadınların boşanma sonrası ekonomik güvencesini hedef alan politik bir söylem olarak işliyor. Bu söylem, düşük nafaka miktarlarını, tahsil edilemeyen ödemeleri, çocukların bakım yükünü ve kadınların yıllarca görünmeyen emeğini arka planda bırakıyor.

Tam da bu nedenle mesele, yalnızca “Nafaka süresiz mi olsun, süreli mi olsun?” sorusuna sıkıştırılamaz. Eğer ortada gerçekten bir reform ihtiyacı varsa, bu reformun yalnızca nafakayı sınırlayan değil; yoksulluğu, bakım emeğini, şiddet geçmişini, çocukların durumunu, kadınların istihdama erişimini ve devletin sosyal destek yükümlülüğünü birlikte düşünen bir yerden kurulması gerekir.

Dosyanın devamı avukat Beste Demir Keki’nin yanıtlarıyla yeni düzenlemenin nasıl bir ilke ve model üzerine devam edecek…

AYM süresiz nafaka düzenlemesini iptal etti