Beden A.Ş.: Mutsuzluk sektörü ve şimdisizlik çağı
B

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Christopher Nolan’ın ‘The Odyssey‘i gösterime girişinden aylar önce sinema dünyasının en büyük olaylarından birine dönüştü. Bunun temel nedeni Nolan’ın Homeros’un destanını bugünün sinema diliyle yeniden kurması değil. Filmin, Matt Damon’dan Anne Hathaway’e, Lupita Nyong’o’dan Zendaya’ya uzanan star kadrosundan tekniğine her şeyiyle sinemanın uzun zamandır özlemini duyduğu büyük ihtişamı ve ‘daha fazlası‘nı vaat etmesi.

70 mm IMAX formatında çekilen filmi, ‘yönetmenin çektiği biçimde‘ dünyada sadece 41 salonda izleyebiliyorsunuz. Yani çok şanslı, küçük bir azınlığa ait değilseniz, filmi aslında ‘tam olarak‘ izleyemiyorsunuz. Ama aynı nedenle filmi bir şekilde izleyebilen herkes kendisini şanslı sayacak. Çünkü film, kendisinden çok daha büyük bir vaatle paketlendi. Müthiş cazip bir imkânsızlık vaadi, kusursuz pazarlama…

Bodrum’un ünlü mekânlarından birinin önünde oluşan fotoğraf çekme kuyruğuyla ‘The Odyssey‘ pazarlama stratejisi arasında bir akrabalık var: Bir film, bir aidiyet ve ayrıcalık vaadine dönüştükçe, ürüne sahip olma ya da ‘mış gibi‘ görünme arzusu deneyimin kendisini ezer geçer. Bugün pek çok izleyici için iyi bir IMAX salonunda filmin afişiyle birlikte çektirilmiş bir fotoğrafın keyfi, filmi, mitolojik arka planına da az çok hâkim olarak izlemenin zevkinden daha değerli.

Filmin, etrafında kurgulanan efsaneden çok, kendisini izleme deneyimini merak ediyorum. Üstelik beğeneceğimi de düşünüyorum. Daha izlemedim, izledikten sonra ayrıca yazarım. Bu yazı, filmin bu ‘makyaj‘ kısmından ilhamla aklıma gelenler hakkında.

The Odyssey‘in galasından sonra günlerce konuşulan ayrıntılardan biri de Zendaya’nın ‘look‘u, makyajıydı. Aslında makyajı da değil, makyajının görünmemesiydi.

Doğallığın performansı

Güneş tarafından hafifçe öpülmüş gibi duran bir ten. Dudaklarda yokmuş hissi veren bir renk. Gözenekleri tamamen silmeyen ama onları bile estetik bir tercihe dönüştüren incelikli bir uygulama… Uzun ve pahalı bir profesyonel emeğin sonunda ulaşılan sonuç, sanki deniz kıyısında, güneşte on dakika geçirilmiş hissi yaratıyor.

Portrait of a young woman with dark, wavy hair wearing a taupe evening gown, looking at the camera.
Zendaya ‘The Odyssey‘in galasında. Fotoğraflar: Instagram

Çağımızın en büyük estetik numarası da bu işte: Doğallığı bile yapaylaştırmayı başarması.

Bugün doğal görünmek, doğal olmaktan çok daha fazla emek istiyor. Öyle aklınıza estiği şekilde ortaya çıkarsanız doğal değil ancak paspal olabiliyorsunuz. Doğal görünmek sağlam bir bütçe, zaman ve hatta ayrıcalık meselesi.

Zendaya’nın güneş öpücüklü makyajıyla aynı günlerde bir başka görüntü dolaşıma girdi. Aleyna Tilki, Paris’te bir restoranda türkü söylerken görüntülenmişti. Makyajsızdı, saçı başı yapılı değildi, alelade bir tişört giymişti. Sıradan görünüyordu. Bu da günlerce konuşuldu.

Çocuk yaşlarından bugüne en az sesi kadar görünümüyle de her an çağcıl zevk ortalamasına hitap etmesi gerektiği düşünülen star, çıkıp şöyle dedi: “Ben bir ürün değil, bir insan olduğum için… beni daha sonra da benzer hallerde görebilirsiniz.”

Diptych: woman with short blonde hair and glasses at a restaurant, resting her head on her hand while looking at a smartphone.
Aleyna Tilki Paris’te bir mekanda türkü söylerken.

İlginç olan ne Zendaya’nın makyajı ne de Aleyna Tilki’nin gündelik hâli. Asıl dikkat çekici olan, aynı kültürün bu iki görüntüyü de aynı iştahla tüketmesi. Bir kadın makyaj yaptığında da konuşuluyor, yapmadığında da. Hazır olduğunda da görünür oluyor, çok hazırlıksız yakalandığında da. Bu kadar ünlü olmadıklarında da kadınların kendini salma hakkı neredeyse hiç yok. Kadın bedeni asla kendi hâline bırakılamıyor.

O iç ses

Kadınlar asırlardır sürekli parmak sallayan toplumsal bir iç sesle yaşıyor. Nasıl görünmeleri, nasıl yaş almaları, ne zaman kilo vermeleri, ne zaman gençleşmeleri gerektiğini sürekli fısıldayan bir ses bu.

Bir zamanlar annelerden, kadın dergilerinden, reklamlardan ve çokça da erkek bakışından geliyordu. Bugün ayrıca algoritmalardan, cilt bakım rutinlerinden, influencer videolarından, kişisel gelişim söyleminden ve daha envai çeşit yeni kaynaktan geliyor. Kaynak değişiyor ama söylediği şey neredeyse hiç değişmiyor: “Kendinin en iyi versiyonu olmak zorundasın.

‘Kendinin en iyi versiyonu olmak’, aslında bambaşka biri olana kadar dönüşmek demek. ‘Daha pazarlanabilir, daha beğenilir, kusursuz biri ol‘ demek. Yani aslında söylenen şu: Kendin olma. Başka biri ol.  

John Berger, yarım yüzyıldan uzun zaman önce, kadının yalnızca görülen değil, aynı zamanda ‘kendisini sürekli seyreden’ olmaya zorlandığını yazmıştı. Kadın sadece yaşamaz; yaşarken kendisini de izler, kendisine dışarıdan bakmayı öğrenir.

Bugün Berger’in tarif ettiği bu bakış, cebimizde taşıdığımız telefonlar ve sosyal medya sayesinde neredeyse kesintisiz bir hâl aldı. Artık yalnızca başkalarının bizi nasıl gördüğünü merak etmiyoruz. Kendimize bir ön kamera marifetiyle sürekli dışarıdan bakarak kendi görüntümüzü başkalarının bakışıyla denetliyoruz.

Woman sits at a cluttered vanity taking a selfie on her phone, seen in a round mirror behind her.

Beden A.Ş.

Öte yandan son yıllarda buna eklenen bir şey daha var: Kadınlardan artık yalnızca güzel olması beklenmiyor. Kendi bedenlerinin CEO’su olmaları bekleniyor.

Kadın dediğin‘, cildiyle ilgilenecek, hormonlarını takip edecek, kolajenini ve seksen çeşit takviyeyi aksatmayacak, bağırsak florasını yönetecek, uykusunu optimize edecek, sporunu ihmal etmeyecek, su içmeyi unutmayacak, botoks zamanını bilecek, regl döngüsünü uygulamalardan izleyecek, iki kilo aldığında hemen tabaktaki kalorileri saymaya başlayacak. Bedenindeki her yaşama ve yaş alma belirtisini saptayacak, tehlikelerin başını küçükken ezecek…

Öyle bitmek bilmez, tam mesaili bir beden yönetimi ki bu, bir süre sonra bedenimiz bize ait olmaktan çıkıp ayrı bir nesneye dönüşüyor.

Beden gerçekten de artık ruhumuzu ve bizi taşıyan şey olmaktan çıkıp bizim yönettiğimiz bir şirkete benziyor. Cilt ayrı bir departman, saç ayrı, kas kütlesi ayrı, ruh sağlığı ayrı… Hiç bitmeyen bir yönetim kurulu toplantısının başındayız sanki. Sürekli yeni raporlar geliyor, eksikler tespit ediliyor, iyileştirme planları hazırlanıyor. Hiçbir şey tamamlanmıyor; hep bir sonraki hedef belirleniyor.

Daha güzel, daha genç, daha sağlıklı, daha enerjik, daha fit, daha üretken, daha doğal, daha daha daha olmak da yetmiyor. Bütün bunları yaparken de harcadığınız emeğin görünmemesi gerekiyor. Çağımızın en ironik estetik talebi bu. Doğallığın bile kusursuz bir performansa dönüşmüş olması.

Hiç kapanmayan bir perde

Aslında bu yalnızca güzellik endüstrisinin hikâyesi değil. Çok daha büyük bir kültürel baskı rejiminin içindeyiz. Neoliberal performans kültürü yalnızca çalışma hayatımızı değil, bedenimizle kurduğumuz ilişkiyi de yeniden biçimlendirdi. Günümüzde insanın işinde ve iddia alanlarında başarılı olmasının yanı sıra kendisini de başlı başına bir proje olarak kurması ve kendisi üzerinde de durmaksızın çalışması bekleniyor. Artık beden de kariyer gibi yönetilmesi gereken bir performans alanı.

En basit şey olması gereken nefes almanın bile yanlış yapıldığı söyleniyor. Ve buna hiç şaşırmıyoruz. Dinlenmek bile bir performans göstergesine dönüştü. Tatil yapmak, iyi uyumak, meditasyon, doğru beslenmek… Bunların hiçbiri yalnızca iyi hissetmek için yapılmıyor artık. Hepsi daha iyi bir versiyonumuza ulaşmanın basamakları olarak sunuluyor.

Bugün genç görünüyorsanız yarın biraz daha genç görünmeniz gerekir. Bugün fitseniz yarın fit kalmak için biraz daha çabalamanız. Bugün sağlıklısınız ama yarının ne getireceği ne malum, biyolojik yaşınızı biraz daha düşürmeniz şart. Bugün cildiniz güzelse yarın biraz daha parlak olabilir…

Performans kültürü hiçbir zaman ‘yeter‘ demez. Perde asla kapanmaz çünkü. Performansın ödülü asla dinlenmek değildir. Daha yüksek performanstır.

Pornografi kültürü

Tüm bunların kadınlar üzerindeki etkisi daima daha ağır. Çağcıl standartlara en çok yaklaşan kadınlar bile bir an rahatlayıp arkasına yaslanamıyor. Mesele bir standarda ulaşmak değil, onu sabit tutmak bile değil, hep bir adım üste çıkmak.

Çevreme baktığımda aynı şeyi görüyorum. 85 kilo olan bir kadınla 55 kilo olanın, spor yapanla yapmayanın, düzenli bakım yaptıranla yaptırmayanın iç sesi sandığımız kadar farklı olmayabiliyor. Çünkü mesele bedenden çok bedenle kurduğumuz ilişkinin kendisi. İnsan sürekli kendisini dışarıdan seyretmeye başladığında, kendinin en acımasız yargıcına dönüşüyor. Bu kadar yabancılaştığı, dışarıdan baktığı bir ‘kendi‘ de asla yeterli gelmiyor. Kendinizin en iyi versiyonu olmaya çalışmanız, aynı zamanda kendinizin en büyük rakibi olmanız anlamına geliyor.

Bu kültürü yalnızca sosyal medya üretmiyor elbette. Güzellik endüstrisi, reklamlar, algoritmalar, filtreler ve küresel estetik anlayışı birbirini besliyor. O kadar sık konuşulmayan başka bir kaynak daha var: pornografi kültürü.

Pornografi yalnızca çarpıtılmış bir cinselliği temsil etmiyor; bedene nasıl bakılacağını da öğreten devasa bir görsel arşiv kuruyor. Gerçek bedenin dokusu, gözenekleri, ince tüyleri, renk farklılıkları, yaş alması giderek görünmezleşiyor. Yerine pürüzsüz, sürekli genç, neredeyse dijitalleşmiş bir beden yerleşiyor. Sonra bu estetik reklam fotoğraflarına, Instagram filtrelerine, güzellik videolarına ve sonunda gündelik aynalarımıza kadar sızıyor.

Böylece kadınlar yalnızca erkek bakışının değil, birbirlerinin ve en nihayetinde kendi bakışlarının da denetimi altında yaşamaya başlıyor. Ve tam bu noktada devreye devasa bir sektör giriyor.

Kendisiyle barışık insan iyi müşteri değil

Kozmetikten estetiğe, yaşam koçlarından, spiritüel rehberlere ve influencerlara dek, benim ‘mutsuzluk sektörü‘ diye adlandırdığım devasa bir alan… Bu sektörlerin her biri, tek başına da birlikte de aynı yerden besleniyor: mutsuzluktan. Çünkü kendisiyle az çok barışık insan iyi bir müşteri değildir. Sürekli eksik hisseden, biraz daha gençleşmesi, biraz daha incelmesi, biraz daha ışıldaması gerektiğine inanan insan ise hiç bitmeyen bir pazar yaratır. Önce kusur tarif edilir, sonra o kusurun çözümü satılır; çözüm kısa süre sonra yeni bir kusura dönüşür ve döngü yeniden başlar.

Kişisel gelişim endüstrisi, wellness kültürü ve dijital ekonomi de aynı tehdit ve vaat üzerine kuruludur: “Henüz tamamlanmadınız.” Biraz daha çalışın, biraz daha tüketin.

Oysa beden, üzerinde sürekli çalışılması gereken bir proje değil, bizim yaşayan tarafımız. Bedenimize sürekli bakmaktan yaşamayı unutuyoruz.

Şimdisizlik çağı

Tüm bu çabanın sonunda elimizden alınan en önemli şey zamanımız, paramız ya da bedenimiz değil. Şimdimiz. Belki buna ‘şimdisizlik çağı‘ demek gerekiyor.

Çünkü sürekli eksik ve yetersiz olduğuna inandırılan biri, içinde bulunduğu ana yerleşemiyor. Hep biraz daha iyi olacağı geleceğe yatırım yapıyor. Birkaç kilo daha verince kendini sevecek, birkaç kırışıklık daha silinince aynaya huzurla bakacak. Bedenini biraz daha iyi yönettiğinde, biyolojik yaşını biraz daha geriye çektiğinde, cildi biraz daha ışıldadığında… Hayat sürekli bir sonraki eşiğin arkasına taşınıyor. Bir sonraki bakım, diyet, uygulama, rutin… Kendimizin bir sonraki en iyi versiyonu…

Tüketim kültürünün en büyük başarısı, bize sürekli kendi geleceğimizi satması. Böylece insanın elinden yalnızca parası değil, şimdisi de alınıyor. Çünkü sürekli hazırlık hâlinde yaşayan biri, hayatı yaşamıyor. Sürekli birazdan başlayacak daha iyi hayatın provasını yapıyor.

Halbuki hayat prova kabul etmiyor. En güzel anlarımızın çoğu, aynaya bakmayı unuttuğumuz anlar değil mi? Saatlerdir güldüğümüz bir akşam yemeği. Denize girip saçımızı düşünmediğimiz bir yaz günü. Bir romanın son sayfasında ağlarken, bir dostumuzla sabaha kadar konuşurken, âşık olurken, yas tutarken, bir çocukla yerde oynarken… İnsan en çok yaşadığını hissettiği anlarda kendisini seyretmeyi bırakıyor.

Bugün en büyük lüks aslında genç ve güzel görünmek değil: Kendinizi unutabilecek kadar hayatın içinde olabilmek.

Hiç bitmeyen bir optimizasyon yarışı

Bu yazı kendine bakmaya karşı değil. Yıllardır kırmızı saçla başa çıkmaya çalışan, tatile bile seyahat boy ‘ya solarsa‘ boyasıyla çıkan bir kadın olarak dışarıdan bakmıyorum meseleye, tam aksine içeriden bakıyorum. İnsan aynaya baktığında kendini daha iyi hissetmek isteyebilir, bunda hiçbir tuhaflık yok.

Elbette spor yapmakta, sağlıklı beslenmekte ya da cilde bakmakta bir sorun yok. Sorun, bunların artık sağlıklı ve iyi hissetmenin değil, hiç bitmeyen bir optimizasyon yarışının parçası hâline gelmesi. Her yaşa, her bütçeye uygun bir pazar yaratılarak kadınlara sürekli her tür sınırlarını zorlayana kadar tüketme ve bu arada kendilerini de tüketme fikrinin aşılanması.

Tuhaf olan, sürekli güncellenmesi gereken bir yazılım gibi yaşamamız. Her sabah yeni bir eksikle uyanmamız. Kendimizi, hiçbir zaman tamamlanmayacak bir inşaat gibi görmeye başlamamız.

Çünkü o zaman bedenimiz bize ait olmaktan çıkıyor. Bir performans nesnesine ve zaman zaman da didişip durduğumuz bir düşmana dönüşüyor. Biz de hayatımızın öznesi olmaktan çok, kendi hayatımızın proje yöneticisi gibi yaşamaya başlıyoruz. Sıkıcı bu! Üstelik hayatı optimize ettiği söylenen şeylerin bir kısmı, içimizdeki en canlı yanı sessizce tüketiyor.

Kendin olmak

Asıl ihtiyacımız olan şey, çağın standartlarına biraz daha yaklaşmak değil. Bedenimizle yeniden aynı tarafta durabilmek. Onu sürekli düzeltilmesi gereken bir kusur listesi olarak değil, dünyayla ilişki kurduğumuz tek yer olarak yeniden hatırlayabilmek.

Çünkü sonunda geriye kalan şey, kaç yaş gösterdiğimiz, kaç uygulama yaptırdığımız, kaç adım attığımız, kaç gram kolajen kullandığımız, kaz ayaklarımızı ne kadar iyi yönettiğimiz olmayacak. Geriye sadece, gerçekten yaşayıp yaşamadığımız kalacak. Bu nedenle, günümüzde kurulabilecek en radikal cümlelerden biri şu herhalde: Kendimin en iyi versiyonu olmak istemiyorum. Kendim olmak istiyorum.