Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- A. Ömer Türkeş’in ‘Cennet’teki Âdem’ adlı Carlos Fuentes romanı eleştirisi (Çeviren: Emrah İmre, Everest Yayınları).
- Ali Bulunmaz’ın ‘Kendine İhanet’ adlı Arno Gruen kitabı eleştirisi (Çeviren: Reva Akkuş, Kolektif Kitap).
- Metin Turan’ın ‘Hepsini Üstüme Giydim’ adlı Rana Taşkın şiir kitabı eleştirisi (Ürün Yayınları).

Roman kahramanı Adan Gorezpo gerek kişiliği gerek sosyal aidiyetiyle Carlos Fuantes’in “burjuvaziye ve sosyal alışkanlıkları açısından yanlışlarla dolu yaşam tarzlarına karşı dizginleyemediği eleştiri”sini ortaya koyması açısından mükemmel bir tipleme.
Sınıf atlama özleminin canlı bir örneği olan Adan, hukuk eğitimi yapmış, beş parasız bir öğrenciyken gazetelerde gördüğü Priscilla ile evlenmeye karar vermiş. Priscilla ise magazin gazetelerinde görmeye alıştığımız türden zengin ama içi boş bir sosyete kızı.
Adan, “varlık namına tek bir şeyi olmayanların sayıları az varlıkları çok olanlar karşısında duyduğu ezikliği” içinden atarak talip olmuş Priscilla’ya. Bu evlilik sayesinde iyi yere dükkan açan Adan hızla sınıf atlamış.
…
Adan’ın mutluluğu ortaya başka bir Adan’ın, Adan Gongora’nın çıkmasıyla bozulacaktır. Ülkedeki gittikçe artan kaos ortamına bir nebze çeki düzen vermesi için içişleri bakanı görevine getirilen bu haris ve sinsi adamın uygulamaları Meksika’daki düzenin daha da yozlaşmasına neden olmuştur.
…
Adan Gonzale adaşının kendi varlığını ve mutluluğunu da tehdit ettiğini fark edecek ve Gongora’nın bayağı politikalarına direnmeye karar verecektir.
…
Mesela Fuantes’in toplumun yalanlarla yaşadığını gösterirken örneklediği şarkının dizelerine bakın; “Bana yalan söyle/ Yalan söyle yine/ Beni mutlu et kötülüğünle.” Ahmet Kaya’nın “Yalan da olsa mutluyum/ Bu bana yetiyor” dizelerine ne kadar da benziyor değil mi?
Ya da Meksika’nın pembe dizi zihniyetini özetleyen “Biz Meksikalılar pembe dizilerimizde tartışma yaratacak tek bir konuya bile yer vermeyiz. Hep iyiler ve kötüler vardır, güçlü ve kötü kalpli adamlar vardır, fettan kadınlar vardır, bazı çocukları iyi bazıları kötü kalpli olan aileler vardır, ailenin en iyi kalpli küçük oğlunun gönlünü kaptırdığı fakir ama gururlu bir hizmetçi kız ille de vardır.(…) Alt metninde bakan aile din ve devlet bulunmalıdır” cümleleri tanıdık gelmiyor mu size?
A. Ömer Türkeş’in Sanatatak’taki yazısı

İnsanı makineye benzeten filozofların ve biliminsanlarının aksine, bireyin kırılganlığını ve duygularını öne çıkaranlar da epey fazla. Bunlardan biri de psikolog Arno Gruen’di.
“İnsanı insan yapan nedir?” sorusunu yanıtlamaya uğraştıkça sevgi, şiddet, milliyetçilik, terör, demokrasi, yabancılaşma, akıl ve duygular ekseninde fikirler üreten Gruen; kişinin hem kendinden kaçtığını hem de sorunlarının çözümü için kurtarıcılar aradığını söylemişti.
Gruen, özerklik korkusunun ve kişinin özerkliğine yönelik çekincelerin altında “başarısızlık”, “uyumsuzluk”, çaresizlikle karşılaşma ve acı çekmekten kaçınma gibi duyguların ve düşüncelerin bulunduğunu; böyle bir yaşamın ise güçsüzlük ve öfke ile perdelenerek “incinmezlik ve dokunulmazlık kılıfına sokulmaya zorlandığını” söylüyor.
Diğer bir ifadeyle hakikatlerden kaçma eğilimindeki kişi, kendini güçlü ve özerk gibi gösterip sisteme girerek aslında sahte bir güvenli alana yerleşmeye uğraşıyor ve başarısızlık korkusuna karşı sürekli bir kabul görme arayışına girişiyor
…
Fakat Gruen, bunun sevgiden ve samimiyetten uzak olduğu için şiddet doğurduğunu hatırlatıyor. Daha da ötesi kişi, “kendi olamama hâlini bir ömürlük role dönüştürüyor.”
Peki, bu rolden çıkmak için ne yapmak gerekiyor? Gruen, bunun herhangi bir formülü ve reçetesi olmadığını söylerken kişinin kendisinin öne çıktığı bir yorum yapıyor:
“Kendine ulaşmanın bir yöntemi veya tekniği yoktur. Böyle bir çözüm beklentisi, insanın bir makine gibi düğmeye basıldığında çalıştığı varsayımına teslimiyetin göstergesidir. Tutum, özerkliğe giden yolda belirleyicidir.
İnsan, başkalarına duyduğu sevgiyi ve şefkati yönetebilirse kendini de bulur. Buraya çıkan yolların çeşitliliği insanın benzersizliğiyle örtüşür. İşte bu yüzden herkes kendi yolunu kendisi bulmak zorundadır. Evet, eşlik edenler, dostlar gerekir ama yolun seçimi sadece bireyin sorumluluğundadır. Bu yolda ‘bana göz kulak ol’ diye bir şey yoktur.”
Ali Bulunmaz’ın Bianet’teki yazısı

Çağdaş Türk şiirinde son yıllarda iki eğilim belirginleşiyor: Bir yanda dili sürekli zorlayan, şiiri kapalı bir yapıya dönüştüren deneysel arayışlar; öte yanda gündelik hayatın içinden konuşan, okurla temas kurmayı önemseyen daha yalın bir şiir.
Rana Taşkın’ın üçüncü şiir kitabı Hepsini Üstüme Giydim, ikinci damarın içinde değerlendirilebilecek bir çalışma.
…
Kitap boyunca doğa, yalnızca şiirin dekoru değildir; düşüncenin kurucu öğesidir. Rüzgâr, yağmur, toprak, kuşlar, ağaçlar ve mevsimler, insan ruhunun karşılıkları olarak belirir. Bu kullanım romantik şiirdeki doğa anlayışından ayrılır. Taşkın’ın doğası, insanı yücelten bir fon değil; onunla birlikte nefes alan canlı bir varlıktır.
…
Şairin en belirgin özelliklerinden biri, umudu estetik bir kategori olarak ele almasıdır. Günümüz şiirinde sık rastlanan karanlık atmosferin aksine, Taşkın şiiri sürekli olarak iyileşme ihtimali üzerine kurar. Ancak bu umut, gerçekliği örten romantik bir iyimserlik değildir.
Hastalık, ölüm, yalnızlık, göç, savaş, kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler ve toplumsal kırılmalar şiirlerde açıkça yer alır; buna karşın şiir, bu deneyimlerin içinde direnme olanağını aramaktan vazgeçmez. “İnadına”, “Barış”, “Çare” ve “Öğreniriz” gibi şiirler, kitabın etik omurgasını oluşturan bu yaklaşımın örnekleridir.
Kadın deneyimi de kitabın önemli eksenlerinden biridir. “Ana”, “Eskici”, “Dilek” ve “Şu Kadınlar” şiirleri, kadınların gündelik yaşam içinde görünmezleşen yüklerini şiirin konusu hâline getirir. Burada dikkat çeken nokta, şiirin sloganın kolaylığına düşmemesidir.
Metin Turan’ın Edebiyathaber’deki yazısı