Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Banu Yıldıran Genç’in ‘Marzahn, Sevgilim’ adlı Katja Oskamp öykü kitabı eleştirisi (Çeviren: Regaip Minareci, Can Yayınları).
- Hasan Orhan’ın ‘Misafir Evinde Ölmek’ adlı Zelal Dicle Baz öykü kitabı eleştirisi (Varlık Yayınları).
- Zeynep Cur’un ‘Kısa Afrika Tarihi’ adlı Gordon Kerr kitabı eleştirisi (Çeviren: Mihriban Doğan, Say Yayınları).

Kitap öykü diye geçiyor ama ben otokurmaca işin içine girdiğinden beri türlerin adları, yazılanları tam olarak karşılıyor mu, emin değilim. Marzahn, Sevgilim kısaca yirmi kere reddedilen kitabından sonra hasta kocasını, evden ayrılan kızını ardında bırakan Katja Oskamp’a, başkalarının düşüş olarak göreceği, oysa bu kitabın yazılmasını sağlamış mesleğinin eğitimini almasına ve ayak bakım uzmanı olmasına dair.
Evet, önünüzde eğilen, ayaklarınızı leğene sokan, pedikür yapan, masajla topuklarınızı ovan, batık tırnaklarınızı çıkaran o uzmanlar… Ve kitap Katja Oskamp’ın bize her bir müşterisinin hikâyesini anlatmasıyla ilerliyor, mırıl mırıl…
…
Kırklı yaşlarımın başı pandemiye denk geldi, söyleşilerimde çok anlattım, bana olanlar o zaman oldu. O güne kadar ketum, ciddi, öğretmen tavırlı, kendi halinde biri olan Banu, sosyal medyasında her ânını paylaşan, gülüp eğlenen, “amaaan çok da fifi” diyen birine dönüştü. Eski bir öğrencim o dönemler İnstagram’dan mesaj atmıştı: “Hocam siz meğer ne kadar eğlenceli biriymişsiniz…” diye, hiç unutmuyorum.
Ben “aman ne saçma şeymiş bu İnstagram” dediğim yerde sosyalleştim, arkadaşlar edindim, “Vay be demek böyle de oluyormuş!” dedim. Bu değişim kırklı yaşlardan mı, pandeminin getirdiği “öleceğiz nasılsa” hissinden mi oldu, emin değilim.
Kırklarımın ortasından sonra pandemiyi ve yayımlanmış iki kitabı arkamda bırakınca tam da yukarıda satırlarını alıntıladığım Katja Oskamp gibi hissettim. “Nereden çıkmıştım bu yola ve nereye gidiyordum?”
Son birkaç yılda neler neler yaşamıştım… Uzvum gibi hissettiğim oğlum evden ayrılmış, yirmilerden sonra kimseyle arkadaş olunmaz derken yeni arkadaşlar edinmiş, sonra bazı arkadaşlıkları bitirmiş, sürüncemede kalan ilişkileri birer birer noktalamış, bazen ne yaptığımı bilmeden bodoslama ilerlemiştim. Tüm bu değişiklikler sizin dahliniz dışında oluyormuş gibi geliyor bazen, uzaktan izliyorsunuz, “ben yine ne yapıyorum” diye, ama neyse ki dünyanın en yararlı güncellemesi de gelmiş oluyor.
Kırklar mucizesi: Kimin, ne dediğini, düşündüğünü umursamama…
…
Katja Oskamp kitabıyla kırklar döngüsünü kapatırken yine kendisini sorguluyor:
“Geçti mi o muğlak yıllar? Okyanusun orta yerinde çırpınıp durduğun, çaresizce kendi etrafında döndüğün, yüzme hareketlerinin tekdüzeliğinden yorgun düştüğün yıllar geçti mi? Yolun ortasında sessizce ve nedensizce batma korkusunun içini sardığı o yıllar? Kasvetli orta yaş bunalımı atlatıldı mı?
Sanırım evet.
Elline merdiven dayadın ve yapmak istediklerini ertelemeden hemen şimdi yapman gerektiğini kavradın. Basmakalıp bir öğüt bu, ama sahiden doğru. Elline merdiven dayadın ve daha da görünmez oldun; bu da korkunç, muazzam ya da saçma şeyleri yapmanın en iyi önkoşulu.”
Korkunç, muazzam ve saçma şeyler yapmamız umuduyla…
Banu Yıldıran Genç’in Libre Kültür’ün yazısı

O halde itiraf edeyim: Yazarı kendime duygusal ve sınıfsal olarak yakın hissettiğim için bir biçimde onu metin üzerinden kendime yabancılaştırmam gerekti. Yoksa yakın bulmakla kalırdım elbet ama anlayamazdım öykülerini, karakterlerini de öyle ve en sonunda kendisini.
Nedeniyse açık: Güvencesiz hisseden, şartların yokuş aşağı itmesiyle epeydir savrularak yaşayan bir okur olsam da kendimi nesnel bir teraziye koyduğumda ortaya çıkan portrenin, Baz’ın öykülerindeki uçurum kenarında dolanan karakterlerinden yine de farklı bir yerde durduğunu görüyordum.
Şöyle de ifade edebilirim: Eğer bu türden kimseleri yazacak olsaydım zihnimden hiçbir şekilde Baz’ın yazdıkları geçmezdi. Kaldı ki geçmemelidir de. Dolayısıyla öyküleri okurken de onların benim şu sıralar boğuştuğum sorunlarla uğraşan kimseler olduğunu hiç düşünmedim, karakterleri hep daha başka sorunların dolayımında görmemden ötürü.
Gördüğümse en önce, bir dağ pınarı kadar saf ve berrak bir niyetin, coğrafyanın sert, hırçın ve durdurulamaz akıntısıyla birleşmesiydi. Karşımda, yukarılardan aşağıyı, her yanı keskin bir gözle izleyen bir anlatıcı vardı: Zelal Dicle Baz.
Öyküler ve kahramanları da haliyle en önce onun gördüğü insanlar, onun tanık olduğu sorunlardı. Okur olarak bense kurucu anlatıcının gözünden aktarılanları kendi deneyimim, görgüm ve kavrayışıma göre konumlandırmaya çalışıyordum. Bulduklarımsa başkalıklardı.
Demek istediğim, kurduğu dünyanın benimkiyle uzlaşmamasını bir eksiklik olarak düşünmedim. Onun bakışını hatalı da bulmadım. Aksine, tam da saydığım gerekçeden ötürü (ki bu bir anlamda yazarın tatlı yanılgısıdır) öykülerini güçlü ve güzel buldum.
Çünkü yazarın hayal ettiği söz konusu birebir okurla karşılaşması sanıldığı gibi sorunları çözmeyebilir, hatta yeni uyuşmazlıkların başlangıcı olabilirdi. Kaldı ki okurla yazar niçin birbiriyle anlaşmak zorunda olsunlar? Burada zanaat tartışmıyoruz. Belki de tüm bu ifadeler bir yanlış anlama üzerine dile getiriliyor. Olsun.
Zira kimi okur, onun dünyaya baktığı yerin aynısından bakmadığını görürse yazarı sever, yanlışlıkla dahi olsa. Söz gelimi, bu kez okur tarafından gerçekleştirilen, tersine bir “yazarın ölümü”dür bu, öyküler tam da bu uyuşmazlıktan doğan yeni yorumlarla yaşamaya devam edebildiğinden, kasıt gerektirmeksizin.
Hasan Orhan’ın Oggitto’daki yazısı

Dünya tarihi uzun süre tek bir coğrafyanın kaleminden yazıldı. Bu tarihin merkezinde Avrupa vardı; diğer kıtalar ise çoğu zaman ancak Avrupa’nın onlarla karşılaştığı ölçüde görünür olabiliyordu.
Yüzyıllar boyunca “keşfedilen”, “medenileştirilen”, “sömürülen” ya da “yardıma muhtaç” bir coğrafya olarak tasvir edilen Afrika kıtası, kendi tarihinin öznesi olmaktan çıkarılarak başkalarının hikâyesinde edilgen bir figüre dönüştürüldü. İskoç tarihçi Gordon Kerr, Kısa Afrika Tarihi adlı çalışmasında tam da bu köklü anlatı geleneğine karşı duran bir tarih okuması öneriyor.
Kitabın temel iddiası, Afrika’nın tarihinin sömürgecilikle başlamadığı; aksine insanlık tarihinin en eski, en zengin ve en dönüştürücü anlatılarından birini barındırdığı. Bu iddia bugün kulağa sıradan gelebilir. Oysa dünya tarih yazımının uzun serüveni düşünüldüğünde, hâlâ güçlü bir entelektüel müdahale niteliği taşımakta.
Altını defaatle çizmek lazım ki Afrika üzerine yazılmış pek çok popüler tarih kitabı, kıtayı ya egzotik bir dekor ya da sömürgecilik tarihinin pasif zemini olarak ele alır. Kerr’in çalışması ise bu kolaycılıktan büyük ölçüde uzak duruyor. Yazar, anlatısını Avrupa gemilerinin Afrika kıyılarına ulaşmasıyla değil, insanlığın ortak başlangıcına uzanan çok daha derin bir geçmişle kuruyor.
Böylece okuyucu daha ilk sayfalardan itibaren Afrika’nın yalnızca bir kıta değil, aynı zamanda insanlığın biyolojik, kültürel ve siyasal hafızasının en eski katmanlarından biri olduğunu fark ediyor. Bu tercih, kitabın tarihsel perspektifini belirleyen en önemli özellik. Çünkü Kerr, Afrika’yı dünya tarihinin kenarında değil, merkezinde konumlandırmayı başarıyor.
Zeynep Cur’un Edebiyat Burada’daki yazısı