Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Wall of evenly spaced shelves filled with colorful books in a bookstore or library, warmly lit from above.
Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Caner Almaz’ın ‘Boş Tabak’ adlı Tuğçe Çakır romanı eleştirisi (Timaş Yayınları).
  • Nilgün Çelik’in ‘Baktığım Her Yerde’ adlı Nagihan Dermancı öykü kitabı eleştirisi (Eksik Parça Yayınları).
  • Hülya Soyşekerci’nin ‘Peri’ adlı Menekşe Toprak romanı eleştirisi (Doğan Kitap).


Tuğçe Çakır’ın Timaş Yayınları tarafından yayımlanan Boş Tabak isimli kitabı da aile ve bireyin ailesiyle ilişkilerine odaklanan bir kitap. Bir akşam yemeği masası etrafında başlayan yüzleşmeler zamanı geçmişe ve geleceğe doğru bükerek ilerler. 

Herkesin bastırdığı, anlatmaktan çekindiği ya da korktuğu bir hikâyesi vardır; Boş Tabak da tam bu hatta ilerleyen travmayı büyük olaylardan çok gündelik suskunluklarda, yemek masasında, çay kaşığı sesinde, “büyütme” denilerek küçültülen duygularda arayan bir roman. Romanın merkezinde Zehra yer alır. 

Kapıyı açtığı andan itibaren neyle karşılayacağını hem bilir hem de bilemez. Çünkü ailelerimiz hem öngörülebilir hem de çoğunlukla öngörülemezdir. Ailesinin evine dönen Zehra çocukluğundan beri içinde biriken eksikliklerle yüzleşeceği sembolik bir sofraya oturur. 

Annesi, babası Berat ve kardeşi Şeyda’yla aynı masada buluştuğu bu akşam, görünürde sıradan bir aile yemeğidir; fakat Zehra’nın getirdiği “Aile Sohbet Kartları” ve kayıt cihazı, bu sıradanlığı kırar. Kartlar, yıllardır konuşulamayanları açığa çıkaran küçük birer anahtara; kayıt cihazı ise sessizlikleri de saklamak isteyen bir hafıza nesnesine dönüşür. 

Roman ailenin evini mekân olarak seçmiştir. İnsanın kişiliğini ve karakterini şekillendiren ilk topluluğun sınırları içinde kalırız. Çakır bununla da yetinmez ve bizi daha da dar bir çerçeveye bakmaya zorlar: Evin içindeki daha da dar bir alana, bir yemek masasında sıkışırız.

Caner Almaz’ın Oggito’daki yazısı


Nagihan Dermancı, ilk kitabı Baktığım Her Yerde ile edebiyat dünyasına 2025 Seyhan Livaneli Öykü birinciliği  alarak dikkat çekici bir giriş yaptı. Karakterlerini kolay unutulmayacak ölçüde canlı kuran, onların psikolojik derinliğini olaylardan çok ayrıntılara yerleştiren yazar, ilk kitabıyla bu ilginin ve ödülün karşılığını verdiğini gösteriyor.

Dermancı’nın öykülerinde geçmiş ile bugün ustalıkla iç içe geçiyor. Gerçekçi diyaloglar, imgelerle güçlendirilen atmosfer ve karakterlerin iç dünyasına odaklanan anlatım, okuru yalnızca olayların değil, insanların ruhsal kırılmalarının da tanığı hâline getiriyor. Kitabın bütününe yayılan temel mesele ise bireyin yalnızlığı, aidiyet yoksunluğu, sevgisizlik, toplumsal dışlanma ve bunların insanı suça ya da geri dönüşü olmayan kırılmalara sürüklemesidir. 

Günlük yaşamın içinde çoğu zaman fark edilmeyen, görmezden gelinen insanlar, Dermancı’nın güçlü atmosferi sayesinde yeniden görünür olur. Kimliğinin yıkılışına tanık olduğumuz kahraman da, ölüm döşeğinde arkasından konuşulan insan da, toplumun dışına itilmiş suçlu da aslında her gün karşılaşabileceğimiz kişiler. 

Yazar, bireyi yalnızca yaptığı eylemlerle değil, o eylemlere sürükleyen toplumsal koşullarla birlikte ele alır. Bu yaklaşım özellikle “Sevmekten Kim Usanır?”, “Arasat” ve “Görünmez” adlı öykülerde belirginleşir.

Kitabın önemli damarlarından biri de kolektif hafızadır. Dermancı, tarihsel geçmişi bireysel yaşamlarla buluşturarak okurda güçlü bir toplumsal bilinç oluşturmayı başarıyor. 

Nagihan Dermancı, insan ruhunun kırılganlığını, toplumsal eşitsizlikleri ve görünmeyen acıları yalın ama etkileyici bir dille anlatırken okurunu yalnızca öykülerin içine değil, kendi vicdanıyla da yüzleşmeye davet ediyor. İlk kitabıyla kurduğu bu güçlü anlatı dünyası, onun çağdaş öykücülükte adından söz ettirecek kalemlerden biri olduğunu düşündürüyor.

Nilgün Çelik’in Edebiyat Haber’deki yazısı


Menekşe Toprak’ın Peri’yi yazarken Lolita ve benzeri metinlere yönelik bir eleştiri oluşturmak amacıyla hareket ettiği kanısındayım. Kendi eleştirel yaklaşımı için yepyeni bir roman metni üreten yazar; böylece asıl metne, daha doğrusu eleştirdiği metne paralel bir kurmaca dünya yaratmış oluyor. 

Ayrıca tamamen eril bir yaklaşımla yazılmış olan Lolita’nın tam tersine Peri’de eril bakış açısı ve eril söylemin yer almadığına tanık oluyoruz. Üstelik, Peri romanının anlatıcılarından birinin, pedofili faili A adındaki adamın oğlu Kaan’ın da olması bu durumu değiştirmiyor; Kaan, babasıyla ilgili korkunç gerçekleri önceleri belli belirsiz sezmeye başlıyor, sonrasında bölük pörçük hatırladıkları üzerinden adım adım ilerleyerek büyük bir gizi aydınlatmaya gayret ediyor.

Peri’de, yakın yaşlardaki bir genç kız ve bir genç adam olan bu iki anlatıcının yer alması, romanın tek bakış açısıyla yazılmaması, gerçeklerin yavaş yavaş aydınlanarak gün yüzüne çıkması, böylece, ilgiyle okunuyor.

Romanın şimdiki zamanında, Peri adlı genç kızın, zihninde sık sık kendi geçmişine giderek çocukluğunun geçtiği Ege’deki bir ilçede, bir göl kıyısında ve sonra İstanbul’daki bir evde yaşadığı olayları, maruz kaldığı kötülüğü hatırlaması, bu kötü anıların ona sürekli acı, hüzün, keder, öfke, utanç gibi duygular yaşatması dikkat çekiyor.

Seda adlı üniversite arkadaşıyla bir sahil beldesindeki restoranda çalışan Peri, içine kapanık, sessiz ve ketumdur, yapayalnız bir yaşamı seçmiştir. Seda ona yakınlık gösterse de Peri, sosyal yaşamdan, Seda’nın arkadaşlarından sürekli uzakta durmakta, odasına kapanıp televizyonda dizi izlemeyi yeğlemektedir. O nedenle Seda ile arkadaşlıklarında fazla yol alamazlar. Seda’yla kendi geçmiş yaşantılarını asla paylaşmayan, hep suskun kalan Peri, sürekli iç dünyasıyla meşguldür. Yalnız kaldığı anlarda onu acıtan anılara gömülür. 

Hülya Soyşekerci’nin Edebiyat Burada’daki yazısı

Yılda 100’ü vuran kitap kurtlarının rutinleri nasıl?

Okumaya değer üç kitap eleştirisi