Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Wall of evenly spaced shelves filled with colorful books in a bookstore or library, warmly lit from above.
Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Zeynep Cur’un ‘Teselliler’ adlı Christophe André kitabı eleştirisi (Çeviren: Lale Arslan Özcan, Say Yayınları).
  • Füsun Günaydın’ın ‘Eros’un Istırabı’ adlı Byung-Chul Han kitabı eleştirisi (Çeviren: Şeyda Öztürk, Metis Yayınları).
  • Halenaz Ekmekçiler’in ‘Öğrenci Kız’ adlı Osamu Dazai adlı novellası eleştirisi (Çeviren: Barış Bayıksel, Can Yayınları).


Modern insanın en büyük yanılsamalarından biri, hayatın acıdan arındırılabileceğine dair inancı… Oysa yaşam, doğası gereği kırılganlıklarla örülü. Kayıplar, ayrılıklar, hastalıklar, başarısızlıklar ve ölüm; bunlar insan varoluşunun kaçınılmaz yoldaşı. 

Buna rağmen çağımızın hız kültürü, üretkenlik takıntısı ve sürekli mutluluk vaat eden kişisel gelişim söylemleri, acıyla yüzleşmek yerine onu görünmez kılmaya çalışıyor. Fransız psikiyatr Christophe André’nin Teselliler: Yas, Kayıp ve Acı Karşısında Ayakta Kalabilmek adlı eseri tam da bu noktada ortaya çıkarak unutulmuş bir insani ihtiyacı yeniden gündeme getiriyor: Teselli edilmek ve teselli verebilmek.

Psikiyatri alanındaki çalışmalarıyla uluslararası ölçekte tanınan Christophe André, Teselliler’de, bir uzman olmaktan öte, yaşamın kırılganlığıyla yüzleşmiş bir insan olarak okurun karşısına çıkıyor. André, ağır bir hastalık sürecinden geçerken yaşadıklarını anlatırken psikolojik gözlemlerini soyut teorilerin arkasına saklamamış. 

Böylece Teselliler’i, bir psikoloji kitabı olmaktan çok, insan olmanın anlamına dair içten bir sorgulamaya dönüştürmüş. Eser, yazarın kendi yaşam deneyimlerinden hareketle teselli kavramını yeniden düşünmeye davet eden kişisel ve olgun bir çalışma olarak sunulmuş.

Zeynep Cur’un Edebiyat Burada’daki yazısı


Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han, Eros’un Istırabı (Agonie des Eros) adlı eserinde modern toplumun en büyük patolojilerinden birine teşhis koyuyor: Aşkın can çekişmesi ve yok oluşu. 

Han, bu bölümde neoliberal düzenin, performans toplumunun ve aşırı bireyselleşmenin gölgesinde aşkın, arzunun ve “Öteki”nin (the Other) nasıl yok edildiğini inceliyor. Han’a göre günümüz dünyasında aşk, üzerine çok spekülasyon yapılan, içi tamamen boşaltılmış bir tüketim nesnesine dönüşmüştür.

Modern dünya öğretileri insana “Konforunu düşürecek”, “verimliliğini tehdit edebilecek” “riskli olabilecek “ her şeyi mümkün olan en kısa sürede hayatından çıkartmasını söyler. Düzenin bozulması konfor alanından uzaklaşılabileceği, risk atmosferine girilebileceği korkusu tolere edilemez gibi sunulur. 

İnsanı ölümden, acıdan ve asimetriden abartılı biçimde korkutan modern öğreti, aşkı sadece bir “wellness” (iyi yaşam) seansı, hobi hatta daha da beteri egoyu besleyen bir onay mekanizması haline getirmek ister. Bu ise aşkın içi boşaltılmış pornografiye dönüşümüdür.

Han iki kişi arasında aşk varsa söz konusu çöp kapağını kapatmanın imkânsızlığına dikkat çeker. Eros’un yüzyıllardır süregelen hakimiyeti insanın aşk uğruna kendi özerkliğini ve güvenliğini bilerek ve isteyerek tehlikeye atmasında yatar.

Metindeki karakterin “Biliyorum ikimiz de biliyoruz aynı şeyleri misliyle yaşayacağız” itirafı, Eros’un doğasındaki o kaçınılmaz ıstırabın kabulüdür. Bu riski göze almak çağımızın moda karakteri narsistik kişilik örüntüsünü zayıflatır. Karşıdakini kontrolümüz dışında görmek, yaralanma ihtimaline karşı tetikte olmayı gerektirir.

Füsun Günaydın’ın Litera’daki yazısı


Öykünün geçtiği yıl, Japonya’nın 1937’de Çin’i işgal etmesinden iki yıl sonrasına denk gelir. Toplum hızla militarize olmakta, “iyi anne, iyi eş” (ryōsai kenbo) ideali kadınlar için resmî ideoloji haline gelmektedir. 

Anlatıcı kız bunun farkında: Tapınak ormanından geçerken geçen yıl gelen askerlerin atlarını hatırlıyor, tren vagonunda ofis çalışanlarına bakıp “Kadınların kendi kaderlerini belirlemesi için tek bir gülümseme yetip artıyor. Korkunç” diye düşünüyor, mayıs ayının ilk günü “Şu savaş bitince” diye iç geçiriyor. 

Eski şemsiyesini Paris sokaklarında taşımayı hayal ederken, gerçek Tokyo onu bir köy yolunda işçilerin tacizine maruz bırakıyor. Bu çatışma -Batılılaşmış imgeler, geleneksel kadınlık beklentisi ve militarist çağın baskısı arasındaki gerilim- öğrenci kızın iç sesinde kendine has bir biçimde çatışıyor.

Öykünün asıl konusu bence kimliğin oluşumu değil, oluşamaması- oluşması süresinde çekilen varoluşsal sancılardır. 

Kız sürekli olarak başka bir kız olduğunu fark ediyor: Yataktan kalkarken yaşlı bir teyze gibi “Yallah!” dediğini duyuyor, temizlik yaparken popüler bir filmden şarkı mırıldandığını yakalıyor, hocaya modellik yaparken “Doğal olmak istiyorum, samimi olmak istiyorum” diye dua ediyor. 

Ama bu dua bile bir rol; çünkü dürüstlüğü düşünmek bile bir tür kurmaca:

“Sahiden de hangisinin gerçek ben olduğumu bilmiyorum. Okuyacak kitap kalmayıp da taklit edecek hiçbir bir örnek bulamasam ne yapardım?”

Halenaz Ekmekçiler’in Sanatatak’taki yazısı

Yılda 100’ü vuran kitap kurtlarının rutinleri nasıl?

Okumaya değer üç kitap eleştirisi