“Toplanıp beni dövebilirsiniz” diye bağırdım, “fakat susturamazsınız.”
Hopa’da DSİ’nin ‘halkı bilgilendirme’ toplantısındaydık, ben de DSİ ekibini bilgilendirmekteydim, Avrupa Nehir Restorasyonu Merkezi’nin bir belgesinden birkaç cümle okuyarak. Birkaç muhtar heyheylendi, sesimi kesmemi istiyorlardı, kesmedim, “Sen neyin kimin Hopalısısın!” gözdağı vermeye giriştiler.
“Hoşunuza gitmese de dinleyeceksiniz” diye bağırdım, “Sözümü bitirmeden susmayacağım.”
Devlet Su İşleri (DSİ), Dünya Bankası’ndan aldığı 600 milyon dolarlık krediyle derelerin canına okuyacak. Bildiği en iyi iş bu zaten, yıllardır sürdürüyor bunu. Şimdi bir de DB finansmanı var ya DSİ müteahhiti mahmuzluyor, müteahhit DSİ’yi, ikisi birden köylüleri ve muhtarları…
Fakat babasının çiftliğinde, bu sefer, babasının çiftliğinde gibi davranamıyor DSİ. Parayı veren var ve düdüğün biraz da olsa kendi meşrebince çalınmasını şart koşuyor çünkü. İki kurum arasında 2024’te imzalanan sözleşme sadece inşaat süreçlerinin değil, hazırlık aşamalarının da bazı şartları yerine getirmesini istiyor. Çevresel ve sosyal etkilerin değerlendirilmesi bunlardan biri.
Türkiye’de DSİ-müteahhit işbirliğine suçbirliği dense yeri. DSİ’ye iş yapan bazı müteahhitlerden, emekli bazı DSİ yöneticilerinden öğrendiğimiz kadarıyla bir dere ‘ıslah’ edileceği, yani beton kanala alınacağı zaman ortada bir proje bile olmuyor, müteahhit işi yapıyor, proje arkadan dosyadaki yerine konuyor. Gel de böyle işi denetle.
Çevresel olarak da denetlenemiyor, yasa izin vermiyor çünkü. Türkiye’de 5.000 metrenin altında olmak kaydıyla dereler betonlanabilir, bunun için Çevresel Etki Değerlendirme raporuna ihtiyaç yok. Yasa böyle diyor. Yani şöyle yapabilirler kimseden icazet almadan: 4999,99 metre betonlarlar, “muhtar istedi, köylü istedi” diye, bir ikinci projeyle bir 4999,99 metre de ona ekleyebilirler, bir daha, bir daha…

Türkiye’de bile, DSİ’nin bile metinlerinde ‘havza’dan, ‘havza ölçeği’nden bahsedilir ama iş ‘dere ıslahı’na geldi mi, çevre etkilerini değerlendirirken ‘kanal’ oluverir ölçüt.
Yasal durum böyle olsa da Dünya Bankası projenin çevreye etkilerinin değerlendirilmesini istiyor.
DB’nin şartlarından biri de derelerde yapılacak işlerden etkilenebilecek kişi ve kurumlarla toplantılar yapılması, eleştiri ve önerilerin toplanması.
İşte geçen Perşembe (25 Haziran) önce Hopa’da, sonra Arhavi’de bu kapsamda “halkı bilgilendirme toplantısı” vardı. İki kasabanın belediye sınırları içinde kalan bölgede süren DB projeleri var, ama bu toplantılar bazı köyler ve bazı mahallerde girişilecek işler için. Hopa’da beş köy, bir mahallede toplam 7.480 metre dere betonlanacak.
DSİ toplantı duyurularını formalite yerine gelsin diye yaptığı için muhtarlardan başka katılan pek yoktu. Hopa Belediye Başkanı Utku Cihan birkaç belediye görevlisiyle geldi (basın danışmanına ben haber vermiştim), o gelince CHP ilçe başkanı da gelmişti haliyle, belki birkaç kişi daha.
Utku Cihan da DSİ’nin bu tutumunu eleştirdi zaten; Hopa Belediyesi’nin doğrudan muhatap alınması gerektiğini, DSİ’nin mahallelerdeki dere kollarında da işler yapacağını söyledi.
Bu itiraza cevap yine uyduruktu: bir yerel gazetede toplantının haberi çıkmış, duyurusu da DSİ’nin internet sitesinde duruyormuş, filan fıstık… Sanki bunlar halkın rutin olarak baktığı yerlermiş gibi. Maksat halka haber vermek, halkın katılımını sağlamak değil, halka haber vermiş süsü vermek, zaten toplantıdan bezmiş (kendileri söyledi bunu) muhtarlarla bu angaryayı savıp “halkı bilgilendirme toplantısı” formalitesini yerine getirdiklerini DB’ye rapor etmek.
“Hayır” dedi Utku Cihan, “bizi bizzat arayıp haberdar etmeliydiniz. Böyle olursa biz bu projenin arkasında olmayız.”
DSİ, Akvadem diye bir şirkete bir sosyal ve çevresel etki değerlendirme raporu yazdırmış. DSİ’nin sitesine koyduğu bu raporu okuyan yoktu benden başka. Şirketin adamı entipüften bir sunum yaptı kısaca, sonra da soruları almak istedi. İşte o zaman söz aldım ben. Raporu okuduğumu söyleyip şu soruyu sordum:
“Taşkın kontrolü diye dereleri betonluyoruz biz, acaba dünyada nasıl oluyor bu işler, mesela Avrupa ne yapıyor?”
Sunumu yapan bu soruya cevap verebilecek durumda değildi, DSİ ekibine döndü. DSİ Artvin Bölge Müdür Yardımcısı konuşmaya başladı. “Avrupa da bizim yaptıklarımızı yapıyor, aynı yöntemler” gibi bir cümle kurdu, başka türlü yöntemlerin ‘göstermelik’ olduğunu söyledi, sonra lafı dolaştırdı, kültürel farklardan falan bahsetti, yine aynı cümleye geldi, bizle aynı şeyleri yapıyorlarmış.
“Bu dedikleriniz doğru değil” dedim. “Bakın şimdi size Avrupa Nehir Restorasyon Merkezi’nin sitesinden taşkına dair çözümlerle ilgili birkaç cümle okuyacağım.”
Okumaya başladım, klasik taşkın önleme yöntemlerinin, yani dereleri betonlamanın, yetersizliğini anlatan bölümü bitirmiş, modern ve doğa-temelli yöntemlerle ilgili üç cümleyi okumaya tam başlamıştım ki, Müdür Yardımcısı sözümü kesti. “Sözümü bitireyim” dedim, konuşmaya devam etti. “Hayır” dedim, “beni konuşturmazsanız ben de sizi konuşturmam.”
“Propaganda yapıyorsunuz” dedi.
“Propaganda mı yapıyorum? Avrupa’nın belgesini okuyorum sadece.”
Adam konuşturmuyordu, sürekli konuşuyordu. “Ben sözümü bitirmeden seni konuşturmam, hiçkimseyi konuşturmam” dedim. “Sözümü bitireceğim.”
İşte o sırada başta sözünü ettiğim muhtarlar devreye girdi… Kalan o üç cümleyi okudum. Sonra da iki yıl önce Dünya Bankası’yla imzaladıkları sözleşmeden üç cümle okudum:
“…doğa temelli çözümlerin uygulamaları da pilot olarak uygulanacak ve iklim değişikliği nedeniyle artması öngörülen taşkınların yönetimine yönelik yenilikçi teknikler nehir havzası ölçeğinde hayata geçirilecektir.”
“… taşkın kontrol altyapısının inşası ve rehabilitasyonu, (…) ve doğa temelli çözümlerin denenmesi…”
“Bunun yanı sıra doğa temelli çözümler konusunda da değerlendirmeler ve uygulama önerileri yapılarak DSİ’nin taşkın kontrol çalışmalarında doğa temelli çözümler konusunda uygulama kapasitesi artırılacaktır.”
Sonra da şunları söyledim:
“Avrupa bizi bağlamaz, diyebilirsiniz, ama bu okuduğum cümlelerin altında sizin imzanız var, bağlar. Heryeri betonluyorsunuz, nerede doğa temelli çözümler, yenilikçi teknikler, pilot uygulamalar?”
Bu sefer biri kalkıp bana doğru geldi, “O metnin yazarlarındanım ben, orman mühendisiyim, DSİ’de görevliyim” dedi.
Avrupa’daki arazi yapısından bahsetti, buralar kadar dağlık olmadığından falan dem vurdu. İtiraz ettim tabii. Sanırsınız ki tüm Avrupa sanki Hollanda. Senin 5.000 metrelik zirven varsa, Avrupa’nın da 4.500 metrelik zirvesi var, yüksek sıradağları var… Sonra Avusturya’ya getirdi sözü, gezmiş, bakmışmış oradaki yapılara. Avusturya da başkaymış bizden, buralar gibi dik değilmiş, Artvin doğa temelli çözümler için uygun değilmiş.
Tabii buna da itiraz ettim. Sanki Avusturya’daki o kadar kayak merkezi ovalara kurulu. Bunun üzerine Avusturya’daki doğa-temelli çözümlerin ‘reklam amaçlı’ olduğunu söylemez mi?
Yeterli görgüsü, bilgisi olmayan DSİ ekibi olguları kendi standart projelerine uydurmaya, manipüle etmeye çabalayıp durdu. En büyük kozları da şuydu: “Muhtarlarımız istiyor, köylüler istiyor, biz yapıyoruz.”
Şunu dedim bunun üzerine:
“Köylünün sorunu var, anladık, muhtar çözüm istiyor, anladık. Ama siz onlara tek bir çözüm gösteriyorsunuz: betonlamak. Muhtar ya da köylü nereden bilebilir ki bütün çözüm yollarını. Başka çözüm yollarını da göstermeniz gerek.”
Cevap veren olmadı.
Değerlendirme raporunu hazırlayanlara da şunu söyledim:
“Raporun en temel yanlışlarından biri, dereleri sadece akan bir su olarak ele alması, çevresiyle ilişkisini yoksayması. Halbuki dere çevresiyle bütündür, o bütünlüğü bozdunuz mu, dereyi çevresinden kopardınız mı cinayet işlersiniz. ‘Biz dere yatağında çalışacağız, başka yerlerde değil’ diye savuşturuyorsunuz karşılaşılacak bütün çevresel sorunları. Bu anlayışla ele alınamaz dereler. Büyük tahribat yaratacaksınız, 708 milyon lirayı betona gömeceksiniz, taşkınları da önleyemeyeceksiniz üstelik.”
Cevap veren olmadı.
Hopa Belediye Başkanı Utku Cihan toplantı sonuna doğru tekrar söz aldı, başka çözümler olduğunu da duymuş olduklarını söyledi. “Şehir içinde artık değil ama köylerde yeni çözümlere yönelinebilir” dedi.
Araya girdim, “Başkan” dedim, “yukarı bölgelerde uygulanan mühendislik çözümleri, aşağıda, yani şehir içindeki bölüme daha çok yük bindiriyor, en başta okuduğum metin işte bunu diyordu. Dolayısıyla köyler belediye alanı içinde olmayabilir, ama orada yapılacaklar şehri doğrudan etkileyecek. Yani bu işe doğrudan müdahil olmanızı gerektiren bir gerekçeniz var.”
Akvadem şirketinin raporunu sunan kişi projeye ya da inşaat sırasındaki uygulamalara itiraz yollarından da bahsetmişti: DSİ’de bir birim vardı, ihaleyi alacak şirket de böyle bir birim kuracaktı, şu bu… “Hepsini saydınız” dedim, “ama doğrudan Dünya Bankası’na da başvurulabiliyor itiraz için, onu söylemediniz.”
Üç saat sonra Arhavi’de
Öğleden sonraki Arhavi toplantısına iyi hazırlanmıştık. Arhavi köylerinde yedi köprü, yedi kanal yapılacak, 10 bin 130 metre de dere betonlanacak. Bu betona 816 milyon lira gömülecek.
Toplantının yapılacağı Halk Eğitim binasına vardığımızda gördük ki bir polis ordusu sarmış her yanı. Hopa’da tek bir polis yoktu oysa. Vaminon toplantıyı sosyal medyadan duyurmuştu, herhalde ondan polis teyakkuza geçmişti.
Arhavililer salonu doldurmuştu, ayakta kalanlar da cabası, en azından yüz kişi vardı. Arhavizyon kamerayla oradaydı, Vaminon da bir kamerayla toplantıyı kaydedediyordu (biraz sonra ANKA haber ajansı da geldi), DSİ’ciler ve Akvadem’ciler “Kayıt yapamazsınız” diye tutturdu, “kişisel bilgileri koruma” gerekçesiyle. Bütün salondan öfkeli itirazlar yükseldi. Kamuyu bilgilendirmek için yapılan kamuya açık bir toplantıyı neden kaydedemeyecektik? Toplantı üç kamerayla baştan sona kaydedildi.
Akvadem’in adamı yine o baştan savma sunumunu yaptı. Arhavililerin sunumunu ise iki kişi üstlenmişti. Yüksek lisans tezini Arhavi’nin dereleri üstüne yapan Nazlı Demet Uyanık tek tek yedi soru sordu ve tek tek cevap istedi. Hiçbirine tatmin edici cevap vermedi DSİ ekibi.
Nazlı da doğa temelli çözümleri hatırlattı tabii. Hopa’da palavralar sıkan orman mühendisi, doğa temelli çözümlere Artvin’in uygun olmadığını burda da söyledi. Pilot uygulama da Balıkesir’de yapılacakmışmış.
Arada söz alan eski Ticaret Odası Başkanı Şadi Yıldızcan “Selden bağı bahçesi zarar görmüş kimse yok Arhavi’de, neyin duvarları bunlar!” diye isyan etti.
Bilimsel sunumumuzu yapan Oğuz Kurdoğlu (KTÜ Orman Fakültesi’nde hoca ve Arhavili), DSİ’nin sunduğu değerlendirmenin nasıl çürük, nasıl yetersiz, nasıl bilimden uzak olduğunu tane tane gösterdi. DSİ ekibi süt dökmüş kedi gibi dinledi, gık bile diyemediler.
Dereleri kanal içine almanın ekosistemi parçaladığını söyledi, “Fragmentasyon hem doğal alanda bir parçalanmadır, hem de sosyal açıdan bölünmedir” dedi. “Bir alanı böldüğünüz zaman bunun çaresi yok, kötü sonuçlar olacaktır. ‘Köylü isterse yaparız, istemezse yapmayız’ diyorsunuz. Peki karaca isterse yapar mısınız? İşte karacalar ölüyor. O nasıl isteyecek? İşte ölerek istediğini gösteriyor ama onu hiç dikkate almıyoruz.”
Artvin’in doğa-temelli çözümlere uygun olmadığı sözünü o orman mühendisinin kazara etmiş olabileceğini söyledi. Doğa üzerinde yapalacak her faaliyet doğa temelli olmalıydı, ama bir kanal ne yapılırsa yapılsın doğa temelli olamazdı.
“Artvin’in ne kadar doğal açıdan muhteşem bir yer olduğunu burada size anlatmayacağım. Saatlerce konuşabilirim. Artvin o kadar özel bir yerdir” dedi.
Arhavililerin Nazlı Demet Uyanık’ın ağzından dile getirdiği somut önerileri de şuydu:
Derelerimizin kanal haline getirilmesini kabul etmiyoruz. Sel ve taşkınlarla mücadele etmek için gereken yerlerde doğa-temelli çözümlerin hayata geçirilmesini talep ediyoruz. 2024’te Arhavi’nin doğa temelli çözümlerin uygulandığı pilot bölge ilan edilmesini Dünya Bankası’na da önermiştik. Dünya Bankası’ndan alınacak borcun Arhavi’nin pilot bölge ilan edilerek, çeşitli disiplinlerden yerli ve yabancı uzmanlardan oluşan bir ekibin hazırlayacağı yepyeni projede kullanılmasını talep ediyoruz.
Son sözü Pilarget köyünden Mehmet Yazıcıoğlu’na bırakalım:
“Derenin ıslaha ihtiyacı yoktur. Islah ihtiyacı olanlar bu projeyi hazırlayanlar, bu projeyi uygulamaya geçirenler, bu projeye evet diyenlerdir.”