En Güzel Cenaze Şarkıları'nın yönetmeni Ziya Demirel: Bu hikayede sanki hep ama var

‘En Güzel Cenaze Şarkıları’nın yönetmeni ve ortak senaristi Ziya Demirel, filmi için şöyle diyor:

“Güvendiğim bir nokta performanslar ve kurguydu, oldukça yakın, sıcak demeyeyim ama terli bir sinema hissi peşinde koştuk. Herkes bayılsın diye bir düşüncem olmadı hiç. Bazen bazı insanların filmini beğenmemesi olumlu bir şey, bunu yıllar içinde öğrendim.”

Saadet rolünde Esra Dermancıoğlu.

Ziya Demirel’in senaryosunu Yusuf Tan Demirel’le birlikte yazdığı filmin başrolünde Esra Dermancıoğlu, Halil Babür, Çağdaş Ekin Şişman yer alıyor.

Filmde Dermancıoğlu’nun canlandırdığı Saadet karakteri, eşi Hüseyin’i kaybettiği için yastadır. Ancak bu yas süreci, hem sevilmemişlik duygusu hem de baş edemediği arzuları onu başka bir noktaya götürüyor.

Özer Keçeci (sol başta), Halil Babür (sağdan ikinci) ve Çağdaş Ekin Şişman (en sağda).

Tokyo Film Festivali’nde prömiyer yapan ‘En Güzel Cenaze Şarkıları’, İstanbul Film Festivali’nde Ziya Demirel ve Yusuf Tan Demirel’e en iyi senaryo ödülü kazandırdı. Aynı festivalde Dermancıoğlu en iyi kadın oyuncu, Çağdaş Ekin Şişman en iyi yardımcı kadın oyuncu ve Özer Keçeci’yse en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazandı.

Ziya Demirel. Fotoğraf: En Güzel Cenaze Şarkıları/ Instagram

Son dönem Türkiye sinemasının en dikkat çekici işlerinden biri olan ‘En Güzel Cenaze Şarkıları’nı Ziya Demirel Diken’e anlattı:

Hayatı boyunca istediği gibi sevilmemiş bir kadının hikayesini anlatma fikrini nereden esinlendiniz? İlk filminizde kuzeninizin bir öyküsünden hareketle senaryo yazdığınızı söylemişsiniz. ‘En Güzel Cenaze Şarkıları’nı yazmaya nasıl başladınız?

Çeşitli yazma süreçleri oldu. İlki şöyle; kimlik dolandırıcılığı hakkında sık sık duyduğum gerçek hikayeler sayesinde -maalesef tabii- farkındaydım, bunun şehirli, yeni bir dert olduğunun da. Yas ve libidonun birbirine dokunduğu alanların da farkındaydım, buradan ilginç karakterler yaratabileceğimi düşünmüştüm. Aslında ben, Yusuf (Demirel) ve Melis (Balaban) aklında şöyle karakterler olsun diye bir havuz vardı. Bu havuzda çekilememiş karakterler böyle yüzüyorlar gibi, bunlardan bazılarını boğulmaktan kurtarabileceğimiz bir ilişkilenme zinciri düşündüm, hem yaş hem mesafe hem sınıf olarak.

Bir yandan da biçimsel olarak birbirine tam bağlı olmayan bir öykü kitabı gibi bir fikir vardı kafamda. Böyle bir film yapısını görmemiştim, izlediğim filmlerde.

Yedi cümle yazıp, doğrudan diyaloga başladığım bir metodla beş günde senaryonun ilk draftını çıkardım. Bu ‘Ela ile Hilmi ve Ali’yi yazamadığım bir süreçte olmuştu.

Ela ile Hilmi ve Ali. (Ziya Demirel’in ilk filmi)

Bu haliyle ilk filmim olabilir mi diye, para aramaya başladık. Bakanlığa başvurduk, seçildik ve Antalya’ya çağrıldık. İlk film için bir 20 film arasından 12’sine destek veriliyordu. Sunum yaptık, çok kısa bir süre sonra reddedildiğimizi öğrendik. Destek kurulundan bir TRT yöneticisi, benim gözlerimi övdü ve daha uygun bir şey yazdığımda destek alabileceğimi ama beni direkt reddetmek de istemediklerini elimi sıkmak istediklerini söyledi. Başka yerde de el sıkabilirdik çünkü zaten paramız pek yoktu ve Antalya’ya iki kişi gidiş dönüş bileti almayabilirdik. Ben bir de işin kötüsü alacağımızı düşünüyordum.

‘Sevgi verilse de yetmeyince sevilmemiş hissedebiliyor insan’

İstanbul’a döndük ve tekrar yapım için daha fazla şans olabileceğini düşündük ama sonradan yanıldığımızı anladık. Ela ile Hilmi ve Ali’ye çalışmaya döndük. ‘Ela ile Hilmi ve Ali’ çekildikten sonra daha küçük bütçeyle de yapabileceğimizi düşündüğümüz bu filme geri döndüm. Fakat yıllar geçince yedi epizotlu yapıdan ve bazı bölümlerden memnun olmadığımı düşündüm. İçinden de çıkamadım. Yusuf geldi bu noktada ve devraldı senaryoyu. Doğum günü bölümünü tasarladı, yazdı, son bölümü de beraber yazdık ve her zaman Melis Balaban da dış göz oluyordu. Senaryo bu farklı süreçlerden geçti.

Bunun bir de sette yazması var, bu da aslında kriz çıkan durumlarda, oyuncu olmayanlarla çalışıldığında ortaya çıkan bir yazmaydı. Burada aslında bazı oyuncular ortak yazar gibiydi. Onlar kendi hikayeleriyle gelmişlerdi, doğum günü bölümü buna fırsat veriyordu. Suavi abi, Murat abi, Selami abi gibi harika ‘baba arkadaşları’ karakterleri mesela. Ben Hüseyin’e bağlayacak bir konu buluyordum.

Sevilmemişlik göreceli bir kavram. Sevgi verilse de yetmeyince sevilmemiş hissedebiliyor insan, yani hem kendinle hem çevreyle ilgili. Bir de tabi çocukluğun ilk dönemlerindeki o ilk hislerle, onlara geri dönme arzusu oluşuyor, zor bir his. Benim için Saadet’in cazibesi, yaşama arzusunu her yerden çıkarabilmesinde ve kendine özgü defans mekanizmalarında saklı.

‘Farklı yapılar denemekle, biçimsel arayışlarla ilgileniyorum’

Hikaye epizotlar halinde ilerliyor, her bölümde başka insanların hikayesini izliyoruz. Tabii hikaye bir noktada tamamlanıyor. Neden anlatısal olarak böyle bir tercihte bulundunuz?

Amatör tiyatro ve kısa filmden gelen bir insan olarak birden fazla film yapmak istemiş olabilirim. Mevcut uzun metraj oluşturma koşulları değişmeli, onları değiştirmenin yolunu bulmalıyız.

Sadece yıllara dayansa iyi, fon almak için senaryoların da birbirine benzemesi gibi bana kalırsa sanatsal bir yaklaşımdan uzak koşullar.

Birden fazla film yapmak istememin bir şımarıklık gibi gözükmesini istemediğim için ‘En Güzel Cenaze Şarkıları’nın aslında birbirleriyle iyi bağlanan noktaları olmasına dikkat ettim. William Faulkner’ın ‘Ses ve Öfkesi’ni bedelli askerlik sırasında okumuştum. Röportajda askerde okuduğu romandan etkilenen erkek yönetmen oldum az önce. Hem epizodik ama bir yanıyla da kümülatif, bağlanıyor ve çözülüyor gibi bir hissi aradım.

Aslında dil olarak birbirlerinden çok farklı değiller. Benzer bir ritim anlayışı var. Ama mesafeler değiştiği için bir yandan dünyalar da değişiyor. Farklı yapılar denemekle, biçimsel arayışlarla ilgileniyorum. Bu şekilde altı ya da yedi anda çoklu karakter anlatısı içeren başka hikayeler de çıkabilir. Bölümlerin arasındaki bağlaçlara bakmak da hoşuma gidiyor. Ve, ama, çünkü… Bu hikayede sanki hep ‘ama’ var.

‘Şu türde film yapıyorum diye bir geleneği takip etmiyorum’

İki erkek senarist olarak bir kadın hikayesi yazmak biraz ateşten gömlek giymek gibi. Yazım aşamasında nelere dikkat ettiniz, kadın sinemacılara veya yakınlarınıza senaryoyu okuttunuz mu?

Tanıdığımız birisi var, kadın, sanatla çok ilgili hayatla da. Ona yazdırıyoruz aslında fakat bunu gizliyoruz, umarız ortaya çıkmaz. Bu kişi annemiz. Filmde de oynuyor. Güzel de bir kitap yazdı ölüm ilanları üzerinden Adana hikayeleri anlatan.

Yusuf’la ikimiz oyunculuk yaptığımız için – ben gençliğimde, bir de ‘Zuhal’ filminde de kilit bir rolüm vardı- biraz oynayarak yazıyoruz. Ama tabii herkesi oynayamıyoruz ama oynayabildiğimiz bazı kadınlar da var. Bazen o karakterler üzerine döndürebiliyoruz hikayeyi.

Biz burada biraz John Cassavetes’in oyunculara açtığı alanı açmak istedik ama bir yandan yazmak yani tasarlamak da istedik. Senaryo diyaloglu bir senaryoydu epey ve o diyalogların hepsi filmde söylendi. Fakat replik verdirtmekten çok bir yolculuğa bırakmak gibi bir yaklaşımla çalışıldı. Bu yüzden de spontaneliğe güzel alan bırakıyordu. Yani burada kadınlara okuttum gibi bir cevap vermeyeyim dedim. Herkesin her şeye mesafesi, ilgisi, bilgisi, hissi farklı hayatta.

Film son dönem Türkiye sineması örnekleri arasında epey özgün. Çünkü benzetebileceğimiz bir örneğini bulmamız veya bir tür grubuna dahil etmemiz oldukça zor. Türler arasında geziyor öykü. Bununla ilgili neler söylersiniz?

Biraz öykü kitabı gibi, Birbirinden bağımsız ama bir yandan ilerledikçe de başka bir öykü oluşturan bir yapı olsun istemiştim. Zaten senaryo aşamasında belki bu sebepten pek destek göremedik, ama bu sefer hazırlıklıydım ve bunu bekliyordum.

Tür değiştirdim diyemem, ben zaten şu türde film yapıyorum diye bir geleneği takip etmiyorum.
Bilinçdışımdan olabilir ama kafam öyle çalışmıyor, fakat bölümlerin bakış açısı ve ritmini de kendi içinde yaratmak istedim. Yine de anlatı halinde benzerlikler var.

Nalan Kuruçim Saadet’in kardeşi rolünde.

‘Rolü Esra’yı düşünerek yazmadım’

Başrol için Esra Dermancıoğlu ismine nasıl karar verdiniz? Ben izlerken sanki senaryo onun için yazılmış gibi hissettim, belki seyirciden de böyle yorumlar gelmiştir.

Rolü Esra’yı düşünerek yazmadım. Oyuncu düşünerek daha önce yazmamıştım, bu ara biraz deniyorum. Yazmaya başladıktan sonra, Ekin’i Meltem’e düşünmüş olabilirim yazarken çünkü onunla sinemada hep çalışmak istiyordum ve yakın arkadaşım, ama onu da düşünerek başlamadım. Bildiğim karakterleri yazıyorum çoğunlukla ama gerçekten daha farklı durumlarda.

Dediğim gibi bazen her şeyden önce diyaloglar geliyor ve konuşturuyoruz. Saadet öyle bir karakterdi. Ve aklımda bir ritim vardı. Bu tabii ki de hayatta gözlemlediğim, bana yakın olan insanlardan esinlenerek/etkilenerek oldu. Saadet’i yazmaya başladığımda elimi durduramıyordum.

Şöyle bir film triviası vereyim Esra’yla ilgili. Aslında biz bir üçleme tasarladık, ‘İki Gözlüler Üçlemesi’. İkinci film kimlik dolandırıcısı bir oğlan, annesi ve oğlanın yarattığı sahte doktorun fotoğraflarının – ki bunu ilk filmde gördük sosyal medyadaki fotoğraflardan sevgili Erdem Şenocak – modeli arasında geçen bir garip komedi. Oradaki Esra’nın bu filmin devam filmindeki, komünist ve etrafına kadınları örgütleyen anne karakteri için uygun olabileceğini düşündüm.

Görüştüğümüzde üçlemeden bahsetmeye tabii ki ilk filmden başladım orada Saadet’e çok güldü Esra. İkinci filme geçtiğimde durdurdu. Kendisine gelen roller olduğunu ama aslında içinde Saadet olduğunu söyledi ve bunu gösteremediğini söyledi. Deneme yapmamı rica etti. Aslında Meriç Aral, senaryoyu okuduğunda bana Esra’yı önermişti. Ben de olabileceğini düşünmüştüm ve düşündüğüme göre iyi anlamda ters bir kast olacağını düşünmüştüm.

Deneme yaptık. Kırılganlığı ve çocuksuluğundaki coşma potansiyelini gördüm. Yani yazmış olsam da kontrolümde olmamasını istiyordum. Benim için de sürprizli olmasını istedim ve Esra bunu veriyordu. Gerçi ben Esra’yı pek tanımıyordum, sosyal medyadan vs. takip etmiyordum. Kurgu sırasında da onu sessize aldım, Saadet’i görüyordum ve karakterim Hülya Avşar’la konuşuyor gibi oluyordu. Film bitince sesini açtım, umarım fark etmemiştir.

Esra, oyuncu olarak risk almayı seviyor ve bana güvendi. Role büyük katkıları oldu. Dünya çapında bir potansiyeli var. Gerçekle ve groteski birleştirebiliyor. Çok da güzel bir sesi, konuşma ritmi var.

Benim favorim gözyaşlarını aradığı bölümdeki söyledikleri… Dördüncü duvarı biraz kırıyor orada, bize anlatıyor gibi. Esra’yla beraber gülerken ağlayan, ağlarken gülebilen, bazen kaba, bazen çok narin bir karakter oluştu.

‘Devamlılık yok, her kayıt yeni bir hikaye olsun gibi bir yaklaşımımız vardı’

Oyuncular birçok ödül kazandı. Çağdaş Ekin Şişman Ankara Film Festivali’nde, Dermancıoğlu, Şişman ve Özer Keçeci İstanbul Film Festivali’nde ödüllere layık görüldü. Bu ödüller biraz da filmdeki performans yönetimine gidiyor. Sette sanki oyunculara bir alan tanınmış gibi. Çekerken süreç nasıl işledi, doğaçlama kısımlar var mı?

Özer’i ben ‘Ela ile Hilmi ve Ali’, filminde Ali için denemiştim. Yaşı büyüktü, ama yaptığından etkilenmiştim. Filmdeki diğer karakter Selim için de denedim bu sefer de genç buldum. Fakat çalışmak istediğimi biliyordum. Bu filmde de oynayabileceği karakterlerden Orhan’ı seçtik. İngiltere’de yaşıyor şu an, oyunculuk dışı işler yapıyor, evlendi, harika bir oyuncu ve insan. Zaten Özer’i sınıf arkadaşı olarak tanıyan oyuncu arkadaşları, öğretmenleri ne kadar yetenekli olduğunu biliyorlardı. Ödül alması sevindirdi o açıdan. Ama oturum izni nedeniyle kalması gerektiği için gelemedi.

Burada oyuncular için iş imkanları giderek azalıyor. Eğitim alanlar için de böyle. Ben üniversite tiyatrosundan geliyorum. Bu filmde de o havuzdan çok oyuncu olsun istemiştim. Hem arkadaş ilişkimin olduğu, hem oyunculuklarını ve renklerini bildiğim insanlar.

Meryem rolünde Gül Doğa Selvi.

Çok diyaloglu bir metin olmakla beraber bizim reji ve görüntü ekibi olarak oyuncuların hiç önüne çıkmamak gibi bir isteğimiz vardı. Devamlılık yok, her kayıt yeni bir hikaye olsun gibi bir yaklaşımımız vardı. Nasıl bağlanacaklarını biliyorduk. Belki bir açıdan benim filmdeki en heyecanlandığım bölüm bu kurgusal yaklaşımdı.

Oyuncu olmayanlar da az değildi filmde. Onların da hepsinin karakter olmasını istediğim için yine tanıdığım ve o karakter ya da o karakterin arkadaşı olabilecek tanıdıklarımı çağırdım. Onlar da bir süre sonra müdahele etmediğimi ve vakit geçirmelerinin iyi oyunculuk sayıldığını çözdüler. İki kamerayla kurduğumuz kurgu düzeni burada iyi sonuç verdi. İkinci kamerada da Alperen vardı, ilk kez böyle bir filmde çalıştı, iki günde kapanıp açılabilme özelliği olan Bilgi Üniversitesi’nden öğrencimdi. Harika bir iş çıkardı. Zaten filmin çıktığı provaları da çoğunlukla o çekti. Doron’la (Doron Tempert) iyi bir işbirliği yaptılar. ‘Kuru Taşın Başı’ filminin yönetmeni Selen (Heinz) de son bölümde ikinci kamerada bize harika anlar verdi.

‘Esra’yla Saadet’in bölümlerini bir karakterin farklı mevsimleri gibi oluşturduk’

Biraz kapalı alan ve tek mekan tercihi var. (Tek mekandan kastım hikaye iki üç alanda geçiyor.) Sadece nikah sahnelerinin olduğu ikinci kısımda ve son bölümde dış çekimler var. Bu kapalı alanda çekme tercihi biraz ekonomik nedenli miydi? Yoksa hikayenin klostrofobikliğini ve karakterin sıkışmışlığını yansıtmak için başvurulan bir tercih miydi?

Her bölüm biraz arzuyla ilgili, öyle bakıldığında çok boşa düşmüyor. Bir mahrem var, mahremin sosyalleşmesi var.

Öte yandan hiç görmediklerimizle açık havada oldukça geniş kalmanın final için önemli olacağını düşünüyordum. Bir yandan da filmin aslında ‘Ela ile Hilmi ve Ali’de olduğu gibi bir özel mülkiyet meselesi var. Ev, evler, kullanılmayan evler, miras yani. Babanın en yakın arkadaşı babayla ilgili erken gittiği ama sonuçta iki ev bıraktığını tekrar ediyor. Giden bir baba figürü, orada bir satıcının ölümü hissi de var.

Promotional poster for the Turkish film 'En Güzel Cenaze Şarkıları' featuring a collage of photos, a miniature man, and a lemon on a beige background.

‘Satıcının Ölümü’ demişken, Zorlu’daki oyunu seyrettim, en arkadan. Dürbün getirseydim iyi olabilirdi. Kafamda Zorlu’da bu fiyatlarla bu oyunu yapmanın absürtlüğüne değinip değinmeyecekleri vardı. Bir noktada dekor soyutlaşmaya başladı, sandalyeler dağıldı ve hareketli dekor seyircinin üzerine doğru geldi, bir şeyler denemişler diye heyecanlandım ama daha sonra birisi çıktı sahneye, bambaşka bir kostümle. Anakronist bir yaklaşım diye düşünürken dekorun dağıldığını söyledi o beyefendi ve oyuna ara verildi.

Oyun, en pahalı bileti alan seyircinin üzerine yıkılan dekor olarak hem tiyatro hem de politik tarihe geçebilirdi. Dördüncü duvarın ilginç bir yıkımı olabilirdi. Ama daha güvenli sularda yüzülmüş.

Mekan ve karakterler ilişkisiyle ilgili bir de şu var. Esra’yla Saadet’in bölümlerini bir karakterin farklı mevsimleri gibi oluşturduk. Bir de her evde Saadet’in karakteri de biraz değişiyor, sıkışık, küçük bir evle başlıyor, evler giderek daha büyüyorlar. Saadet sınıf değiştirir gibi. Saadet de bunlara ayak uyduruyor. Zaten orada büyük bir haksızlık var. Annelerinin bir evi olmalı kendine ait o şartlarda.

Osman abi, Görkem, Fiko, Dilşat, Alper sanat ekibimiz pek güzel işler yaptılar. Ben azıcık detaycıydım ve onlara durmadan kullanacakları eşyalar getiriyordum, evde arkada dağınık olacak. Osman abi de beni hızlı bir şekilde çözdü. Belli konularda benzeşiyoruz.

Tabii evlerini verenler de çok önemli, filmler durmadan aynı evlerde çekiliyor ve kişiliksizleşiyor mekanlar – bizim de 5’inci bölümümüz ev bulamadığımız için kullanılan bir yerde çekildi, elimizden geleni yaptık -. Bu noktada mühendislikten arkadaşım Yiğit ile partneri Turgay ve Melis’in babası Osman Balaban’a da çok teşekkür ediyorum.

Filmde ikinci bölümde (nikah-düğün sahneleri) kamerayı başka kişilerin eline veriyorsunuz, onların el kamerasıyla çektikleri anlar da filme dahil oluyor. Bu tercih size riskli gelmedi mi? Yoksa amaç kendi seyrinde ilerleyen profesyonel akışı aksatmak mıydı?

Yani orası böyle kabaca bir ‘male gaze’ bölümü ve bu noktada kameranın hissi, hareketinin bir karakteri var ki bu daha sonra çok daha yakından tanıyacağımız bir karakter olacak ve burada olanlar da onu göründüğünden daha da çıplak gösterecek. Bu noktada Halil’e (Halil Babür) kamerayı verdim.

Biraz kendi kendine kamerayla dolanmasını istedim. Kendi kendine çektiği bir kapı, bazı talihli yanlış anlaşılmalar sonucu kendini filme bile soktu. Bunu filmi izledikten sonra söyledi ve ben bir süre kabullenemedim. Ama zaten onun dışında da o da kameralı oyunculuk yaptı, buna heyecanlanması hoşuma gidiyordu.

Kullanımı rahat, ele yapışan bir kamera, rahat bir zoomu olan ve autufocus’u iyi olan handycam seçtik. Bu noktada da üç kameramanı oldu bu sahnenin Halil, Ben ve Melis. Bu bölümde görüntü yönetmenimizin önceki sahnedeki sisten gözü iltihaplanmıştı ve gelememişti, ama önceden zaten konuştuğumuz bir bölümdü, Doron (filmin görüntü yönetmeni) zaten çok uzun birisi. Ben çekime daha uygundum. Yine de o gün çekim yaparken görüntü yönetmenimizin filmin devamında olup olmayacağı sorusu, kafamızda dolanıyordu ama iki düğün bölümünden sonra aramıza tekrar katıldı.

‘Desteksizliğimizi bir engel olarak değil, yaratıcı sürecin bir parçası olarak gördük’

İlk filminizin yapım süreci altı hatta yedi yılı bulmuş. İlk filminizle ikinci filminiz arasında üç yıl süre var. Filmin yapım süreci nasıl ilerledi? Şu dönemde yapım desteği bulmak epey zor. Jenerikte birkaç yapım desteği gördüğüm için sormak istedim?

Bana kalırsa film yapım sürecinin kurumsallaşmış olması sinemayı, sanatla ilgisi olmayan bir yere götürüyor. Kurumsallaşmamak bir tercih olamıyor gibi görülüyor. Fon bulma süreçleriyle ilgili pek bir bilgim yok, çünkü prodüksiyon için herhangi bir fon bulunamadı benim filmlerimde. Yani Cannes’da yarışmış bir kısam olduğu için bu konuda epey başarılı olduğum söyleniyor. Nasıl destek alınamazla ilgili workshop verebilirim. Ama zaten geliştirme fonları da bir garip, yazmak için almamız gereken para beş yıl sonra geldi, film çekildikten sonra. Oradaki ortak yapım sistemini de tam anlamıyorum.

Zaten anlamadığım da belli oluyordur. Bu tarz bir düzeni kabul ediyorsanız ki aslında asıl sorulması gereken bu olmalı, ama ona sonra değiniriz. Yönetmen olarak pek yakın da olmak lazım festivallere vs. Sosyalleşmek lazım yani. Yurtdışındaki festivallere filmin yokken gidip, seçicilere, satışçılara pişmaniye götürmek ve Türkiye’den şikayet etmek ama aynı zamanda orada karşılaşılan Sinema Genel Müdürü Birol Güven’e ‘Çocuklar Duymasın’ın ne kadar komik olduğunu ve artık öyle komedinin kalmadığını söylemek işinize yarayabilir.

Two people in a dry, open field near a red compact car; one person walks away from the camera toward the car while another stands by the vehicle, with trees and utility wires in the background.

19 Mart’ta paylaşım yapmamak gerekebilir. Martın diğer bütün günleriyle ilgili paylaşım tamam ama 19 Mart biraz şey. Ben şahsen Havuç’un rapçi arkadaşlarını komik buluyordum ama bunu ona söylememe gerek olduğunu düşünmedim, zaten biliyordur Birol bey. 

Bakanlık, TRT desteği alabilmek bazı karakterlerin bazı şeyleri yapamayacağı anlamına geliyor. Bu noktada yazar, bunlarla karşılaşmayacağı bir hikayeyi içselleştirmeye çalışıyor. Ama aslında biraz karakterleri çevreleyen bir kafes oluyor, bence bu filmler de istem dışı o sansürlenmiş sahnelerle ilgili oluyor. Filme psikanaliz yapılırsa sansürüne ulaşılabiliyor.

Fakat biraz sistemle ilgili düşünmek gerekiyor. Sermayeye nasıl ulaşılırsa ulaşılsın burada filme bir ön kontrol yapılıyor. Bu durumdan şikayet etmekle ömür geçmez, burada yine bana kalırsa üniversite öğrenci kulüplerinden bu döngüyü kırabilecek hareketler ve filmler çıkabilir. ‘Aynı İpte Asılı’ filmiyle Barış Demirdelen bu konuda iyi bir örnek. 

Yapıldığında da festivaller bir engel haline geliyorlar. Ön seçicilerin, direktörlerin bir filmi kamera çok hareket ediyor diye almayıp ertesi gün Netflix’te vizyona girecek filmleri programa sokması, festival seyircisini arttıran değil azaltan bir şey. Çünkü festivali ortadan kaldırıyor.

Tabii ki Deniz’in (Deniz Göktaş) doğrudan YouTube’a koyup her yerden sıyrılan ve özgürlüğünü materyalist tercihlerinden de alan ve hepimize güç veren şovuna da selam selam. Şov zaten uzun süredir kapalı gişe oynuyordu, Belki başka platformlarda da yapabilirdi, para kazanabilirdi, ‘başarılı’ olurdu, ama Deniz başka bir yol seçti. Hepimiz adına seçti. Türkçe bildiğimiz için şanslı hissettiren bir insan Deniz. Üç günlük dünya, korka korka nereye kadar.  

Filme gelince Anna Maria Aslanoğlu (filmin yapımcısı) da küçük bir şekilde gitmek konusunda motiveydi, 14 günümüz vardı. Melis, Doron, Yusuf ve Henrique iyi bir ön hazırlık yaptık, kararlar aldık.

Devamlılığın klasik anlamda olmamasına karar verdik. Bu şekilde bu kadar uzun bir senaryoyu aksatmayacaktık. Yani biraz rock’n roll’duk. Kamera konusunda küçüldük. Desteksizliğimizi bir engel olarak değil, yaratıcı sürecin önemli bir parçası olarak gördük. İşin en güzeli buna hazırlıklıydım. Bu kararlılığımızla son bölümde de Emre Oskay da filme katıldı. Bir kameramız  görüntü yönetmenimizin isteğiyle Alexa Mini oldu. Mesela bu kamera değişikliği bazen bizi aksattı, çünkü ekip büyümüş oldu. 

Filmde müzik de ayrı bir karakter gibi. Beirut grubuna ait şarkı, ‘Bak Yeşil Yeşil’ hikayenin ilerleyişinde kendi anlamlarını yaratıyor ve seyircinin kafasında bir yere oturuyor. Müzik tercihleriniz için ne söylemek istersiniz? Bir sinemacı olarak filmde müzik kullanmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çoğunlukla karakterlerin söylediği ya da dinlediği şarkılar vardı, o şarkılar da aksiyonlar gibiydi, bu sebeple filmin şarkılarının müziklerinin onlar olmasını istedim ve dışarıdan birkaç kritik yer dışında anlatının bir parçası olarak kullanmadım.

Saadet’in final konuşması hariç, orada Yusuf çok güzel bir beste yaptı, ya da Beirut – ‘Elephant Gun’daki gibi dramatik bir öge oldu. Beirut’un ‘Elephant Gun’ şarkısı gerçekten Türkiye’deki batılılaşmış çiftlerin düğünler için bir numaralarından bir tanesi.

Parti sahnesindeki tüm parçalar Suavi’nin sette doğaçladığı parçalardı. Sadece ‘İyi Ki Varsın’ şarkısını önceden besteledi. Tüm grubun bildiği ve birlikte söylediği, tüm zamanların popüler şarkılarından biriymiş gibi gizlenmiş bir parçaya ihtiyacımız vardı.

Suavi tıpkı filmde bahsedildiği gibi birkaç kelime verilince hemen beste yapabiliyor. Onun kendi içinde bir sürü bölümden oluşan parçaları, bu parti sahnesinin kurgusunda bir nevi yapıştırıcı görevi gördü.

Aile üyeleriniz ve profesyonel olarak oyuncu olmayan kişiler de filmde yer alıyor. Bu kişileri tam da bir aile buluşması sahnesinde oynatıyorsunuz. Bu tercihin sebebi neydi, neden böyle bir atmosfer kurdunuz?

İkinci bölümde de birçok oyuncu olmayan kişi var. O bölümde aslında kameraya bakabilmek , kameradan utanmak , hiç doğal olmamak hep bize doğru bir oyunculuk olarak geçebiliyordu. Kuaför ve manikürcü de harika oynamışlardı ve orada tanışmıştık, o tekniğin herkesi iyi oynatacak bir hilesi de var. Doğum günü sahnesinde biraz daha zor bir durum vardı. Çünkü dördüncü duvar röportajlar dışında kapalıydı.

Ama bir yandan çok iyi hikaye anlattıklarını bildiğim, bazı babam yaşında arkadaşlarım vardı. Onları aslında çok da yönetmeden, sadece söylemesi gerekenleri söylettiğim onun dışında serbest bıraktığım ve onların kendi oyunlarına alan verdiğim bir ilişki içindeydik. Epey zevkli bir süreçti, oyunculuk namına da çok şey öğrendim Selami abiden, Murat abiden ve tabi ki Suavi’den de. Bu da o baba arkadaşları triosunu gerçek kıldı, filmi çekmeden de babamızı kaybettik.

Murat abi ben Prag’da öğrenciyken babamla tanışmıştı, Selami abi de tanıyordu, yani biraz gerçekten babamın arkadaşlarıydı. Bazı sahneleri atmak çok üzdü ama sonra değerlendireceğim onları.

‘Terli bir sinema hissi peşinde koştuk’

Film anlatısal ve türsel olarak Türkiye sineması için yeni şeyler söylüyor. Seyirciye ulaşamazsa ya anlaşılamazsak kaygısı duydunuz mu? Keşke şu kısmı da böyle yapsak dediğiniz bir bölüm var mı veya şu konuda olanaklarımız daha iyi olsaydı dediğiniz bir şey oldu mu?

Seyirciye ulaşmaz diye kaygı duydum. Ama bu kaygıyla baş etmeye çalıştım. Filmin yapısı, tek bir karakter yolculuğu olmaması , bazı bölümlerin arasında ‘VE’ bağlacı olması, yani önceki bölümle neredeyse hiçbir bağı yok.

Bunlar benim için heyecan vericiydi ama bir yandan bana heyecan veren şey seyircinin 20’nci dakikada tek bir hikaye yok, geç demesine yol açabilirdi. Güvendiğim bir nokta performanslar ve kurguydu, oldukça yakın, sıcak demeyeyim ama terli bir sinema hissi peşinde koştuk. Herkes bayılsın diye bir düşüncem olmadı hiç. Bazen bazı insanların filmini beğenmemesi olumlu bir şey, bunu yıllar içinde öğrendim. Filmin kendi seyircisi var.

14 günde çekildi ve kısıtlar birçok açıdan yol gösterici de oldu. Yani kurgu yaparken tabii durmadan yeni diyaloglar geliyor akla ve ah şunu deseydi burada diye hayıflanmalar herkese oluyordur. Ama çok fazla değildi , zaten o kadar çok malzeme vardı ki, doğum günü bölümü tek başına bir uzun metraj olabilirdi.

Daha iyi olsaydı dediğim bir şey tam yok ama bu amatör ruh ve profesyonel setler kontrastı ve sürdürülebilirliğiyle ilgili acaba daha da küçük bir set olabilir miydi diye düşünüyorum. Daha da küçülünce gün artabilir, bunu ben her zaman daha çok tercih ederim.

‘Form değişikliği söz konusu; hem dizi hem film hali olacak’

Film nerelerde gösterilecek? Seyirci nerelerde izleyebilir? Festival yolculuğu devam edecek mi?

Festival bekliyoruz biraz daha, festivaller yine pek rağbet göstermedi. Bir eşiği mi aşamadı, anlamadım.

Yazın biz Rotterdam’dan (Rotterdam Film Festivali) haber almıştık ama onlar da Tokyo olduğunu duyunca ‘ya onlar ya biz’ dediler. Biz de yani Tokyo’ya bir daha gidebilir miyiz diye düşünerek Tokyo’da filmi gösterdik. Ama gösterir göstermez uçakla, filmin sesinin bir gün önce harika duyulduğu Tokyo’dan duyulmayacağı Türkiye prömiyeri için Antalya’ya döndük. Tokyo’da da başka festivaller ve satışçılarla konuşmak için kalamadık. Kalmamız gerekirdi.

Satışçılar bir festivale girsin konuşalım dediler, sonra çok festival filmi olduğunu söylediler ve uzaklaştılar. Ben pek anlayamıyorum, yani belli konularda iyi değildir belki filmim de 0 festival de bir garip geliyor. Bir de Tokyo öncesi daha açık gözüken yol, kasımda Tokyo’dan sonra nasıl tamamen durdu anlayamıyorum.

Türkiye’de festival olarak Ayvalık olacak ve özel gösterimlerimiz olacak. Özel gösterimler ekibin gelebileniyle biraz tiyatro gibi bir deneyim oluyor. En son Suavi abi şarkı bile söyledi. Ama tabii umarım başka festival de olur, özellikle yurtdışında bekliyoruz.

Online süreci için bir form değişikliği söz konusu. Epizodik yapısı, bir dizi olarak da izlenebilecek bir ritme sahip olduğundan kimi bölümler yeniden düzenlenecek. Şu an ek sahnelerle bir bağımsız dizi yaratmak için çalışıyoruz. Bu, film eylül gibi vizyona girdikten sonra gerçekleşecek bir proje. Yani film hali ve dizi hali olacak.

45’inci İstanbul Film Festivali: Altın Lale ‘Prenses Mumbi’nin