Türk tipi rejimlerde seçim sandığı, şu malum 'şemsiye' gibidir…
T

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Konu, Türkiye’deki ‘yargı bağımsızlığı’ değil mi? Peki. Şimdi hemen, okuduğunuz satırın yanındaki sakallı adamın fotoğrafına bakın. Baktınız mı? Sonra bu sakallının bir ‘erkek güzeli yarışmasına’ girmek istediğini ve yakın çevresi tarafından teşvik edildiğini tahayyül edin.

Fotoğraf ortada. Boy meselesine hiç girmiyorum. Gülmeyin. Ya da eğer gülüyorsanız şunu da bilin: Türkiye’de, bu sınıfsal yapı, bu tarihsel birikim, bu hükümet, bu siyasal kültür ve yargı kültürüyle yargının ‘bağımsız olma’ ihtimali, fotoğraftaki sakallının o yarışmayı kazanma ihtimali kadardır. Demem o ki eğer umut besleyecekseniz, en azından ne için beslediğinizi bilin.

Demokrasi yoksa bağımsız yargı da yok

​Türkiye’de yargı bağımsız/yansız değildir. 2010’dan önce de değildi, 2010’dan sonra da olmadı. Bu seçimden sonra da olmayacak. Çünkü Türkiye, demokratik bir ülke değil.

Demokratik olmayan devletlerin yargı gücü de bağımsız ve yansız olamaz. Bunun, yeryüzünde herhangi bir örneği yok. Bilen varsa, lütfen haberdar etsin.

Sabah akşam HSYK seçimlerini ‘O mu kazanır bu mu kazanır?’ şeklinde, yargıyı kimin ele geçireceğine dair ipe sapa gelmez tartışmaların ‘bağımsız yargı’ başlığı altında yapılıyor oluşu, memleket manzarasını daha da acıklı hale getirmekten başka bir işe yaramıyor.

Kabına göre

Her sistem, bir ‘birleşik kap’ yaratır. O kabın içindeki kişi ve kurumlar, ‘kabın içinde kaldığı sürece’ cinsiyeti, etnik kimliği, yaşı başı, eğitimi ne olursa olsun, ortak kabın şekliyle, derinliğiyle, çapıyla sınırlıdır.

Demokratik sistemlerin ‘kap’ları arasında elbette bazı farklar vardır ancak bunlar sistemin ‘temel ilkeler’ine dair değildir. Demokrasilerin ilke ve uygulamalarına bakıldığında, yeni Türkiye’nin, yeryüzündeki bilinen gelişmiş demokrasileri andırmadığını söylemek mümkün ve gereklidir.

Diğer farklar

​Demokrasilerde yargının, Türkiye’den daha düzgün ve güvenilir oluşunun gerekçesi, aramızdaki ‘yargı dışı’, yani ‘diğer’ farklardan kaynaklanır. Buna tarihten, sınıf mücadelelerinden, başta din olmak üzere toplumsal çekişmelerden, kapitalizmin Türkiye’de aldığı biçimden, sosyal dokudan, siyasal kültürden ve çok sayıda başkaca faktörden kaynaklanan ‘farklar’ diyebiliriz.

Farklılıkların bir araya gelmiş hali, bizim ‘anayasal düzenimizi’ yaratır. Anayasalar ve diğer hukuk metinleri de, bu kaptan yani ‘bir bütün olarak’ anayasal düzenden kaynaklanır.

Türkçesi: Örneğin işçi ölümlerinde/cinayetlerinde durumunuz neyse, yargınızın hali de o olur!

Burhan Kuzu’dan Brad Pitt olursa…

Sözün özü, nasıl ki Burhan Kuzu’ya mavi lens takarak Brad Pitt’e benzetemezseniz, yalnızca HSYK’nin yapısıyla oynadığınızda da bağımsız yargıya ulaşamazsınız. Daha çoğulcu görünebilir, daha ‘meşru’ görünebilir; buna mukabil ‘bağımsız ve yansız’ olmaz. Ancak bu yalın ve tarihsel gerçekleri, sizlerin her Allah’ın günü TV’lerde gördüğünüz ve bir kısmı hukuk fakültelerinde mevzuat ezberletilmiş, ezberledikçe daha da ‘durgunlaşmış’ kravatlılara anlatmak olanaksızdır.

​Peki hukuk kurallarının hiç mi önemi yok? Olmaz olur mu? Tabii ki çok önemli. Ancak o kuralların ‘yapım süreci’ ve sonrasında ‘nasıl uygulandıkları’ hukuk metinlerinde yer alan sözcüklerden çok daha yaşamsaldır. Ve o sözcükler, hazırlayanların iki dudağından çıkmaz aslında; bir bütün olarak anayasal düzenin geldiği aşamanın ‘o anki’ sonucudur.

Türkiye’de olmadı da olmadı

1924 Anayasası’nda yargı için böyle bir kuruma yer verilmemişti. Sıkıntısı çekildi. DP, kafası atınca yargıç emekli ediyordu. 1961’de YHK (Yüksek Hakimler Kurulu) kuruldu. İçinde savcılar yoktu (ki doğrusu da bu). Günümüzde örnek verilen Fransa’da da hakim ve savcıların iki ayrı kurulu var.

1961’deki düzenlemenin ilk halinde YHK’nin 18 asıl üyesi vardı. Altısı Yargıtay’dan, altısı birinci sınıfa ayrılmış hakimlerin kendi aralarında yaptıkları seçimden, altısı iki kanatlı TBMM’nin her iki kanadından (Senato ve MM) geliyordu. Olumsuz bir düzenleme miydi? Hayır. Ama olmadı. Yukarıda anlatılmaya çalışılan ‘diğer’ faktörler nedeniyle.

Madde, 12 Mart sonrası değiştirildi. Asıl üye sayısı 11’e düşürülürken tümünün Yargıtay Genel Kurulu’nca kendi üyeleri arasından seçilmesi hükme bağlandı. İlk hali kadar çoğulcu, katılımcı değildi. Peki çok mu vahimdi? Hayır. Ancak yine olmadı.

1982 Anayasası, işin içine savcıları da katıp HSYK’yi kurdu. İlk halinde yedi kişi vardı. Adalet Bakanı ve müsteşarı dışında kalan beşi, Yargıtay (3) ve Danıştay (2)’dan geliyordu. Atamalarını Cumhurbaşkanı yapıyordu. Olmadı.

Bunun üzerine 2010’da, yeni HSYK oluşturuldu. 1961 Anayasası’nın ilk haline dönercesine (tabii, sorunlarıyla birlikte!), üye sayısı 22’ye çıkarıldı. Yıllardır anayasacılar ve AB organları tarafından eleştirilen Adalet Bakanı ve müsteşarının Kurul’daki konumuna dokunulmadı. Seçimle gelecek hakim ve savcıların sayısı 10’a çıkarıldı. Diğer üyeliklerin seçimi/atanması, Cumhurbaşkanı (4), Yargıtay (3), Danıştay (2) Türkiye Adalet Akademisi (1). Ayrıca yargı bürokrasisinde de bazı değişiklikler yapıldı. Çok mu olumsuz bir düzenlemeydi? Hayır. Görünen o ki, olmadı.

2010’daki ‘cila’nın hedefi yargıydı

2010 değişiklikleri, yargıyı ele geçirmek için yapıldı. 20 küsur maddeye atılan ‘cila’nın asıl hedefi, ‘yargı’ydı. Değişiklik sürecinde Pensilvanya, ‘Keşke ölüler mezarlarından kalkıp evet oyu verebilseler’ mealinde açıklamalar yaptı ki bildiğim kadarıyla ilk kez bir cemaat, anayasa değişikliği meselesiyle böylesine ‘içten’ ilgileniyordu!

Bu arada AYM, HSYK’ye seçileceklerin ‘seçim yöntemi’ne ilişkin bir ifadeyi anlamsız bir kararla iptal ederek, ‘kadrolaşmak’ isteyenlerin işini daha da kolaylaştırdı.

Sonrasında, herkesin bildiği gibi yargı içinde yapılan seçim, cemaat ve AKP işbirliği sonucunda, çok sayıda cemaat mensubunun seçilmesiyle sonuçlandı. Aynı secdeye baş koydukları sürece hiçbir sorun yoktu. Ne zaman ki baba ile oğulun sevgi dolu diyaloglarına, daha doğrusu ‘heceleri bir araya getirme yöntemiyle darbe girişimi’ne tanık olduk, iktidar, dalkavukları, havuz medyası vs. aniden yargının bağımsız olmadığını fark etti. Bir günde. Sonrasında olanlar, çok taze.

Sandık kafalılar kötü bir şaka gibi

Gelinen noktada Türkiye, yargı bağımsızlığını, ‘Yargının Kâbesi’ni, AKP’liler mi yoksa cemaat mi ele geçirecek?’ düzeyinde tartışıyor. Seçimi kim kazanırsa kazansın, yargı bağımsız, yargıçlar ise yansız ve özgürlükçü olmayacak elbette. Seçim sonucunun tek önemi, bazı soruşturmaların kısa vadedeki geleceğini belirleyecek oluşu. Hepsi bu.

Şimdi kimi aklı evvel AKP’liler, paçaları tutuşmuş halde ‘Sandıktan çıkmak meşruiyet için yeterli değil’ diyerek sayıklıyor. Bu sandık kafalılar, tatsız tuzsuz, kötü bir şaka gibiler.

Keşke o ‘sandığa’ böylesine tapınmasaydınız. Keşke ‘meşruiyet’ sorgulamasını, tartışmalı seçimlerde, Resmi Gazete, bir kararı günlerce yayınlamadığında, sizin Reis güçler ayrılığına ve insanların etnik kökenleriyle mezheplerine, özel yaşamlara olur olmaz laflar ettiğinde, Aralık sonrasında yargı ve polis teşkilatı hallaç pamuğu gibi atıldığında ve daha nice anormal gelişmede yapsaydınız.

Meşruiyet Standartlarını Belirleme Partisi

Hadi şimdi HSYK’yi ‘ele geçirmeye’ çalışın. Seçim istediğiniz gibi sonuçlanmazsa, yeni HSYK’yi ‘gayrı meşru’ kazanırsanız ‘meşru’ ilan edin.

Meşruiyet Standartlarını Belirleme Partisi değil misiniz? Ha gayret. Olmadı, hemen bir anayasa değişikliği yapıp halk oylamasına sunun.

Şu hayatta, çok değil yalnızca bir iki ‘demokratik ilkeniz’ ve asgari düzeyde ‘içtenliğiniz’ olsaydı, kendinizi de memleketi de bu duruma düşürmeyebilirdiniz.