Var elbet bizim de bir defterimiz
V

HÜRREM SÖNMEZ

@hurremsonmez

İki hafta öncesine kadar, dünyanın pek çok başka ülkesine göre çok ağır, bize göre ise ağır ama başa çıkmaya gayret ettiğimiz türden dertleri olan insanlardık. Otoriter rejimin idari pratik halini almış hak ihlalleri, hayatlarımızın orta yerine çökmüş adaletsizlik, günden güne artan yoksulluk ve ağırlaşan hayat koşulları.. Bundan daha kötüsü olmaz diyorduk, olurmuş.

Milyonlarca insanın hayatı bir gecede yerle bir oldu. Bir sabah uyandık ve geride kalan ‘şanslılar‘ olarak kendimizi bir enkaza bakarken bulduk. Başkaları adına utandığımız, yer yarılsa da içine girsek dediğimiz çok şey yaşadık biz bu ülkede yakın geçmişte ama yer yarılırmış gerçekten, düşünemedik…

Benim kuşağım, ülkeyi sarsan tüm felaketlerde, “Nerede bu devlet” diye haykıran vatandaş haberlerini izleyerek büyümüş bir kuşak. Evet bir zamanlar Türkiye’de vatandaşın, “Nerede bu devlet” diye haykırma hakkına saygı duyulur, haberciler de bunu göstermekten çekinmezdi. Çünkü başına bir felaket gelmiş yurttaşın en tabii anayasal hakkıdır, “Nerede bu devlet” diye sormak; devlet tüm imkanlarıyla orada olsa bile.

Ardımızda bıraktığımız iki hafta boyuca bir yandan gücümüz yettiğince bir derde derman olmaya çalışırken bir yandan da gözümüz kulağımız ekranda her kurtarılan insanda sevinç gözyaşları döktük. Ama deprem bölgesinde çalışan kimi medya mensuplarının gözü öyle korkmuş ki herhangi bir depremzede en ufak bir serzenişte bulunacak olduğunda, hızla olay mahalini terk edip kamerayı başka yöne çevirdiler. “Bize günlerce kimse yardıma gelmedi” demeye kalkışan depremzedenin sesini kısan haber merkezleri, mikrofon uzattığı yurttaş sitem edecek olduğunda arkasını dönüp uzaklaşan muhabirler gördük, depremzede çadırına övgüler düzen sözde medya ise bahse konu edilmeye bile değmez.

Anlaşılan o ki bu ülkede artık “Nerede bu devlet” diye sormak ağır bir suç. Oysa devletin nerede olduğu konusunda tartışma yok, her zamanki yerinde. Birileri parmak sallayıp tehdit ederken bazıları da Ankara’dan hakaret etmekle meşguldü. İktidar ortağı partinin lideri, kendi memleketi olmasına rağmen günlerce deprem bölgesine uğramadığı halde, Devlet yok diyenler kanı bozuk, kalite ve karakter yoksunu, sefil işbirlikçilerdir” dedi ki onlar belki evi ocağı yıkılmış, canını zor kurtarmış, sevdikleri enkaz altında kalmış depremzedelerdi, belki de o depremzedelerin acısını ciğerinde hisseden yurttaşlar. Hani ulus olmak kederde ve tasada, neşede ve kıvançta bir olmaktı ya biz ne vakittir bu iklimde hep kederde ve utançta birleşenleriz, birbirimize anlatıp birbirimizi dinliyoruz.

İktidarın büyük ortağı, “Şimdilik deftere yazıyoruz, savcılarımız gereğini yapacak” dedi. Oysa bilmedikleri şey defter tutanlar sadece onlar değil, var elbet bizim de bir defterimiz. Milyonlarca yurttaşın kayıt düştüğü, üstelik önceki sayfaları da meşum hatıralarla dolu; Soma’dan Aladağ’a, Ankara Garı’ndan Suruç’a, Çorlu’ya, kül olan ormanlara, sele kapılan yurttaşlara kadar, satır satır ihmal, adaletsizlik ve cezasızlık şerh edilmiş bir defter.

“Savcılara talimat verdik, deftere yazıyoruz” diyerek bu ülkeyi gerçekten seven insanlara hakaretler savurup parmak sallayadursun onlar, bir sabaha karşı kapımızı polis çalar mı endişesi artık yerini bir sabaha karşı tonlarca betonun altında kalır mıyız endişesine bırakmışsa, insanlar günlerce enkaz altında yardım beklemiş, analarını babalarını çıkarmak için parayla vinç tutmuşsa korku salmak kâr etmez artık.

Bu kadar acıdan, bu kadar ölümden sonra bir müddet, şiirler, hikâyeler, özlü sözler yazamayabiliriz defterlerimize, yaşadığı ülkeyle gönül bağı olan yurttaşlar olarak yazacağımız başka çok şey var çünkü.

Milyonlarca insanın hayatı yerle bir olmuş, 40 binden fazla insan ölmüşken tek bir kişinin dahi istifa etmediği, kimsenin görevden alınmadığı bir ülkeyi yazacağız biz.

Derdini anlatan depremzedeye arkasını dönüp telefonuyla meşgul olan ya da yerle bir olmuş şehirde sırıtarak dolaşan siyasetçileri, aldıkları devlet teşviklerini kimse bilmiyormuş gibi yardım şovları yapanları, akraba kadrosundan, partili kadrosundan bürokrat olmuş iş bilmezleri, ahbap çavuş ilişkileriyle rüşvetle yolsuzlukla kurulu rant düzeninin zenginlerini, çıkarttıkları yasalarla on binlerce insanı öldürenleri yazacağız. Verdikleri veya vermedikleri kararlarla ölümlerde payı olan yargıçları, sümen altı edilen soruşturmaların savcılarını, bütün bunlar olurken seyirci kalan siyasetçileri yazacağız.

70 yıllık bir ömrü kent suçlarıyla, rüşvet ve yolsuzluk çarkıyla mücadeleye adamış mimar Mücella Yapıcı, “Meslek hayatım boyunca çocuklarıma tek bir haram lokma yedirmedim, size de aynısını tavsiye ederim” dediği mahkeme tarafından hapse gönderilirken rant çetelerinin muteber şahsiyetler olarak özgürce servetlerine servet kattığını yazacağız. 

Belki yıllar sürecek davalarda yılmadan usanmadan, suç duyuruları, raporlar, mütalaalar, dilekçeler yazacağız.

Enkazın altındaki evladının başında günlerce bekleyen ana babaları, iş makinesi, kurtarma ekibi diye çırpınanları, sevdiği enkaz altında beklemeden ilk anda öldüğü için ya da ölüsünü bulabildiği için kendisini şanslı hissedenleri yazacağız. 

Kimsesiz kalan bebekleri, çöken hastaneleri, turnuva heyecanıyla geldikleri otel onlara mezar olan Kıbrıslı çocukları, her biri sayıya dönüşen, bu ülkenin ismini bilmediğimiz yurttaşlarını yazacağız.

Geride kalanların hakkı hukuku için, aynı acıların bir daha yaşanmaması için, biz milyonlar tanığıyız bunların diyeceğiz.

‘Bütün ülke tek yürek oldu‘ hamaseti yaparken yüzlerinde üzüntüden eser olmayanların aksine, hiç bilmedikleri şehirlerdeki insanlar için gözyaşı dökenlerin, emeğini ortaya koyanların gönül birliğini ve dayanışmasını da unutmayacağız ama.

“Evim evindir” diyenleri, sabahlara kadar yardım kolisi paketleyen gençleri, canını dişine takan madencileri, ölümü göze alıp hayat kurtaran arama kurtarma ekiplerini, itfaiyecileri, gönüllü hekimleri, erzak dağıtan erleri, dünyanın her yerinden yardıma gelenleri de yazacağız biz defterimize.

Ahlâkını ve vicdanını yitirmemiş bir avuç bilim insanına, yaptıkları binalarla hayat kurtaranlara minnetimizi yazacağız o deftere.

Unutmasınlar, defter tutanlar sadece onlar değil.

Fazla bir şey istemedik. Huzurla uyuduğumuz, felaketlere uyanmadığımız, ekmeği eşit bölüşüp sevdiklerimizle suçluluk duymadan neşelenebildiğimiz bir hayattı arzumuz. Bu hakkı elimizden alanların, kader, fıtrat, mukadderat diyerek yoksul halkın inançlarını sömürenlerin bu dünyadaki icraatını, kiramen katibin meleklerine de mahkeme-i kübraya da bırakmadan koyacağız önlerine.

Anayasının ‘Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir’ diyen hükmünü, devletin temel amaç ve görevinin kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak olduğunu söyleyen anayasanın 5’inci maddesini, kanunları, uluslararası sözleşmeleri, yüksek mahkeme kararlarını koyacağız önlerine…ve ahlakını yitirmemiş gazetecilerin haberlerini, bilim insanlarının raporlarını.

Var elbet bizim de bir defterimiz.

Şiirler, romanlar yazamayabiliriz belki uzunca bir müddet. Ama önemli bir mesuliyetimiz var. Yaşadığımız toprağın yeniden inşası için yazacağız, artık geri getiremeyeceğimiz  insanların, yok olan şehirlerin hatıralarını ise zihnimizde, kalbimizde saklayacağız.

Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır. Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.”

(El-İnfitar Suresi)