8 Mart 8 Kadın | Burçak Kazdal: Kadın gücünün kanıtı Anadolu'nun her yerinde

8 Mart 8 Kadın İkinci Sezon: Cinsiyete Dayalı Mesleki Ayrımcılık

TÜİK’in İşgücü İstatistikleri raporuna göre Türkiye’de ‘cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılık’, toplumsal eşitsizlikteki en güçlü etken. Günümüzde bazı mesleklerin, başarıların ve sorumlulukların ‘erkek rollerle’ özdeşleşmesi, hâlâ kadınların mücadelesine gölge düşürüyor.

Diken’in, kadın haklarını farklı yönleriyle incelediği ve konuklarıyla birlikte çözüm önerileri sıraladığı; podcast, yazılı söyleşi ve kısa format video bölümlerinden oluşan ‘8 Kadın’ serisinde bu sezonu, toplum DNA’sına kazınmış bu ‘cinsiyetçi kodlar’a ayırdık.

Gazeteci Ali Tufan Koç’un yaptığı söyleşilerle başarılarıyla bu kodları kırmış, farklı alanlardan sekiz kadınla birlikte, kadın-erkek eşitliği tartışmasına çözüm odaklı bir yaklaşım getirmeyi amaçladık.

Üçüncü konuğumuz Burçak Kazdal.

ALİ TUFAN KOÇ

Amerika’da aldığı endüstriyel tasarım eğitimi sonrası, şeflik yolundan ilerlemeyi seçen Burçak Kazdal ağabeyi Murat Kazdal ile birlikte Yeniköy’deki restoranları Apartıman Yeniköy’ü açtı. Bir semt apartmanının restorana dönüştürülme projesi olan Apartıman Yeniköy, İstanbul’un son dönemki en kişilikli ve özgün gastronomik harikalarından. The New York Times’ın övgüyle bahsettiği Kazdal ile endüstriyel tasarımdan şefliğe uzanan kariyerini ve sektörün gerçeklerini konuştuk.

Apartıman Yeniköy’ü nasıl tanımlarsınız? Burayı açana kadarki yolculuğunuz nasıl gelişti?

Benim için hayatımın en büyük motivasyonu. Hem bize hem de gelen herkese aile ortamını hissettiren bir yere sahip olmak bizi çok mutlu ediyor. Bizi çok güzel besliyor da. Kariyerimde bugün durduğum noktaya gelene kadar, doğru yanlış onlarca seçim yapmak zorunda kaldım. Hepsi de genelde dış etkenlerle şekillendi.

Söyleşinin videosunu buradan izleyebilirsiniz.

En belirgin olan etken hangisiydi?

Kariyerimin en başlarında sağda solda edindiğim bazı tecrübeler ve yurtdışındaki tırmalamalarım sonrası, Türkiye’ye döner dönmez ağabeyimin Kırklareli’nde üzerinde çalıştığı çiftliğe bir çoban adayı olarak gitmemle beraber sadece kariyerimin yönü değil, hayatım da değişti.

Neden çobanlık yapmak istediniz?

Doğanın, tüm gerçekliğini, hatta acımasızlığını, süslemeden, olduğu haliyle, bizzat içinde görmek ve deneyimlemek istedim. Doğa, hayatımın her zaman merkezindeydi. En büyük hayalimi yaşama fırsatı doğunca resmen koşarak gittim. Doğayı bizden bağımsız görmek ve istemeden de olsa cümle içinde böyle kullanmak kulağa aptalca geliyor, biliyorum. Biraz olsun bu saflıktan da kurtulmak istedim. Doğanın içine düşünce, bu düzenin kim kimin merkezindeymiş daha iyi anladım.

İlk fark ettiğiniz, “İşin aslı öyle değilmiş” dediğiniz gerçek neydi?

Doğa o kadar kuvvetli ve doğanın içinde adaletle alakası olmayan bir hayat biçimi var ki senin de aynı güçte olabilmen lazım. İlk bu gerçekle yüzleştim. Çiftliğe bakan çift, trafik kazası sonucu hayatını kaybetmiş; koca çiftliği çekip çevirecek ve hayvanlara bakacak bir ben vardım. Başta 300 küsur koyunla baş başa kaldık. Neredeyse hepsi gebe, uzun, karlı, buzlu bir yol kat ederek getirildikleri için çoğunun bacağı kırılmıştı. Bir önceki sahipleri tarafından “Mozart dinlemeliler” klişesiyle yetiştirilmiş, bizim çiftliğe geldiklerinde neredeyse hepsi şok içinde, resmen kımıldayamıyordu. En yakın köyden patikalarca uzakta, her şeyin sınırlı olduğu bir düzen içindeydik üstelik.

Nereden başladınız? İlk başlarda, bir gününüz nasıl geçiyordu?

Hayvanları yedir, içir, dağlarda tepelerde gezdir, doğumlarını yaptır, onlara gözün gibi bak, doğumlarını yap, bacaklarını iyileştir… Rahim dikmeler, küçük çaplı ameliyatlar derken, elimden geleni yaptım; neticede birbirine benzemeyen, çoğunun ayakları farklı kaynamış bir koyun sürümüz oldu. Koyunlar dışında boy boy, çeşit çeşit tavuklar, köpekler… Hepsine baktık. Gücümü hiçbir şeyden esirgemedim. Elimden geleni yapmaya çalıştım.

Tüm bunları yaparken bölgede civarda yaşayanların size karşı yaklaşımı nasıldı?

Uzaktan bakınca, bu hikayeleri duyan, ‘Kadın başına bu kadar fiziksel dayanıklılık gerektiren işleri nasıl yaptın’ gibi tepkiler verebilir. Oysa, Anadolu’yu gezin, Trakya bölgesine gidin, gözlerinizle görün: Kadınlar gece gündüz, işinde gücünde, tarlasında çalışıyor; ekiyor, biçiyor, topluyor. Bir yandan da hayvanlarına, kendi çocuğu gibi bakıyor. Erkeklerse, günün büyük bir kısmını kahvede, kıraathanede geçiriyor. Bu yüzden, kimse bana kalkıp da “Ağır iş ve kas gücü gerektiren meslekler, doğal olarak ve haliyle erkek egemenliğinde olacak tabii” gibi cümleler kurmasın. Yemezler. İşin aslının hiç de öyle olmadığını, kırsalda ve köylerde birçok erkeğin bu işlerden nasıl kaçtığın gözlerimle gördüm. Spor salonuna gidip kas şişirmeye benzemiyor.

Kırsaldaki kadınların zorunluluktan ve erkeklerden destek görmeden tüm işleri sırtladıklarını görüyoruz. Kadınların liderliğinde, daha sistematik bir düzen kurulsa sizce neler değişir?

Kadın üretici ve yetiştiricilerin, daha vicdanlı ve daha anaç olduğu kesin. Erkeğin yapısı itibariyle, bir noktada tembelliğe ve boş vermişliğe vurduğuna çok şahit oldum. Kadınsa, o koyunu kurtaracak diye kendini parçalıyor, bir de üzerine gidip evini çekip çeviriyor, koca bir haneyi besliyor. Bu yaklaşımın, bütün bir sektöre yayılması, sektöre dair bir çok eksikliğin ve yanlışlığın giderilmesini sağlar tabii.

Çiftlik ve çobanlık deneyiminiz ne kadar sürdü? Mutfak kariyerinize sizce nasıl bir katkısı oldu?

Bir seneye yakın sürdü. Böyle bir deneyim sonrası malzemeye, özellikle de hayvansal gıdalara, bambaşka bir gözle bakmaya başladım. Sektörde, üretime dair yapılan her türlü sahtekarlığı şak diye anlamaya başlıyorsun. Organik kalabilsin diye dört duvar arasına hapsedilen tavuklardan tutun, yumurtası doğru tondaki sarısını yakalayabilmek adına her türlü adil olmayan müdahaleye kadar… Oturduğumuz yerden, Instagram’dan elde ettiğimiz bilgilerin yarısı yalan, yarısı yanlış. Çoğu da sağdan soldan edindiği bilgileri paylaşıyor. Yerinde, bizzat görerek, dokunarak, deneyimleyerek elde ettiğin bilgi, özellikle günümüz düzeninde çok kıymetli.

Cinsiyetinizden ötürü mesleğinizde, herhangi bir noktada ayrımcılığa uğradığınızı hissettiniz mi?

Bizzat bir ayrımcılığa maruz kalmadım. Çok seçilmiş, ayıklanmış ortamlarda çalıştım. Bu durum da  sektörün genelinde olan bitenden muaf olmamı sağladı. Erkek meslektaşlarımla mutfakta aile gibi çalıştık. Birbirimizi iyi anladığımız, eğlendiğimiz, cinsiyetsiz bir düzen yarattık. Zaten dişil tarafı fışkıran biri de değilim.

Sizce mutfak, kadınları ‘dişil’ özelliklerini törpülemeye zorluyor mu?

Sert bir yapım vardır. Kendimi bildim bileli böyleyim. Mutfak mı beni böyle biri yaptı ya da hayallerimi gerçekleştirmek adına farkında olmadan benim mi kendimi böyle biri olmaya zorladığımın ayırımını tam olarak yapamıyorum. Bize iş başvurusunda bulunanlara her zaman ilk şunu sorarım: Neden aşçı olmak istiyorsun? “Yemek yapmayı çok seviyorum” maalesef doğru yanıt değil. Bu meslekle ilgili en büyük yanılgıdır bu. Oysa, uzun bir süre yemek pişirmek dışında her şeyi yapacaksın. 1 değil 70 kilo un taşıyacaksın. Bir bağ değil binlerce bağ maydanoz ayıklayacaksın. Hazırlık aşaması hem fiziksel hem ruhsal olarak sanılandan çok daha zorlayıcı. Bu şartlar, kadın erkek dinlemiyor.

Mutfak ve gastronomi endüstrisi hâlâ kariyerinin ilk günlerindeki kadar seksist mi sizce?

Evet. Sektörün bağlayıcıları bu gerçeğin farkında değilmiş gibi davranıyorlar. Belki gerçekten de farkında değiller. Ezberlenmiş bir düzen ve model var. Herkes bunu takip ediyor. Medya bazen, eşitsizlik ya da ayrımcılık gibi popüler kavramların üzerine giderek iyi işler çıkarıyor ama yetersiz kalıyor. Doğru kaynaklar ve çözümler üreterek sistemde değişikliğe gitmesi o sektörün kendi görevi.

Neler yapılabilir?

Misal, son derece iyi niyetli düzenlenen bir sempozyumun tanıtım sayfasına bakıyorsun. Yan yana duran kafaların çoğunluğu erkek. Hatta hepsi ezberlenmiş isimler. Hâlâ delinmemiş bir ‘boy’s club’ (erkekler kulübü) durumu var. Hepsi birbirinin pozisyonunu kolladığı için kolay kolay kırılamıyor bu durum.

Eşitliği, kapsayıcılığı arttırmak adına ‘en iyi kadın şef’ ödülü gibi girişimler, faydadan çok daha da zarar sağlamıyor mu? Sanki, ‘erkekler kulübü’ bozulmasın diye özellikle tasarlanmış gibi.

Kesinlikle. “Kadından şef olmaz” demeye getiriyorlar aslında. “Kadın, bildiğimiz anlamda bir şef olup, şefler kategorisinde/kulübünde yer alamaz. Olsa olsa, en iyi kadın şef’ olabilir” demiş oluyorlar. Daha da acıklı olanı, nasıl bir gaf yaptıklarının farkında bile değiller.

Nasıl kırılabilir bu düzen ve cinsiyetçi bakış açısı?

Sorduğunuzda, “Kadın bulamıyoruz” diyorlar. Asıl sorun da bu. Ülke nüfusunun yarısı kadınken belli bir meslekte kadın-erkek eşitliği sağlayamıyorsan demek ki kadın şeflerin yetişmesine ve kendini gösterebilmesine yeteri kadar olanak sağlamıyorsun. Biz şefler ve işletme sahipleri dahil, sektörde iyi kötü bir gücü olan herkese sorumluluk düşüyor.

İşletme sahiplerinin, kadın çalışanların mutfakta ‘zora gelemediğine’ ya da fiziksel olarak yeteri kadar dayanıklı olmadıklarına dair genel bir kanıya sahip olduklarını düşünüyor musunuz?

Maalesef böyle düşünen çok. Oysa, bu kodlamanın bilimsel bir dayanağı yok. “Kadın, anatomisi gereği, restoran mutfağında çalışmanın getirdiği fiziksel kapasiteye sahip değildir” cümlesini duyanımız var mı? Öncelikle bu genellemelerden bir an önce vazgeçmeli ve kişileri cinsiyetine göre kategorize etmemeli. Sektörde mutfakta ne cılız erkekler gördüm, takım arkadaşı olan kadın bir şefin yanında, onda bir kadar bile yük kaldıramıyor. Yeni nesil, bu önyargılardan biraz daha arınmış bir şekilde bakabilmeyi biliyor. Geç de olsa o medeniyet inşa ediliyor aslında gözümüzün önünde. Bu sorunun kökünü bence onlar kazıyacak. Bize de bu konuda onlara güvenmek, şans tanımak ve ihtiyaç duydukları alanı, kaynakları sağlamak düşüyor. Ancak yeni bir ekolün varlığıyla, geçmiş zihniyetten kalan, birbirini şakşaklayarak iş yapan erkeklerin sesinin giderek kısılmasını sağlayabiliriz.

Söyleşinin podcast’ini buradan dinleyebilirsiniz.