Yaprak döken ağaçlar, 'yol değiştiren' ustalar
Y

ELVAN UYSAL BOTTONİ

elvanuysal@hotmail.com

Liste yapmayı oldum olası sevemedim. Geride kalan yılda neler yedim, neyi en çok sevdim anlatmak istemiyorum. Ancak soluk kış güneşinin, birkaç ay sonra yemyeşil olacağına bin şahit isteyen çoraklığın hazzıyla yılın son öğlen yemeğini anlatmam lazım. Çünkü…

Yapraksız ağaçları güzel bulmak bir yaş meselesi mi, bilmiyorum. Baharın taşan yaşam sevincini, sonbaharın rengarenk yapraklarıyla tatlı melankolisini sevmek kolay da kışın çırılçıplak ağaçlarındaki güzelliği görmek uzun zamanımı aldı. Lombardia kırsalında geçen Noel tatili süresince tepelerdeki çırılçıplak dalları, bomboş bağları, Emilia Romagna üzerinden dönüş yolunda Po’nun düzlüğündeki üzeri sisli yapraksız ağaçları büyülenmişçesine, doya doya izledim. Hayatımın başka bir evresinde bu çıplaklığı özellikle güzel bulduğumu hatırlamıyorum.

Vardığım sonuç: Yaş ve tecrübeyle ağaçlardaki kış güzelliğine varabildim. Belki gencecik yaşta da bu estetik uyanışa sahip olan vardır. Erken ya da geç yaşta kışın kolay olmayan güzelliğinin tadına varmanın belli bir düzey, yaşanmışlık gerektirdiğini düşünüyorum. Bilimsel dayanağım yok.

Turizm patlaması günlerinde hayat

Çocukluğum ‘turizm patlaması‘ bekleyen iktidarlarla geçti. Her sene o turizmin patlamasını beklerdik ama inek suyu içer, anahtarı yutar, sonra da dağ yanar, biter kül olurdu. Zaman geçti ve ‘turizm patlaması’ istenmeyen bir kavrama dönüştü. Over tourism. Sevgili Emre Karabacak T24 için konuyla ilgili harika bir yazı kaleme almış. Over tourism, ziyaret akımı nedeniyle yaşayanın günlük hayatını olumsuz etkileyen bir turizm fazlasını ifade ediyor. Karabacak meseleyi uzun uzun anlatmış, okunası bir yazı…

Yaşadığım şehir Roma da ziyaretçi akınından muzdarip, turizmin yüzümüze patladığı yerlerden. Yıllarca “Roma’daki vapurda simitim” dediğim, yanından geçerken içeri girip tarih solumaktan mutlu olduğum Panteon’a, Roma sakini olarak girmemiz imkansız hale geldi. Giriş artık ücretli ve de o kadar uzun bir sıra var ki şehrin en önemli yapısıyla spontane bir ilişki kurma şansımız kalmadı. Aşıklar Çeşmesi her zaman sorunluydu ama artık muhitinden geçmek bile yorucu. Bunlar işin topos tarafı. Bir de iki gün önce rahat rahat kahve içtiğiniz mekan instagram’da fenomen olduğu için önünde 25 dakika sıra beklemek zorunda kalma durumu var.  Sonrasında ‘Seni kimler aldı, kimler öpüyor seni’ diyerek vedalaşıp uzaklaşmak kalıyor kent sakinine.

Son yemek

2024’ün son yemeği diyordum. Dışarda yediğim son yemek…

Pavia kırsalına kadar çıkmışken dönüşte yolu bir miktar uzatarak Simone’nin biricik mekanı Dispensa di castellaro’da mola veriyoruz. Verona ile Mantova sınırında, bir ortaçağ kasabasının eteklerinde bir bakkal restoran bu…

Parma tarafında biraz trafik var. Trafik olmayan yerde de kah sollanamayan bir kamyon kah hız limitinin altında ilerlemeye kararlı, illa ki beyaz bir araba hızımızı kesiyor. Simone, “Hiç sorun değil, bekliyoruz” diyor arda arda gönderdiğim “Geç kaldık kusura bakmayın” konulu mesajlarıma. Öyle bir an geliyor ki beyazı, siyahı, kamyonu dört yol ağzının sağına yönelip çıkıyorlar hayatımızdan. Yolda sadece biz varız. Gittiğimiz yöne giden yok. Şairin meşhur ‘az yürünmüş’ yolundayız. “Yine over tourism’e neden olduk” diye dalga geçiyorum. Pavia kırsallarında kimseciklerin olmadığı tepeler arasında yol alırken de yaptığım gibi.

Eski bir kalenin yıkıntılarından oluşan bir köprü üzerinden varılıyor Simone’nin kasabasına. Game of Thrones setinde hissediyor insan kendini.

Yıkılmış bir kale kapısından geçip iki yanında yıkık tarihi duvarların olduğu bir yolda, karşınızda az önce geçtiğiniz kapının ikizi, onun arkasındaki tepede sapasağlam bir ortaçağ kalesi olduğu halde ilerliyoruz.

Yarısı yıkılmış antik kapılardan geçildiğinde kuzeye yaraşır, bakımlı bir kasaba yoluna giriliyor. Ağaçlar çıplak ama onları sarmalayan sarmaşıklar hala yeşil. Böyle güzel bir yol sonunda, kasabaya girerken sağda kalıyor Dispensa…

Simone ve babası birlikte aile restoranı işletiyordu. Pandemi sırasında kepenkleri kapattılar ve bir daha açamadılar. Çok iyi bir şef olan, malzeme seçimi üstadı Simone işini daha küçük ve risksiz bir formda devam ettirme kararı aldı.

Dedesinin kasaba merkezine yakın eski bakkal dükkanını yeniden açtı, bir nevi üst düzey ürün bakkalı olarak hizmete devam ediyor. Ufacık, her metre karesinden emek, iyi ürün fışkıran dükkanın ortasında üç tane masa var. En fazla 10 kişi alıyor.

Kenarda da eski seramik soba, çıtır çıtır bu tarih dolu dükkanı ısıtıyor. Dükkan saat 1’de kapanıyor ama önceden rezervasyon yaparak kapanıştan sonra öğlen ya da akşam yemeği yiyebiliyorsunuz.

Elbette dükkandaki şarküteri ürünlerinden meze şart. Menüde üç meze, üç makarna, üç et yemeği seçeneği var. Yemekleri Simone annesiyle birlikte yapıyor. Gittiğimiz günün menüsünden meze olarak şarküteri ve anane usulü salyangoz seçtik.

Bir yıl sonu geleneği boğa eti dolgulu ravioli, kurutulmuş somon rendeli limonlu tagliolini, iki gün düşük ısıda pişmiş brasato ile devam ettik.

Şarküteri içinde Verona mutfak geleneğinin en özel reçetelerinden carne salada/tuzlu et vardı. Simone’nin elleriyle hazırladığı iki hafta marine edilmiş çiğ et hem et kalitesi hem düşük tuz seviyesi hem de kullanılan baharatların dengesi ve de damaktaki devamlılığı açısından tattığım en iyi örneklerden biriydi.

Tüm yemeğe eşlik etmesi için ‘cılız bir kırmızı‘ önermesini istedim Simone’den. “Cılız” tabirime gülümseyerek bir Merlot çıkardı önümüze. “Merlot benim seçimim olmazdı ama sen ne dersen o” diyerek kabul ediyorum önerisini.

Padovalı küçücük üreticinin o kendinden fazlasıyla hoşnut üzümü böylesine naif bir ürüne dönüştürmesine hayran kalarak tadını çıkarıyoruz. Az ama çok iyi seçilmiş şarapları dükkan fiyatı üzerine 5 avro (200 lira bile değil yani) ilave edip hesaba yansıtıyor Simone.

Mutfakta annesiyle çalışıyor. En iyi malzemeden, azıcık, rezarvasyona göre yemek yapıyor. Başka çalışan yok, aile yadigarı dükkanın kirası yok. Kasaba küçük ve gözden uzak olsa da iyi yapılan iş için yolunu değiştirmeye gönüllü 10 kişi illa ki oluyor. Pandemi sonrasında değişen ve sürdürülebilirliği sorgulanan ‘fine dining’ dünyasının doğurduğu bebeklerden bu proje.

Cadılara inanan çocuklar diyarı

Simone’nin eski restoranının olduğu ortaçağ kasabası Castellaro Lagusello 10 dakika mesafede.  Selam vermeden geçip gitmek olmaz!

Aynı gerçek dışı köprü üzerinden diğer kasabaya varıyoruz.  Saat kulesinden geçip daracık sokaklar, asırlık taş evler arasında yürüyoruz. Önümüzde 6 Ocak Epifani bayramında yaramazlık yaptıkları için iki torununu cadının şeker yerine kömür bırakacağına dair tehdit eden bir nene var. Başka da kimsecikler yok.

Kasabanın sokakları eski duvarların dibinde bitiyor haliyle. Surların demir parmaklı kapılarının birinden göl. diğerinden uçsuz bucaksız bir ova görülüyor. Simone’ye müteşekkir, bagajda ondan aldığımız lezzetler bol turistli sokaklarında dolaşamaz olduğumuz Roma’ya dönüyoruz.

Turisti, şovu bol, sorumlulukları değişen yeme içme dünyasında şefler işin sevdiği yönünü icra etmeye devam ederken pazarın mesleği erozyona uğratan etkisinden kaçacak yollar yaratmaya çalışıyor kendilerine. Simone’nin başardığı tam da bu.

Turistler sosyal medyada, arenanın ortasına atılmış gladyatörler misali içerik üretme yarışındayken gerçek seyyah kalabalıktan kaçabileceği güzellikler peşinde. İşte burada aklıma yaprağından soyunmuş ağaçların güzelliği geliyor. O kupkuru ağaçların yaşam dolu olduğunu görmek benim 50 yılımı aldı.

Çıplak ağaç kadar güzel Simone ve dükkanı sayesinde yılı ağız tadı, beslenmiş bir estetik duygusuyla kapattım.

Az gidilen yerlerde, yolumuzun  işleriyle güzelleşen insanlarla sıkça kesiştiği bir yıl dileklerimle…