Portredeki hayalet 
P

ELVAN UYSAL BOTTONİ

elvanuysal@hotmail.com

Her şehrin kendine yaraşan hayaletleri vardır. Şehirlerin en kocamışlarından Roma’nın en meşhur hayaleti ise insanlığın yeniden doğuşu olarak tanımlanan, insana ve insan vücuduna hayranlığın sanatın en yüksek ifadelerine dönüştüğü Rönesans’tan kalmadır.

20’li yaşlarında güzeller güzeli aristokrat Beatrice Cenci’nin hayaletinin her 11 Eylül’de idam edildiği Castel Sant’Angelo Köprüsü’nde kesik başını elinde taşıyarak dolaştığına inanılır. Bu yıl Cenci’nin hayaleti vaktinden önce sokaklarda dolaşıyor gibi geliyor bana…

Yaşamadığım memleketim Türkiye’de Narin Güran adlı küçücük bir kız çocuğunun insanın içine işleyen fotoğrafı karşısında çaresiziz. Yaşadığım memleketim İtalya’da ise 33 yaşındaki Sharon Verzeni’nin 31 yaşındaki Moussa Sangare tarafından öldürülmesini tartışıyoruz. Evinden elinde dört bıçakla çıkan Sangare, hiç görmediği Verzeni’yi, durduk yere öldürüyor. Genç kadın sırtına aldığı birkaç bıçak darbesinden sonra “Neden?” diye soruyor katiline. Çünkü…

Gencecik hayalet Beatrice Cenci’yi ve dillere destan tablosunu aklıma düşüren, bu ruh hali… Kadına şiddetin, ezen yerine ezilenin cezalandırılmasının simgesi bir hikaye Cenciler.

Bir mabede gidercesine Palazzo Barberini Müzesi’nin yolunu tutuyorum. Beatrice Cenci’nin tablosu önünde durmak istiyorum. Aklımda farklı kültür, sınıf, tarih, coğrafyadan şiddete maruz kalan tüm hemcinslerim, elimde kimsenin göremediği bir mum…

Beatrice Cenci???

Bir iktidar hikayesi olarak Cenciler

Cenci ailesi Rönesans’a kadar Roma’nın en önemli, güçlü, zengin, asil ailelerinden. Soyunun Romalı senatörlere dayandığı söyleniyor. Romalı olmasalar da hiç yoksa Ortaçağ’dan itibaren kentte söz sahibi bir aile.

Francesco Cenci, romanlarda yazılsa “Bu kadar da olmaz” denecek kötülükte bir adam. Hoyrat, zorba, kötü, sakil… Ev çalışanlarına kötü muamelesi, istismarı dillerde. İlk eşi 12’nci çocuğunu doğururken ölüyor. Küçük kızı Beatrice’yi rahibelere veriyor. Beatrice ergenliğe kadar manastırda yaşadıktan sonra eve dönüyor. Babası artık asil ve zengin dul Lucrezia Petroni’yle evli. Beatrice ‘yuva’ya döndüğünde erkek kardeşleriyle birlikte -evin normali- baba şiddetine maruz kalıyor. Bu şiddetin cinsel içerikli olduğu da ima ediliyor pek çok yerde.

Francesco’nun vukuatı çok ama dönemin papası 8’inci Clemente’ye (papalık öncesi adı Ippolito Aldobrandini)  yaptığı büyük bağışlar sayesinde ceza almadan hayatını sürdürebiliyor. Manastırda büyüdüğü için son derece dindar Beatrice aristokrasi mensubu din insanlarından, hatta mektuplar yazarak doğrudan papadan yardım istiyor. “Beni ya evlendirin ya da bir manastıra kapatın” diye yakarıyor papaya. Ancak Francesco’nun küçük oyuncağına dokunmaya kimsenin eli varmıyor.

Masallardaki kötü üvey annelere benzemeyen Lucrezia Petroni Beatrice’yi de erkek kardeşleri Giacomo ve Bernardo’yu da korumaya çalışıyor. Kendini de koruyamaz haldeyken! Sonunda yardım istekleri sonuçsuz kalan iki kadın ve Giacomo, Francesco’yu öldürüp pencereden atıyor. Adaletin sürekli tosladıkları bir duvara dönüştüğü, Francesco’nun nüfuzuyla ezildikleri bu dünyadan kendilerini bu şekilde ‘kurtarma’ya çalışıyorlar. Çaresizlikleri içinde akılları, güçleri ardında epey gürültü bırakan bir suça yetiyor ancak.

İlk başta konu kapanır gibi olsa da cenazeden bir süre sonra bu ölümün bir cinayet olduğu konuşulmaya başlıyor. Dönemin normlarına uymayan sorgulamalarla acılı bir süreç başlıyor. Asilzadeler kadınlar için papadan af talep ediyor. Tüm bu kargaşa bir yıl sürüyor. 

8’inci Clemente, kimseden talep olmadığı halde ‘motu proprio / şahsi  insiyatif’le, ya da anlayacağımız haliyle bir ‘kararname’ çıkararak genel arzunun aksine idam cezası veriyor. İdamın kaçınılmaz olduğu anlaşıldığında tüm aristokrasi hiç değilse zindanda idam edilmeleri için ricacı oluyor. 8’inci Clemente’nin emriyle, ataerkil güce başkaldıran bu kendi halinde kadınların cezası bir gösteriye dönüştürülüyor.

Papa 8’inci Clemente…

Rivayet o ki idamlar sonrası Cenci ailesinin tüm mal varlığına el koyuluyor ve mülkler olduğu gibi papanın kuzeni Pietro Aldrobrandini’ye devrediliyor. Hatta 8’inci Clemente’nin tüm bu dramı mallara el koyabilmek için sahnelediği  söyleniyor.

Yine 8’inci Clemente’nin insiyatifiyle Cencilerden bir yıl sonra konuşamaması için yüzüne demir maske takılarak yakılan düşünür Giordano Bruno’nun “Tanrı, iradesini dünyada göstermek için iyi insanları kullanır, kötü insanlarsa dünyada kendi iradeleri için tanrıyı kullanır” sözleri tüm hikayeyinin özeti gibi…  

Stendhal’ın kaleminden idam 

Fransız yazar Stendhal, Roma güncesinde Beatrice Cenci ve ailesinin hikayesine geniş yer ayırır. Stendhal idamdan 200 yıl sonra şehri ziyaret etmiş olsa da bir yazar kurgusuyla değil de gazeteci tarafsızlığıyla, ince ayrıntılarla anlatır Cenci vakasını. Maktullerin idama gittiği kıyafetlerinden vakur tavırlarına kadar her şeyi allayıp pullamadan, kan dondurucu yalınlığıyla aktarır. Kıyafetleri genç Beatrice sipariş vermiştir, Lucrezia tüm yastaki dullar gibi siyah bir elbise giymiştir, Beatrice ise lacivertler içindedir. İki kadının yanında, papaya karşı taraf alan halkın önüne çıkan her kilisede durup dua ettiğini yazar Stendhal. Güncesinde Milanolu asilzade kardinal Sforza’nın 8’inci Clemente’ye baskı yaptığı, Sforza ailesinin tüm gücüne rağmen af kararı çıkartamadığı da geçer.

Küçük kardeş Bernardo’nun hayatı son dakikada becerikli bir avukatın usandırıcı dil döküşü sayesinde bağışlanır ama esareti sürer.

İki kadın dualar ederek ölüme gider. Son ana kadar korudukları metanet, gördükleri şiddet, hayatlarının hiçbir noktasında yanlarında olmayan adalet Beatrice Cenci ve Lucrezia Petroni’yi popüler kültür ve sanatta birer azizeye dönüştürür.

Kadınların başı kesilirken Giacomo dönemin geleneklerine göre sopa darbeleriyle ezililir, yetmezmiş gibi bir de karnı deşilerek teşhir edilir.

Stendhal Beatrice ve Lucrezia’nın idamı beklerken vasiyet hazırladığını da anlatır. Beatrice kendini yetiştiren manastıra, evlenen kızlara çeyiz olarak verilmesi şartıyla 300 bin, Lucrezia ise 500 bin akçe bağışlamıştır. Dul eş, başkasının çocuklar için hayatını feda eden Lucrezia’nın hikayesi, evlenmemiş güzel aristokrat kızın yanında bir alt hikaye olarak kalır. Beatrice Cenci ise ölümüyle birlikte tıpkı Dante’nin Beatrice’yi gibi sevilen bir kadın olur.

Edebiyatın hikayesiyle aşık olduğu tablo Beatrice Cenci

Bu sarsıcı hikayenin yüzyıllardır ayakta kalmasında, Beatrice’ye bir yüz vererek unutulmaz kılan, uzun yıllar Guido Reni’ye atfedilen tablonun rolü büyük. Tabloda, beyaz türbanlı, hafif dönmüş ardına bakan melek yüzlü bir genç kız resmedilir. Ufacık tefecik çerçevesiyle son derece naif ve masumdur.

Halen sergilendiği Palazzo Barberini Müzesi restore edilene kadar, portrenin yanı başında yangın söndürme aletinin bulunması uzun zaman eleştirilere sebep olmuştu. Bugün bir salonun ortasında, başka tablolara sırt vermiş halde ama yapayalnız, salona sonradan iliştirilmiş bir pano üzerinde duruyor. Yan salondaki komşularından biri Caravaggio’nun Cenci idamlarını izledikten sonra, Beatrice ve Lucrezia’dan esinlerek resmettiği düşünülen ‘Giuditta e Oloferne’ adlı eseri.

Tablo 19’uncu yüzyılda o kadar çok gönül çeler ki Beatrice’nin hikayesi bu eserle yeniden doğar ve ölümsüzleşir. Goethe “Beatrice Cenci’nin çehresinde bugüne kadar gördüğüm insan yüzlerinin hepsinden daha çok şey var” der. Dickens ‘ilahi bir umut, güzel bir hüzün ve derin, dünyevi bir umutsuzluk’ gördüğünü söyler. Hawthorne’un ‘The Marble Faun’ romanındaki ‘Miriam’ karakterinin esin kaynaklarından biri Beatrice Cenci’dir. Roma’da gördüğü tablo ve dinlediği hikaye Shelly’ye ‘The Cenci’ oyununu yazdırır. Artaud, Moravia da tablonun büyüsüne kapılan edebiyatçılardandır. Edebiyat bu hikayeye ve sanattaki suretine kayıtsız kalamaz. 

Eril bakış nesnesi olarak Beatrice Cenci tablosu

Alternatif sonlu filmler vardır. Hikaye ağının farklı gidişatlarını gösterirler. İzleyicinin filmsel gerçeklikle kurduğu bağ kırıldığından, farklı sonlar klasik film izleyicisine tekinsiz bir tecrübe yaşatır. Yazar da burada aynı şeyi yapacak. Yüzyıllarca bir kaide üzerinde tapılan Beatrice Cenci tablosunun aslında eril bakışın erkinde kendisi olmasına izin verilmemiş bir kadın hikayesi olduğunu söyleyecek… Sinemada Laura Mulvey’in geliştirdiği ‘male gaze / eril bakış’ teorisinde kadın beyaz perdede erkeğin ona biçtiği rol kadar, erkeğin bakışı üzerinden varlık sahibi olabilir. Beyaz kanvas üzerindeki bu enigmatik kadın da eril bakışın olmasını istediği kadına dönüşen bir eser.  Çünkü… Aslında kendi çehresini resmetmiş bir kadın ressamın eseri.

Asırlarca Guido Reni’nin çizdiği sanılan Beatrice Cenci tablosunu Barok dönem Bologna’sının kadın ressamlarından Ginevra Cantofoli’nin fırçasından çıktığına kesin gözüyle bakılıyor günümüzde. Çoğu kaynakta hala bir soru işareti içinde Guido Reni işaret edilse de tablonun sergilendiği müze, eserin sanatçısı olarak kadın ressamı tanıyor.

Giovanni Andrea Sirani’nin öğrencisi olduğu düşünülen 17’nci yüzyıl ressamlarından Cantofoli hakkında çok az şey biliniyor…

Ginevra Cantofoli, oto portre (detay)

Milano Palazzo Reale’de düzenlenen bir serginin kataloğundan ressam olarak ilk siparişini Bologna’nın San Giacomo Maggiore kilisesinden aldığını öğreniyoruz. Cantofoli’nin sipariş üzerine yaptığı altı eser belgelenmiş. Ülkenin en önemli kiliselerinden birinden kadın ressam olarak sipariş alabilmenin anlamına varabilir miyiz, bilmiyorum. Aynı kilisede Cantofoli’nin eserinin komşusunun yüzyıllarca Beatrice Cenci tablosunun sahibi kabul edilen çağdaşı Guido Reni olması da manidar. 

Dünyanın en başarılı yazarlarının bir kadının hazin öyküsüyle beslediği eril bakışla Beatrice Cenci’ye dönüşen tablonun ressamın öz portresi olması kuvvetle muhtemel. Cantofoli’ye ait iki tabloda aynı çehre net biçimde seçiliyor.

Cantofoli’nin nasıl bir motivasyonla yaptığını bilmediğimiz eseri, ressam istese de istemese de artık Beatrice Cenci’nin ta kendisi. Uğradığı zulme direnmiş, bunu hayatıyla ödemiş, masum, ürkek, bu dünyaya ait olamayacak güzelliğiyle kutsanan bir kadın…

“Herkes sevdiğini öldürür” diyerek bir balat dolusu yöntem sıralayan Oscar Wilde, eril bakışlarıyla bir kadını ölümsüz kılarken bir diğer kadını öldüren meslektaşlarına ne derdi acaba?

Dönemin güç merkezi kiliseye resim satacak yetenek ve duruşta bir kadınla, ölüme cesaretle giden kesik başlı hayaleti aynı çerçeveye yerleştiren hayat kesinlikle bizden daha nüktedan. Üst üste binen tüm bu hikayelerden vardığımız yerdeyse kadının artık bir odası var ama adı hala yok…