Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.


Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • C. Hakkı Zariç‘in ‘Kutsal Lezzetler Alfabesi’ adlı Haydar Ergülen şiir kitabı eleştirisi (Sakin Kitap).
  • Berra Temür’ün ‘Tımbıllı’ adlı Figen Şakacı romanı eleştirisi (Günışığı Kitaplığı).
  • Murat Duman’ın ‘Közde Yürümek’ adlı M. Sadık Aslankara romanı eleştirisi (Alakarga Yayınları).

Haydar Ergülen bu defa “Kutsal Lezzetler Alfabesi”yle buyur ediyor bizi sofraya. Lezzetin edebiyatına doğru çıkılan yolda imgeden yardım isteyen bir şiirsellik var yazılarda. Kısık ateşte, lezzetli yazılar.

…

“Kutsal Lezzetler Alfabesi”ni okumaya başlayınca armuttan zeytine uzanan bir sözlük ya da ansiklopediyle karşılaşacağını düşünüyor insan ama daha kitabın başındayken yanıldığını anlıyor. Parçalara bölünen çağrışım zinciri her maddede yeni bir alan açıyor okura ve bütüncül bir toplama ulaşıyor.

Rastlantıyı bir başına bırakmıyor Haydar Ergülen, onu zorunluluğa dönüştürecek maddeler yazıyor. Bereket orada söze giriyor ve tahıllar geliyor hemen, bakliyat ve üretim, uygarlık ve emek, beslenmenin binbir hali. Şiire dair şiirin içinde ama dumanı tütüyor sofrada. İnsanın yer elmasını neden bunca zaman ertelediğine hayıflanası geliyor. Bir avuç pirinci alıp koklamak fikri Haydar Ergülen’in yatay alfabesinde madde madde ilerlerken kısa denemeler dizisi sırasını bekliyor.

“Kutsal Lezzetler Alfabesi”nde yiyeceklerin yazıda ve şiirde nasıl yaşadığını aktarıyor Haydar Ergülen bize. Hangi şair ekmek için ne demiş, öteki sarımsak için bir şeyler yazmış olmalı, bunun daha meyvesi var, sofrası var, içmesi var, mutfağı ve ihmali var. 

…

Lezzetli yazılar yazıyor Haydar Ergülen. Limona ve kayısıya meraklı olmak bunu anlatmaya yetmiyor tek başına. Belki bir bölümünü millî kütüphanesi olan Hayat Ansiklopedisi’nden okudu ama nihayet çoğunu evinde, mutfağında, seyahatinde, kitaplığında pişirdi bu yazıların.

Yemediğini yazan biri değilmiş demek ki, bunu da öğreniyoruz okur olarak nihayet.

C. Hakkı Zariç’in Sanatatak‘taki yazısı


…Tımbıllı romanını okurken, babaannesi Mamiş’i kaybeden Çağla’nın dünyasında kayıp duygusuyla baş etmeye çalışan bir karakterle karşılaşıyoruz. Yazar, kitaba kendi deyişiyle “Kendi olmayı erken öğrenen yeğenim İlksu’ya…” sözüyle bir giriş yapıyor.

Küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatılan bu hikâye, ölümü ve ayrılığı anlamsız büyük sözlerle açıklamaya çalışmıyor; aksine, daha çok bir evin kokusuna, kendiyle bir gördüğü bir ağaca ve çocuk aklından sürekli dökülen sorulara sığınarak anlam buluyor.

Çağla için yaşadığı yuvasından İstanbul’a taşınma eylemi ve geride bırakacağı her şey onu, zihninde sonu gelmeyen bir soru döngüsüne sürüklüyor. Sonunda da aslında hepimizin hayatın önemli bir noktasında karşılaştığı değişmek ve kaybetmek korkusuna değiniyor. Babaannesi artık fiziksel olarak yanında değil.

Bu da yetmezmiş gibi şimdi de arkadaşlarından, okulundan ve alışık olduğu çevresinden ayrılmak zorunda. İnsan bir yerden ayrılırken orada bıraktıklarını da geride bırakıp kopabilir mi? 

…

Çağla’nın dünyasında en çok sevdiğim şeylerden biri ise, büyük meseleleri adım adım, küçük sorularla anlamlandırmaya çalışması. “Sevgi ne renktir? Hoşlanmak ne renktir? Aşk ne renktir?” hatta alınganlığın da resmini yapıp yapamayacağını merak ediyor… 

…

Resim yapmak da onun için kendisine açılan başka bir kapı gibi. Üzüldüğünde eline siyah kalemi alıyor, kara bulutlar çiziyor, kendisini tekrar tekrar resmediyor. Çizdikçe kendisini anlamaya çalışıyor sanki.

Ancak karanlık hislerinin ortasında bile bulutların arasından yağmur yağmasını istemesi, onun içinde hâlâ bir umut bulunduğunu düşündürüyor. Üzüntüsünü ortadan kaldıramıyor ama onu bir biçime dönüştürüp, şekil verebiliyor. Bu sayede, bir kız çocuğunun büyüme hikâyesinin de aslında ne kadar sarsıcı ve zor olduğunu hatırlamış oluyoruz.

…

Figen Şakacı’nın Tımbıllı kitabı, bir çocuğun kayıpla karşılaşmasını anlatırken büyüme kavramını da her boyutuyla sorgulamaya teşvik ediyor. Çağla’nın soruları bize her şeyin bir cevabı olmadığını, bazı duyguların ancak yaşayarak anlaşılabildiğini hatırlatıyor.

Berra Temür’ün Oggito‘daki yazısı


Közde Yürümek, bir mahallenin ve o mahallede yetişmiş insanların hikâyesinden yola çıkıyor. Sarayköy, Saraykent’e dönüşürken yalnızca evler, sokaklar, yapılar değişmiyor; insanların birbirleriyle ilişkileri, geçmişe bakışları, hayattan beklentileri de değişiyor.

…

Romanın anlatıcısı, bir zamanların gazeteci-yazarı; hayatını pek de yoluna koyamamış, içkiyle başı dertte bir adam. Eski arkadaşı Nedim’in çağrısıyla Saraykent’e geliyor. Nedim artık mahalleden tanıdıkları o eski delikanlı değil; zenginleşmiş, güçlenmiş, çevresinde sözü geçen bir iş insanına dönüşmüş. Üstelik anlatıcıdan kendi başarı hikâyesini yazmasını istiyor.

Anlatıcı, tam da bir Aslankara roman karakterinden beklenileceği üzere, bu isteğe karşı durmak yerine Nedim’in çevresinde kendine bir yer açma hevesine kapılıyor. Daha başlarda, Nedim’in sunduğu olanakları gördüğünde şöyle düşünüyor:

“Ulan benim bu adamı mutlaka kapmam gerekiyor. Artık danışmanı mı olurum, iletişim koordinatörü mü, basın sözcüsü mü, müşaviri mi ne boksa, ama yapışmalı, bir daha asla ondan kopmamalı.”

Bu sözleri okuyunca, karaktere kızmak yerine, Aslankara’nın topluma tuttuğu aynalardan yansıyan çürümenin-çözülmenin yakıcı gerçeği ile yüzleşiyor okur. Aslankara’nın yapıtlarında anlatıcıya dışarıdan bakıp hüküm vermek kolay değil. Bir yandan onun fırsatçılığına gülüyoruz, bir yandan da bu davranışın hiç yabancısı olmadığımızı düşünüyoruz.

…

Közde Yürümek’i, mahalle ve kent dönüşümünü ele alan anlatılar içinde düşünmek mümkün. Fakat Aslankara’nın derdi, eski mahalleyi güzel günlerin yaşandığı, kaybolmuş bir cennet olarak anmak değil. Sarayköy’ün Saraykent’e dönüşümü, bir yandan fiziksel bir değişimken öte yandan iktidarın nasıl kurulduğunu, insanların bu iktidara nasıl katıldığını gösteren bir süreç.

Nedim yalnızca para ve projeler sayesinde güç kazanmıyor; çevresindekilerin kabullenişiyle de gücünü pekiştiriyor. Onun hikâyesini yazacak olan anlatıcı bile, daha kalemi eline almadan bu düzenin bir parçası hâline gelmeye hazır. Romanın eleştirel yanı da burada belirginleşiyor: Yeni düzeni kuran kişiye bakmak yetmiyor; o düzenin kurulmasına razı olanlara, hatta bundan kazanç sağlamayı umanlara da bakmak gerekiyor.

Murat Duman’ın Edebiyat Burada‘daki yazısı


Okumaya değer üç kitap eleştirisi