Dünyanın ilk pulu Nilüfer'de
D

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Bir mektup aldığımda zarfın üzerindeki yazıdan anlardım kimin yolladığını, nereden ve hangi postaneden, hangi gün gönderildiğine bakardım hemen. Sonra incelemeye başladığım pulun üzerinde bir edebiyatçı varsa değme keyfime.

Yaklaşık beş bin mektup-kart yazmış ve bir o kadar da yanıt almış biri olarak, hayatımın bir döneminde yalnızca yazışarak iletişim kurdum. Ne telefon, ne e-posta, ne kısa mesaj; sadece mektup ve kart vardı hayatımda. En son mektubu kime yazdığım aklımda ama en son bana kim mektup yazdı anımsamıyorum bile. Hazin.

Yakın zamana kadar posta kutusu olan biriydim ama posta idaresi bu hizmetine o kadar fahiş zam yaptı ve posta kutusunu o kadar anlamsız bir hale getirdi ki, çok sevdiğim halde bu hevesten de vazgeçmek zorunda kaldım. Yaşadığım saçmalıkları burada ayrıca anlatmama gerek yok ama yakınımdaki postaneden adıma kayıtlı 172 numaralı posta kutuma gelen mektubun bilmem nereye, kimin posta kutusuna bırakıldığını da bilirim. Neyse!

Mektup yazdım pulum yok

Mektup taşınıyor, gönderi her neyse çeşidine göre teslimatta ücretlendiriliyor, kayıt altına alınıyor ve ulaştırılıyordu. Sistem karışık. Devlet parasını sonraya bırakmaz, önden alır, fazla alırsa bir ara iade edeceğini falan söyler. Posta idaresine bir yenilik gelmeliydi ve gönderinin ücreti peşin alınmalıydı; ama nasıl? Bölgeden bölgeye insandan kuruma bu bedelin değişmemesi ve standart olması gerekiyordu. Küçük, taşınabilir, yapıştırılabilir bir resmî kâğıt parçası bu nedenle üretildi. Gönderinin üzerindeki pul bir değişim değeri kazandı ve bedelince satın alınabilen bir nesneye dönüştü. Koleksiyonerler bu yazının konusu olmadığı için, pulun sonradan kazandığı koleksiyon değeri üzerine yazmayacağım, ki zaten alanım değil.

6 Mayıs 1840 tarihinde, üzerinde Victoria portresi taşıyan bir penilik pul İngiltere’de kullanıma girdi ve bu pul dünyanın ilk pulu olarak kayıtlara geçti. Pulun mektup ücretini gönderici tarafından önceden ödeme aracı olarak kullanılması İngiltere’de bu tarihte başladı. Uluslararası posta sisteminde ortak kuralların oluşturulması içinse 1874’te Bern Antlaşması imzalandı ve Genel Posta Birliği kuruldu.

Sonra ve zamanla yaşanan değişimde okuma yazma oranındaki artış, insanların mektuplaşması, birbirine kart yazması, gönderilerin zamanında yerine ulaşması ayrı bir önem taşıyordu. Evlerde ve postanelerdeki posta kutularının önemi bazı ülkeler için hâlâ geçerli ve posta, neredeyse kişiler ve devletler için biricik iletişim aracı olmaya devam ediyor.

Dünyanın ilk pulunu ben de geçenlerde Bursa’da gördüm. İngiltere nere, Bursa-Nilüfer nere? İşte bu koleksiyonerlerin bileceği ve hemen anlayacağı bir gerçeklik.

Nâzım Hikmet Kültürevi’nde açılan Türkiye Cumhuriyeti Pulları sergisini gezdiğimde karşıma çıkacaklardan ben de habersizdim. Pul deyince aklımıza gelen dikdörtgen, kenarı tırtıklı ve aşağı yukarı aynı ebatlardaki yapışkanlı kâğıt dünyanın birçok ülkesinde farklılık gösterebilmiş. Altıgen bir pulun olduğunu ben bu sergide gördüm, hatta üçgen pul da vardı.

Posta nezareti

Yeni Cami avlusundaki Postane-i Âmire, 23 Ekim 1840’ta kurulan Posta Nezareti’nin ilk postanesiydi. İlk pulların üzerinde de padişah tuğrası, hilal ve Osmanlı devletini temsil eden yazılar bulunmaktadır. Yanlış kalmadıysa aklımda, 1863 yılını gösteriyor takvim ilk pulun basımı için, aracılık eden ve girişimde bulunan Agâh Efendi’nin de emeğine saygıyla…

Pulun sınıfsal ve siyasal bir içeriğinin olduğunu ve bir temsiliyet taşıdığını yadsıyamayız. Kültürel aktarım da söz konusudur evet ama asıl mesele devletin köşe bucak görünür olması, yurtdışına gönderilen mektup ve kartlarda devleti temsil etmesi, memleket hakkında bilgi vermesidir. Hatıra pulları da vardır elbet. Sergi kapsamında bir hatıra pulu basıldığını da belirtelim.

Nâzım Hikmet’te pul sağanağı

Koleksiyonundakilerin bir bölümünü ayrıştırıp Türkiye Cumhuriyeti Pulları sergisini yapan Cumhur Aygün ile sergiyi gezerken öğrendim ki, dünyanın ilk posta pulunun yanı sıra 50 farklı ülkenin ilk posta pulları ve Aygün’ün linol, gravür ve yüksek baskı teknikleriyle hazırladığı özgün eserler sergileniyor.

Serginin broşüründeki yazıdan yola çıkarak Nilüfer Belediyesi Görsel Sanatlar Direktörü Sultan Karakuş’tan aktarayım:

“Sergide tarihî pulların yanı sıra Cumhur Aygün’ün seriler arasından seçtiği bazı pul tasarımlarının yeniden yorumlandığı özgün baskı çalışmaları da yer alıyor. Sanatçı, bu imgeleri oyduğu kalıplar aracılığıyla daha büyük ölçekte yeniden basıyor. Linolyum, gravür ve tipo baskı teknikleriyle hazırlanan bu eserler orijinal pullarla birlikte sergilenerek aynı imgenin hem tarihî örneğini hem de sanatçının elinden çıkan yeni baskısını izleyiciye sunuyor. Sergi sunumunda kullanılan görsel tasarım dilinde ise; pul tasarımlarının titizliğinde, katmanlığında izleyiciyle buluşturan Nejat Biçen bu kadar küçük nesnelerin görünürlüğünü ön plana çıkarmayı amaçlıyor.”

Serginin Koordinatörü Nurgül ışık, sergi sorumlusu Çağrı Aydın, görsel sanatlar ekib; Mert Civanoğlu, Gizem Gençler ve Ali Köprücü. Katkılarından dolayı Güney Özkılınç’a bir de teşekkür var sergide.

Dünyanın ilk puluyla açılan sergi şenlik havasında geçiyor, tarihin bütün olanakları seriliyor insanın önüne. Osmanlı’daki devlet erkânı, gelenekleri ve sultanlardan sonra Cumhuriyet dönemi pullarına geçiliyor. İttihatçılar pul bastırdı mı acaba, merak ediyorum.

Dünya devletlerinin pulları da görülmeye değer, özellikle Asya kıtası pulları çok değişik. Nesneler küçük olduğu için bakmak neyse de görmek biraz zor ama mercek edinmek olası, sergi alanında mercek de var. Japon pulu çok enteresan ama Yemen pulu da en az bir o kadar görülesi. Fransa pulunda ihtilalin izlerini arıyor insan doğal olarak… Daha önce hiç Peru ya da Çin pulu görmemiş benim gibi insanlar için sergi oldukça elverişli.

Gezerken ve bakarken geçmişin siyasal ve kültürel hayatını görüyor insan, her pul çağına ve zamanına tanıklık etmek için tasarlanmış ve basılmış. Bir devletin varlığını ve kültürünü yansıtıyor her pul; kendinden olanı dışarıya karşı temsil ediyor. Bu temsiliyet genellikle siyasi figürlerle olduğu gibi, kültürel mirasla da biçim bulabiliyor.

Yıllar yılı kendi pulunu başka ülkelerde bastırmış memleketin evlatlarıyız, bunu da sergide öğrendim. Memleket pullarını, Cumhuriyet sonrası dönemdekiler de dahil olmak üzere, genellikle Lozan ve Londra’da bastırmış. Her şey iyi ve güzel, ama diyelim bastırdığınız pul zamanında bitmedi, planladığınız gibi olmadı? Ne olacak şimdi, onca pul, onca maliyete ve mesafeye rağmen elinizde mi kalacak? Hayır. Buna da bir çözüm bulunmuş elbet.

Sürşarj

Zamanında bir liraya satılan pul, üç yıl sonra da bir liraya satılacak değil ya. Yıllık 16 TL’ye kiraladığım posta kutusu bir sonraki yıl 17 TL oldu, sonra 56, sonra 250, sonra 500 bilmem kaç. Aradaki fark açıklanabilir gibi değil. Dolayısıyla pul için de bir kâr marjı güdüyor devlet. Bastırdığı halde elinde kalan pullara bir damga vurarak değer değişikliği yapıyor. Pul aynı pul ama üstünde yeni fiyatı açıklayan bir damga yer alıyor. Postane yeni pul siparişi verdi postane ama tam da yılbaşına denk geldiği için matbaanın işleri yoğun ve yetişmeyecek, olsun varsın sürşarj kullanılabilir.

Nişanyan Sözlük aşağıdaki gibi açıklıyor sürşarj sözcüğünü:

“Fransızca surcharge ‘ek yük, ek ücret, ek vergi’ sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Fransızca surcharger ‘üstüne yük bindirmek’ fiilinin fiilden türetilmiş ismidir. Fransızca fiil Fransızca charge ‘yük’ sözcüğünün super+ ön ekiyle isimden türetilmiş fiilidir.

Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)

pul, banknot ve diğer resmi belge üzerinde değer değişikliği gösteren damga veya işaret.”

.  .  .

Akşam Postası’nın 22 Ağustos 1940 tarihli basımında 3. sayfadaki haberden aynen aktarıyorum:

“POSTA idaremiz 20 ağustosta İzmir fuarının açılışı dolayısiyle 3 puldan ibaret bir hatıra serisi tedavüle çıkarmıştır.

6, 10 ve 12 kuruşluk kıymetlerden mürekkep olan bu sürşarjlı seri için 1930 senesinin sarfedilmeyen 200 ve 300 kuruşluk pullarından istifade edilerek 20 kuruş üzerine 6 kuruşluk kırmızı, 10 kuruşluk siyah ve 500 kuruş üzerine de yine siyah renkte 12 kuruş sürşarj yapılmıştır.”

Bunu da anlayabiliyorum, ama itibardan tasarruf etmenin de yollarını bulmuş memleket, Atatürk’ün ölümünden sonra yas pulları basılmak istemişse de yetiştirmesi mümkün olmadığından belki de bütçenin yetersizliğinden sürşarj yapmaya karar verilmiş. Atatürk resminin bulunduğu başka pullardan yapılan sürşarjla bir yas pulu üretilmeye çalışılmış.

Memleket kendi pullarını elbette bastı ve o pullar da sergide yer alıyor kuşkusuz. Nasıl demeli, nasıl tarif etmeli bilmiyorum ama sanki birdenbire çok renkli baskı teknikleri artmış, pırıl pırıl, şıkır şıkır pullar basmaya başlamışız.

Eskinin içinde saklı o hava dağılmış, el yapımı ustalık işi pullar gitmiş, endüstriyel pul devri başlamış gibi hissettiriyor insana.

Turgut Çeviker de sergiyi gezenler arasındaydı ve onunla bir sergiyi dolaşmanın ayrıcalığına kavuştum. Posta Tatarı, dedi Turgut abi, “devlet erkânı arasındaki yazışmaları at ve silah kullanarak taşıyan görevliye verilen addır”, postacı da “bugün bildiğimiz üzere yaya ve elden posta dağıtan kişi.” Aralarındaki farkı anladım ve Neruda’nın postacısına dair bir soru sormadım tabi. Ama hangi eylemdi şimdi anımsamıyorum, belki 15 yıl geçmiştir üstünden, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın pankartının bir ucunda ben vardım, bir ucunda Mustafa Köz, ortasını da bir postacı tuttuğu halde yürümüştük.

Yine yakmış yar mektubun ucunu

Yazmanın en mahrem alanıyla ilgili değil midir mektuplar? Aile mektupları, sevgili mektupları, arkadaş mektupları, tutsak mektupları, asker mektupları, iş mektupları… Daha yaz yazabildiğin kadar… Edebiyatçı mektupları ki, bir gün yayımlanacağını bildikleri için çok da mektup gibi değiller ama Cevdet Kudret’e yazılan bazı mektuplarının içimi dağladığını anımsıyorum.

En kötü anımda Neşe Yaşın’ın Çin’den gönderdiği bir kart beni hayata bağlamıştı, en ilginç yanıtı Ahmet Oktay’ın bir telgrafında almıştım. En uzun yazışmam şair arkadaşım Serdar Aydın’la oldu.

Nâzım Hikmet Kültürevi’nde 1840’ta başlayıp 1940’ta biten Türkiye Cumhuriyeti Pulları sergisini dolaşırken bir yandan memleketin geçmişi ve geleceği üzerine kafa yordum, bir yandan da kişisel mektuplaşma serüvenimi düşündüm.

Anmanın, anlamanın ve yeniden üretmenin binbir yolu var, bu yollardan biri de pul olabilir.

Hamiş 1: Bu yazıyı konuğu olduğum Misi Yazıevi’nde yazdım.
Hamiş 2: Tashihlerde yapay zeka (Gemini) desteği aldım.