Eskiden ölümden çok korkardım. Kendi ölümümden de sevdiklerimi kaybetmekten de. Belki birçok insandan daha fazla. Sonra genç yaşta babamı, ardından çok sevdiğim başka insanları kaybettim. Ölüm, hiç istemediğim hâlde hayatıma yerleşen, pek de sevmediğim eski bir tanıdığa dönüştü. Her karşılaşmamızda ona öfkelendim. Bazen varlığını görmezden geldim, bazen aklıma getirmemeye çalıştım. Ama ne kadar uzak durmak istesem de artık birbirimizi tanıyorduk.
Bugün ölümden daha az korktuğumu söyleyemem. Onu kabullenmiş de değilim. Yalnız, eskisi gibi ölüm hakkında düşünmekten, konuşmaktan kaçınmıyorum. Sevdiğim insanların yokluğuyla yaşamayı öğrenmek zorunda kaldım. Onları hâlâ özlüyorum, kayıplarıma hâlâ öfkeleniyorum. Ölümden de hâlâ korkuyorum. Ama artık bu korkuyu yok saymaya çalışmıyorum.
Yıllar sonra yeniden okuduğum Tolstoy’un ‘İvan İlyiç’in Ölümü’, bana ölümün kaçınılmazlığını bilmekle onun yarattığı korkuyla yaşamanın ne kadar farklı şeyler olduğunu yeniden düşündürdü…
Uzun öykünün başkahramanı İvan İlyiç, mesleğinde yükselmiş, saygın bir konuma ulaşmış bir yargıçtır. Ölümcül bir hastalığa yakalandığında, yıllarca doğru bildiği hayatı ve kendi ölümünü sorgulamaya başlar. Çünkü ölümün bir gün geleceğini bilmek başka, o günün kendi hayatımızda da bir karşılığı olduğunu düşünmek başkadır.
Kendi ölümümüz
Ölümün kaçınılmaz olduğunu biliriz ama ne zaman geleceğini bilmeyiz. Sağlıklı olduğumuzda önümüzde uzun yıllar bulunduğunu varsayar, sabah evden çıkarken akşam döneceğimizden kuşku duymayız. Gelecek yıl yapacaklarımızı planlarız. Oysa ölüm her zaman uzun bir hastalığın sonunda gelmez. İnsan hiçbir hastalığı olmadan, ertesi gün yapacaklarını düşünürken de ölebilir. Bunu bilmek, sürekli ölüm ihtimaliyle meşgul olmamızı gerektirmez.
Irvin Yalom’un varoluşçu psikoterapi çalışmalarında ele aldığı gibi, yaşama isteğimiz ile bir gün var olmayacağımızı bilmemiz arasında kolayca çözülemeyen bir gerilim bulunur. Ölüm düşüncesini zaman zaman geri plana itmek, gündelik hayatımızı sürdürmemizi kolaylaştırır. Bir yakınımızı kaybettiğimizde kendi ölümümüzü daha fazla düşünsek de zamanla işlerimize, sorumluluklarımıza döneriz. Yasımız sürerken gelecek için planlar yaparız.
Başkalarının gözünde
İvan İlyiç’in hastalığı, geleceğe duyduğu güveni sarsar. Ağrıları arttıkça doktorların açıklamalarına tutunur, bedenindeki değişiklikleri izler, iyileşeceğine inanmak ister. Durumunun ciddiyetini sezse de eski hayatına dönebileceği umudunu korur. Ölmek istemez. Korkusu ve iyileşme umudu birbirine karışırken geçmişte önemli bulduğu şeylere de başka gözle bakmaya başlar. Yıllarca kendisine güven veren başarılar artık eskisi kadar önemli görünmez. Uğruna bu kadar çabaladığı hayatı gerçekten isteyip istemediğini sorgular.
İvan İlyiç’in sorgulamaya başladığı hayat, büyük ölçüde başkalarının doğru bulduğu ölçütlere göre kurulmuştur. Mesleğinde yükselmiş, saygın bir konuma ulaşmış, çevresinin beğeneceği bir ev ve yaşam biçimi edinmiştir. Sorumluluklarını yerine getirmiş, kendisinden beklenenleri başarmıştır. Bütün bunların ona mutluluk getirmesi gerektiğine inanmıştır. Hastalığı sırasında ise ne kadarını gerçekten istediğini, ne kadarını doğru kabul edildiği için seçtiğini ayırt etmekte zorlanır.
Başkalarının takdirini istemek, kabul görme ve ait olma ihtiyacımızla ilişkilidir. Çocukluğundan itibaren daha çok başarılarıyla takdir edilen biri, zamanla kendi değerini elde ettiği sonuçlarla ölçmeye başlayabilir. Başarısızlık, kişinin kendisine ilişkin olumlu düşüncesini sarsarken yeni bir başarı geçici rahatlama sağlar. Ancak bu rahatlık uzun sürmeyebilir. Bir süre sonra ne istediğini düşünmekten çok, başkalarının gözündeki yerini korumaya çalışır. Bir zamanlar ulaşmak için çabaladığı konumu kaybetmekten korktuğu için, artık kendisini mutlu etmeyen koşulları değiştirmekte zorlanabilir.
Ölüm düşüncesi de kendimizi değerli hissetmemizi sağlayan şeylere daha sıkı tutunmamıza yol açabilir. Greenberg, Pyszczynski ve Solomon’un dehşet yönetimi kuramında ele aldığı bu eğilim, başarıya ve saygınlığa verdiğimiz önemin bir yönünü açıklayabilir. Her başarı arzusunun ardında ölüm korkusu bulunmaz. Ancak bütün değerini kazandığı konuma bağlayan biri, o konumdan vazgeçtiğinde kendisini nasıl tanımlayacağını bilemeyebilir.
İvan İlyiç’in hastalığı, güvendiği düzenin sınırlarını gösterir. Mesleğinde verdiği kararların, kurduğu otoritenin kendi bedeni üzerinde bir karşılığı yoktur. Doktorların söylediklerini anlamaya, hastalığının gidişatını öğrenmeye çalışır ama ağrılarını durduramaz. Yıllarca uğruna çalıştığı şeylerin kendisine yetmediğinden kuşkulanmak acı vericidir. Başka türlü yaşayabilir miydi? Geçmişte değiştirebileceği pek çok şeyi artık değiştirme imkânı yoktur.
Hep daha sonra
Geçmişe baktığımızda verdiğimiz kararlar kadar vermediklerimiz de aklımıza gelir. Oysa yaşarken önümüzde hep başka bir zaman olacağını düşünürüz. İşler hafiflediğinde, maddi durumumuz düzeldiğinde, çocuklar büyüdüğünde kendimize daha fazla zaman ayıracağımızı söyleriz. Yıllar geçer, sorumluluklarımız değişir, yeni sorunlar çıkar. Başlangıçta geçici olduğunu düşündüğümüz bir yaşam biçimi, farkına varmadan alıştığımız hayata dönüşebilir.
Ertelemenin ardında her zaman isteksizlik bulunmaz. Sevmediği işten ayrılmayı düşünen biri, ekonomik güvencesini kaybetmekten korkabilir. Kararı ertelediğinde kaygısı bir süreliğine azalır. Bu rahatlama, bir sonraki sefer de aynı karardan kaçınmasını kolaylaştırabilir. Zaman geçtikçe değişiklik yapmak daha zor görünmeye başlar. Ancak geçim sıkıntısı, ailevi sorumluluklar ve sağlık sorunları seçimlerimizi gerçekten sınırlandırır. Her ertelemeyi korkuyla açıklamak doğru olmaz.
Geçmişte vermediğimiz bir kararın bizi daha mutlu edeceğinden de emin olamayız. Hiç denemediğimiz ihtimallerin nasıl sonuçlanacağını bilemediğimiz için onların güçlüklerini göz ardı etmek kolaydır. Ancak bazı kayıpların telafisi yoktur. Yıllardır ertelenen bir konuşmanın muhatabı artık hayatta olmayabilir. Birlikte daha fazla zaman geçirmek istediğimiz insanlarla aynı koşullarda yeniden buluşamayabiliriz. Bugün mümkün olan şeylerin yarın da mümkün olacağını varsayarken zamanın ne kadarını geride bıraktığımızı fark etmeyebiliriz.
İvan İlyiç’in hastalığı sırasında çocukluğuna ait anılar giderek daha canlı hâle gelir. Yetişkinliğinde büyük önem verdiği başarılar gözünde değer kaybederken, çocukluğunun sıradan anları kıymetlenir. Artık o günlere dönemez.
Ayrılık
İnsan sadece yaşayamadığı ya da kıymetini bilmediği anlardan dolayı değil, yaşadığı hayattan memnun olduğunda da ölmekten korkabilir. Ailesiyle, arkadaşlarıyla, yaptığı işle, gündelik alışkanlıklarıyla mutlu olan birinin yaşamak için pek çok nedeni vardır.
Çocuğunun büyüdüğünü görememek, sevdiği insanla yaşlanamamak, birlikte geçirdiği sıradan günlerin bir daha yaşanmayacağını bilmek ağır gelebilir. Bugün üzerinde fazla düşünmediğimiz bir akşam yemeği, alıştığımız bir ses, yan yana geçirilen sessiz bir saat, kaybetme ihtimali belirdiğinde çok daha kıymetli görünür.
Ölüm korkusuna geride kalanların nasıl yaşayacağına ilişkin endişeler de eşlik edebilir. Özellikle bakımından sorumlu olduğu bir çocuğu veya kendisine ihtiyaç duyan bir yakınını bırakacağını düşünen kişi, onların geleceği için kaygılanabilir. Yıllarca korumaya çalıştığı insanların zor zamanlarında yanlarında olamayacak olmak çaresizlik hissettirebilir.
Bir de dünyanın biz olmadan devam edecek olması var. Yıllarca yaşadığımız evde eşyaların yeri değişecek, çalıştığımız yerde görevimizi başka biri üstlenecek, yakınlarımız yeni alışkanlıklar edinecek. Yas tutacak, özleyecek, yokluğumuza alışmakta zorlanacak ama yaşamaya devam edecekler. Bunun böyle olması sevgilerinin eksildiğini göstermez. Yine de kendi varlığımızı hayatımızın merkezinde görürken, başkalarının hayatında zamanla bir hatıraya dönüşeceğimizi düşünmek kolay değil.
Ölümün yaklaştığını bilen biri için sevdikleriyle biraz daha vakit geçirmek, sıradan bir sohbet etmek veya yanında sessizce oturan birinin varlığını hissetmek her zamankinden önemli olabilir. Korkularını paylaşmak da isteyebilir. İvan İlyiç’in son günlerinde yaşadığı acının bir kısmı, bu ihtiyacının karşılıksız kalmasından kaynaklanır.
Ölürken yalnız kalmak
Ölümün yaklaştığını bilmek yeterince korkutucuyken, bir de bu korkuyu en yakınlarımızla paylaşamamak var. İvan İlyiç hastalığı ağırlaştıkça çevresindekilerin kendisini anlamadığını hisseder. Doktorlar hastalığını tartışır, ailesi gündelik hayatını sürdürür. Oysa kendisi giderek artan ağrılarıyla, ölüm korkusuyla ve ne olacağını bilememenin yarattığı çaresizlikle baş başadır. Birinin ona acımasını, çocukken olduğu gibi şefkat göstermesini ister. Yakınlarının her şey normalmiş gibi davranması, korkusunu dile getirmesini daha da zorlaştırır.
Ağır hastalık karşısında bu tutum her zaman ilgisizlikten kaynaklanmaz. Sevdiği birinin öleceğini kabul etmekte zorlanan kişi, kendi korkusundan ve çaresizliğinden korunmak için iyileşme ihtimaline tutunabilir. Tedavilerden, doktorların söylediklerinden, gündelik meselelerden konuşmak daha kolay gelir. Öte yandan ölmekte olan kişi de korkusunu dile getirerek yakınlarını üzmekten çekinebilir. Böylece birbirlerini korumaya çalışan insanlar, en çok konuşmaya ihtiyaç duydukları şey hakkında susarlar.
İvan İlyiç’in bakımını üstlenen Gerasim ise onunla farklı bir ilişki kurar. Öleceği gerçeğinden kaçmaz, acısını küçümsemez. Bacaklarını yukarıda tutmanın onu rahatlattığını fark ettiğinde saatlerce bu şekilde kalmasına yardımcı olur. Bedensel ihtiyaçlarıyla ilgilenir, yanında bulunur. İvan İlyiç onun yanında güçlü görünmeye, iyi olduğunu söylemeye veya korkusunu saklamaya çalışmaz. Yıllarca başkalarının takdirini kazanmak için çabalamış birinin, artık hiçbir şey başarmasına gerek kalmadan şefkat görmesi, Gerasim’le kurduğu ilişkiyi diğerlerinden ayırır.
İvan İlyiç son günlerinde yaşadığı hayatı da sorgular. Geçmişte önemli bulduğu şeyler gözünde değer kaybederken, yakınlarının çektiği acıyı fark etmeye başlar. Ancak ölümle yüzleşmek herkeste böyle bir değişim yaratmaz. Bedensel acı, uykusuzluk, güçsüzlük ve ölüm kaygısı insanı tüketebilir. Bazıları geçmişiyle hesaplaşırken bazıları yalnızca ağrılarının dinmesini bekler. Ölmekte olan birinden geçmişiyle barışmasını, hayatına anlam vermesini veya huzura kavuşmasını beklemek, zaten yaşadığı acıya bir de nasıl hissetmesi gerektiğini ekler. İnsan hayatının son günlerinde de korkabilir, öfkelenebilir, ölmek istemeyebilir.
Gerasim, İvan İlyiç’e iyileşeceğine dair söz vermez. Onu teselli etmek için her şeyin düzeleceğini de söylemez. Acısını görür, korkusunu küçümsemez, yanında kalır. İvan İlyiç onun yanında ağlayabilir, öfkelenebilir, ölmek istemediğini söyleyebilir.
Ölüm karşısında her zaman güçlü, sakin kalmak veya kolayca kabullenmek mümkün değil. Sevdiğimiz birinin acısını ve korkusunu da her zaman hafifletemeyiz. Ama onunla konuşabilir, onu dinleyebilir, yanında olabiliriz. Bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, ölümden korkmadığını söylemek zorunda kalmadan, korkusuyla birlikte kabul görmektir.