Çok eski bir arkadaşımı aradım geçenlerde:
“Oğlum sende İsveçlilik falan var mı? Anaların babaların İskandinav terbiyesi almış mı?”
“Yok tabii. Bu da nerden çıktı şimdi?”
Geçenlerde bir yazı okumuştum, İskandinavların tevazuya, eşitliğe, kendini başkasından üstün görmemeye değer verdiğini, gündelik hayatın yazılı olmayan bu ilkeler üstünden aktığını anlatıyordu.
Bizim arkadaş da gençliğinden beri neredeyse böyleydi, onun için onu aramıştım. “Ben hep sıradan biri olmak istemişimdir” deyip dururdu. Hiç göstermiyordu ama sıradan biri değildi tabii o zaman da. Arkadaşımız, sıradan biri olmakla birey olmak arasındaki farkı biliyordu, hissediyordu. Hepimizden önce anlamıştı bunu.
İskandinavlar tevazuya/alçakgönüllülüğe değer veriyormuş. Kim vermez, d’imi –lafa gelince? TDK’ya baktım, tevazuyla ilgili bir atasözü ya da deyim yoktu –alçakgönüllü de yok. Ama biliyorum bir tane ben, tevazuya hangi değeri verdiğimizi açığa vuran:
“Tevazu gösterme, sahi sanırlar.”
Bizim arkadaş, bir ara bu söze değer verip yoldan çıktığını söyler, kendine kahrederdi. “Benbencilere değer verildiğini görüyordum, gençtim, demek kendini göstermek gerekiyor diye bir şeytan dürtmesi çeldi aklımı” demişti. Bu benbenci lafların, tavırların iğrençliğini kendi üstünde de görüp iğrenip aslına döndüğünü söylerdi. Yunus Emre’nin sözünü değiştirip şöyle derdi: “Anlamayan ne anlasın onu, anlayanlara selam olsun.”
Gösterişsizliğin ardındaki değeri anlayanların çok olduğu bir toplumda, toplulukta yaşamak büyük mutluluk, hani ‘ayrıcalık’ diyeceğim ama yazının ruhuna ters kaçacak gibi.
İsveçliler ulusal günlerini/milli bayramlarını da Amerikalılar ve tabii bizim gibi şatafatla, havai fişeklerle, resmi geçitlerle falan kutlamazmış. Bunu böbürlenme sayarlarmış çünkü. Kendi kendilerini dolduruşa getirmeyi alçaltıcı buluyorlar –gel de imrenme.

Çetin Altan “Türkün Türke propagandası” diye diline pelesenk etmişti böyle böbürlenmeleri. Yılda bir iki kez hadi katlandık diyelim, bununla kalmıyor ki, her gün her fırsatta… Biri evlenir ve curcunayı, şatafatı bütün toplum çeker. Bir gösteriş gösterisidir sürer gider. Her eylem böyledir. Politikacılar ‘şehit’ tabutları önünde gösteriş için dizilir. “İtibardan tasarruf olmaz” sözü bayrak yapılarak devlet ve yönetimi şaşaaya boğulur. Evlerin salonlarında büfelerde sırça bardaklar, seramik yemek takımları sergilenir; misafire çıkar onlar, ev ahalisi kullanmaz, göstermeliktirler yani…
İskandinav kültürünün –kendini öne atmama, başkalarından üstün görmeme, ayrıcalık aramama, eşitliğe değer verme– özelliklerinin neredeyse tam tersi hakim bizim toplumumuzda. Belki de yaptıkları işlerle kendini varedemeyen, benliğini doyuramayan insanların, kendini olduğundan fazla sananların kolay yoldan kendini gösterme, kendini ortaya koyma, kendini dayatma çabasıdır bu gösteriş düşkünlüğü.
Mesele başarı ya da başarısızlık değil aslında. Sağda solda gözümüzü alan bu gösteriş, (‘şahsım’, ‘bakanım’ gibi örnekleriyle tepelere tırmanmış) bu benbencilik başarı hırsıyla kamçılanıyor, başarıyla da azıyor galiba.
Haldun Taner Düşsem Yollara Yollara’da şöyle diyor:
“… insanları, (…) mesleki başarılarından çok, kendileri üzerindeki başarıları ile ölçmüşümdür. Hele bizdeki gibi ortamlarda centilmenlikten, kendi kendine hakim olmak melekesinden yoksun nice insanın pekala mesleki başarıya varabilmesi pek mümkündür. Hatta biraz ileri giderek iddia edilebilir ki, bizde bu vasıfların yokluğu başarının bazen garantisi bile olur. Dürüst, objektif, hakkaniyet duygusu kuvvetli biri, çoğu zaman bunun mükafatını değil cezasını görür. Göz boyayıcılığın, şarlatanlığın, kim daha şirret ve acarsa, kim daha iyi kulis yaparsa onun parsayı topladığı bir kasaba ortamında centilmenlik, modası geçmiş bir lüks sayılabilir. Ama unutulmamalı ki hayat sadece mesleki başarı değil. Önemli olan kişiliğin ağır basması, kişinin kendi kendinden memnun kalabilmesi, kendi kendisiyle devamlı uğraşıp ıslah etmesiyle bunun bilincini tadabilmesi.”
Böyle bireyler var tabii bu toplumda da, gösterişten uzak, benbencilik etmeyen, eşit ilişkiler arzulayan, kendini başkalarından üstün görmeyen insanlar var. Fakat hakim davranış bu değil. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!” tanımlar tanımlayacaksa bu toplumu.
Kim olduğunu gösterme azmiyle davranan insanlarla, gündelik hayata yayılmış sayısız örnekle siz de hergün karşılaşıyorsunuzdur.
Mesela süpermarkette biri kükrer: “Hayatıııım!” Karısına ya da sevgilisine seslenmektedir. Kadın ‘hayatı’nı sesinden tanımaktadır tabii.
Ya da biri bütün mekanı çınlatarak şöyle seslenir: “Memeeet, yoğurdun en büyüğünden al!”
Kendini böyle ortaya koymanın, daha doğrusu dayatmanın binbir yolu var tabii. Bir ahbabımız eğer bir meyhaneye ilk kez gidiyorsak mutlaka şöyle yapar: Servis açılır, bardaklar gelir falan… Bu ahbap derhal garsonu çağırır, bardaktaki bir minik çatlağı ya da masa üstündeki eşyalardan herhangi birindeki bir lekeyi göstererek onu azarlar. Bu aksilikleri sineye çekmelidir, demek istemiyorum, ama bunu söylemenin yumuşak yolları da vardır: Şunu değiştirir misiniz, lekeli… Gelgelelim, bizimki bu yumuşaklıklara yanaşmaz. Ama azarlama ölçülüp biçilmiştir. Buyurganlık öyle dozunda tutulmuşur ki, karşı taraf içinden bir itiraz geliştiremez. Buyurganlığa bir tutam babacanlık da katılmıştır ki, buyurganlığın içselleştirilsin. Artık garsonlar anlamıştır, kimin kim olduğunu, ayrıcalıklı muamele istendiğini… ‘Erkek kedi sendromu’ diyorum buna. Erkek kediler de bir mekana girer ve koku bırakır ya hemen, işaretler o mekanı. Bu ahbabın da işaretlemediği mekan yoktur.
Farklarına varılmasını isteyenlerin çirkinleştirdiği bir dünyada yaşadığımız aşikar. Bir de Haldun Taner’in anlattığı şu anekdotaki gibiler var:
“Bir kadın bir centilmene, ‘O kadar şıktınız ki dün Derby’de herkes size hayran oldu’ diye iltifat etmiş. Aldığı cevap şu olmuş: ‘Herkes bunun farkına vardığına göre yeteri kadar iyi giyinmemişim demek.’ ”
OKURDAN:
Bugünkü yazınızı okuduktan sonra Richard Feynman’ın çok sevdiğim bir sözü aklıma geldi, paylaşmak istedim:
Bu, zekâ, IQ meseleleri benim de çok ilgimi çeker. Konunun hâlâ pek anlaşılmadığını ve romantik dönemdeki dâhi mitinin -evet, bir mit bence dâhilik- çok egemen olduğunu düşünüyorum. Bir kitaptan bahsedeyim: Çok sevdiğim bir paleontolog var: Stephen Jay Gould. Dawkinsçi evrim teorisini eleştirenlerden -ki ben de gıcık oluyorum o yaklaşıma, tüm canlıların, daha doğrusu genlerin sadece kapitalist müteşebbisler gibi görülmesine, neyse… Gould bir ara IQ testlerine kafayı takmış, –istatistik bilgisi de iyi olduğu için– konuyu tarihiyle (araştırmaların ardındaki) istatistiklerle incelediği ilginç ve detaylı bir kitap yazmış. Türkçe çevirisi maalesef pek iyi değil, ismi The Mismeasure of Man.
Bu mesajı yazarken aklıma bir de Einstein’ın bir cümlesi geldi: “Özel bir yeteneğim yok. Sadece tutkulu bir merakım var.” (I have no special talents. I am only passionately curious.)
Onur Mumbuç