Düşünmeyi bırakmamalıyız
D

Yapay zekâ hayatımıza girdiğinden beri bu yeni oyuncağı çok seven, her gün tepe tepe kullanan ve anlayabildiğim kadarıyla da faydalarını savunanlardanım.

Öte yandan insanların artık ancak bir makine tarafından yapılamayan ve fark yaratan becerilerde kendini geliştirerek ayakta kalabileceğine inanıyorum.

Dünyada artık böyle insanlara daha çok ihtiyaç duyulacağını düşünüyor, bunun için kafa yoruyor, çok çalışıyor ve bir de üstüne yazıyorum.

Buraya kadar her şey yolunda görünüyor.

Ama içimi kemiren bir şey var.

Sanırım büyük bir problemle karşı karşıyayız.

Bir-iki örnekle meramımı anlatmaya çalışayım müsaadenizle.

Düşünen adam. Fotoğraf: Wikipedia

Anlatmak istediğim konuda tarihte bazı eşikler var.

Mesela hesap makinesi bir eşik.

Hesap makinesi peydahlanalı beri insanlar da kâğıt kalemle, yani kafalarıyla hesap yapma alışkanlığını yavaş yavaş bıraktılar bence.

Bugün toplumun büyük bir kısmının iki basamaklı sayıların ötesinde, değil kafasından, kâğıt üstünde bile hesap yapabileceğinden şüpheliyim.

Bence bu bir eşikti, ama bugün hissettiğim ve yazmak istediğim kadar büyük bir problem değildi.

Hesap makinesi o günlerde işlemi bizden aldı belki ama işin düşünme kısmı hâlâ bizde kalmıştı; hangi sayıyı hangisiyle çarpacağımıza hâlâ biz karar veriyorduk, bugün bile öyle gibi.

Mesela GPS başka bir eşik.

Bugün özellikle genç arkadaşlarımın bir yere giderken kafasında bir rota çizdiğini pek sanmıyorum.

Demiyorum ki yönünü güneşten, denizden ya da bir binadan bulsunlar, bahsettiğim basit bir oryantasyon bilgisi.

Taksim’e gideceğim, şuradan ve şuradan geçsem ve şuranın da arkasından dolaşsam, bu saatte bu trafikte daha rahat giderim hesabı.

Telefon “Sağa dön” diyor sağa dönüyorlar,  “Sola dön” diyor sola dönüyorlar.

Ben de faydalanıyorum ama nispeten daha az trafikli yolu öğrenmek ve gitmek için kullanıyorum, olmasa da kala kalmam orta bir yerde.

Platon’un anlattığına göre Sokrates yazı fikrine karşıymış.

Yazının insanın hafızasını tembelleştireceğini, insana bilginin kendisini değil görüntüsünü vereceğini söylermiş.

Sokrates’in bu itirazını bile bugün yazı sayesinde bilebiliyoruz ama bugün çoğumuz kendi numaramız dışında tek bir telefon numarası bile bilmiyoruz mesela.

Saat gelince insanlar zamanı güneşten okumayı bıraktı.

Matbaa gelince ezber gitti.

Fotoğraf geldi, gördüğümüzü hatırlamak yerine çekmeye ve basmaya başladık.

Mesela yapılan araştırmalar, fotoğrafını çektiğimiz şeyleri daha az hatırladığımızı gösteriyormuş.

Klavye geldi, el yazısı gitti.

Bildirimler geldi, odaklanma ve sabır kalmadı.

Her birinde iyi bir şey kazandık derken, iyi bir şeyler de verdik sanki.

Her birinde kıyametin kopacağını söyleyenler olmuş derler ama kıyamet falan da kopmadı.

Şimdi de eşik yapay zekâ ve “Buna da alışırız” diyor birileri.

Ama bu sefer çok önemli bir fark var ve beni korkutan da işte bu fark.

Bugüne kadarki bütün araçlar üzerimizden bir iş aldı ya da işimizi kolaylaştırdı.

Hesap makinesi işlemi, GPS yolu, saat zamanı, rehber numarayı.

Ama düşünen hep bizdik ve biz kaldık tarih boyu.

Hangi işlemi yapacağımıza, nereye gideceğimize, kimi arayacağımıza hep biz karar veriyorduk.

Yapay zekâ şimdi ilk defa aklın kendisini devralıyor.

Soruyu parçalara ayırmayı, olasılıkları tartmayı, yanılıp yeniden denemeyi ve bir sonuca varmayı bizim yerimize kendisi yapıyor.

Hem bizden daha hızlı hem de şimdilik bizden daha düzgün.

Beynin de bir kas gibi olduğu söylenir, değil mi?

Biz beynimizi basit şeyler için bile çalıştırmaktan imtina edersek, arkadaşımızın İstanbul’u ziyaret edeceği gün için ilginç bir program tasarlamasını bile ChatGPT’den istersek, o kası hiç çalıştırmamış olmuyor muyuz?

Kas benzetmesi belki biraz eksik ama yanlış değil.

Abaküsle büyüyen çocuklar mesela, bir süre sonra aleti bırakıp kafalarındaki hayali bir abaküsle hesap yapabiliyormuş zamanında, araç zihne de yerleşiyor yani.

Demek ki çaba isteyen araç beyni geliştiriyor, çabayı ortadan kaldıran araç ise beyni köreltiyor.

Londra’da taksi şoförü olmak için şehrin yirmi beş bin sokağını ezbere bilmek gerekiyor mesela, n’aber?

İnternetten öğrendim, nörobilimci Eleanor Maguire 2000 senesinde taksicilerin beynine bakmış; hafıza ve yön bulmanın merkezi olan hipokampusun arka bölümünün onlarda daha büyük olduğunu tespit etmiş.

2017’de başka bir ekip, navigasyon cihazını takip eden insanların beynine bakınca ise cihazın sesiyle sağa sola dönerken beynin o bölgesinin yol seçimine neredeyse hiç tepki vermediğine şahit olmuş.

Montreal’de yapılan bir başka çalışmada da çok GPS kullananların yön hafızasının üç yılda kullanmayanlara oranla çok daha hızlı gerilediği gözlenmiş.

Bunu neden bu kadar önemsediğimi söyleyeyim.

Alzheimer insan beyninde ilk önce o bölgeyi, yani hipokampusu vuruyormuş.

Bilim insanlarının ‘bilişsel rezerv’ dediği bir şey var, ben de yeni öğrendim.

Amerika’da mesela, yüzlerce rahibe ömürleri boyunca takip edilmiş ve öldüklerinde beyinleri incelenmiş bir çalışma için.

Bazılarının beyninde ağır Alzheimer hasarı varmış ama yaşarken hiçbir belirti göstermemişler, neden biliyor musunuz?

Araştırmacılara göre bunda, gençliklerinden itibaren okuyan, yazan, ders veren ve kafasını her daim çalıştıran kadınlar olmalarının payı büyükmüş.

2024’te yayımlanan Lancet raporuna göre demans vakalarının neredeyse yarısı önlenebilir risklerle bağlantılı deniyor ve bu risklerden biri de gençlikteki düşük eğitim olarak gösteriliyor.

Yani beyin gençken ne kadar çalıştırılmışsa, yaşlılıkta da o kadar dayanıklı oluyormuş.

Benim korkum da işte burada başlıyor.

Bizim kuşak beynini zorlayarak büyüdü.

Ödevimizi de kendimiz yaptık, yolumuzu da kendimiz bulduk, telefon numaralarını da yeri geldi ezberledik, mektubumuzu da kendimiz yazdık.

Doğru ya da yanlış, fazla veya az, o zorlanma beyinlerimize bir şekilde bir şeyler biriktirdi.

Şimdi büyüyen çocuklar ya da bir sonraki nesil o birikimi hiç yapmayabilirler diye korkuyorum.

Yazıyı yapay zekâ yazıyor, ödevi yapay zekâ çözüyor, soruyu yapay zekâ cevaplıyor.

Çocuklarda kafayı çalıştıracak hiçbir şey olmadığı gibi, bir de üstüne ciddi bir bağımlılık söz konusu.

Çocuk bir problemin karşısında beş dakika bocalamadan, adam mailin başında iki dakika düşünmeden, yazar arka arkaya üç paragraf tasarlamadan, müzisyen iki notayı ve bir mısrayı yan yana koymadan sonuca ulaşabiliyor artık.

MIT’de geçen yıl bir çalışma yapılmış, ChatGPT ile kompozisyon yazan öğrencilerin çoğu, birkaç dakika önce teslim ettiği metinden tek bir cümleyi bile hatırlayamamışlar, iyi mi?

E oldu mu şimdi?

Bir de bunlar daha ilk veriler, hem örnekler şimdilik küçük, hem de sonuçlar için daha şimdilik erken.

Ama gidişat, ne yalan söyleyeyim beni tedirgin ediyor.

Bocalamanın değerini çoğu zaman küçümsüyoruz diye düşünüyorum bazen, özellikle de yeni nesil ebeveynler.

Bir şeyi bilmekle bir şeyi bulmak arasında büyük ve önemli bir fark var.

Cevabı birinden aldığımızda elimizde bir bilgi oluyor ama cevaba kendimiz ulaştığımızda sanki kafamızda o yolun tamamı kalıyor gibi geliyor bana, bilmiyorum yanılıyor muyum?

Benzer bir sorunla bir daha karşılaştığımızda, cevaba değil de yönteme sahip olmamız da cabası.

Ben şimdilik daha çok birinci yazdığımın, yani ‘o yol’un derdindeyim.

Ustalık da, anlayış da, öz güven de, o bocalamanın ve geçilen yolun içinden çıkıyor bence.

Bir sorunla saatlerce boğuşup sonunda sorunu çözdüğümüzde hissettiğimiz şey, aslında insanı insan yapan duygulardan biri.

Onu da makineye devrettiğimizde geriye bize ne kalacak, inanın bilmiyorum.

Bir de bağımsızlık, daha doğrusu bağımlılık konusu var.

Yolunu bulamayan, hesabını yapamayan ya da kendi başına karar veremeyen bir insan bir gün her şeye muhtaç kalır.

Akıllı telefonlar bir örnek mesela.

Şarjı bittiğinde kafası kesilmiş tavuk gibi oluyor bazıları.

Ben yapay zekâyı bırakmayı falan kimseye önermiyorum, kendim de bırakmayacağım zaten.

Kabul etmek lazım ki, artık yapay zekâ kalıcı ve kullanmayan herkes diğerlerine göre daha geride kalacak.

Ama yapay zekayı düşünmeye yardım eden bir araç olarak kullanmakla, düşünmeyi tamamen ona bırakmak arasında büyük fark olduğunu düşünüyorum.

Önce kendin dene, sonra belki ona sor.

Önce yolu kafanda çiz, sonra gerekirse ona bak.

Önce kendi cümleni kur, sonra daha da iyisi olur mu diye ona düzelttir.

Okullar çocuklara bu ayrımı öğretmezse, aileler çocuklarına bocalama hakkı tanımazsa ve insanlar bu konuyu pek umursamazsa, yeni kuşaklar için üzülüyorum desem sanırım abartmış olmam.

Beyin dediğimiz şey sadece bilgi depolamaktan ibaret değil.

Çözmek de beynin işlevlerinden biri ve çok da önemlisi aslında.

Haplarla hislerimizi köreltmeyi, ağrı doktoru ile sinirlerimizin ucunu köreltmeyi, zayıflama iğnesi ile açlığımızı köreltmeyi, navigasyonla yön duygumuzu köreltmeyi becerdik.

Eğer yapay zekâ ile düşünme yetimizi de köreltirsek, vay halimize.

İnsan yavrusu doğduğunda kendine en uzun süre yetemeyen canlılardan biri.

Beyni yetişkin beyninin üçte birinden azıyla doğuyor, gerisini ise dünyayla boğuşarak, deneyerek, zorlanarak tamamlıyor.

Beynimizi de doğduğumuz günkü vücudumuz gibi, kendine yetemez hale getirmesek keşke.

Ben bir sonraki neslin veya ondan bir sonrakinin, beynini hiç çalıştırmadan, hiç zorlamadan, hiç terletmeden büyütüp yaşlandığında savunmasız bir halde kalmasından korkuyorum.

Beynin giderek daha az çalıştırılmasından ve daha az zorlanmasından korkuyorum.

Kullanılmayan insan beyninin de yavaş yavaş körelmesinden korkuyorum.